9 Ocak 2011 Pazar

meksika sanatım, camilerimin karides boşlukları, imgeleri duvarlarımdan dökülüp, maskara , kına ve birkaç kelime edip, birkaç düşününce ve birkaç yavru köpek defnedip, ful otomatik güneş ve çamaşır çekeceğiyle, hoparlörlerle, yeşillikle, tütün ve alkolle, insan olsa bari diyeceğin gözü çok şiş birkaç abiyle, ve içimde bir kuşla fark ediyorum hiçbir şeyi, bir kuş var gagalıyor.
mervenin gözlüğü çok şirin bizim evin önünde, bir şarkı çalıyor ki ben nerdeyse evet diyecektim geline, nerdeyse eve davet ederdim ama neyse, ama neyse zaten firdevsi de gazneyi hiç sevmemişti, bir Yahudi güzel olabilir miydi ki hem, ve seni ne halde imgelesem diye türbanın, neresinden tutsam bu urganın diye cemaat kızarsa ya da, ve diye bir şiş gözle ve tiner çeken ailelere özgü bir pardon çekip senin bütün dinlerinin gözüne hoş görünene kadar ve kalemlerinin çizdiği adamlardan olmamak için yemek yemek diye sızlıyorsam ben güzzel bir kafede, ki memleket bu çabuk getirmezler ölüm kadar , ve senin düşlerin neye inanır bana söyle ki yemeğe geç kalmıyayım, ki şivesiz oturabileyim koltuk takımına, ve alacaksın ya bir vivaldi ve mıknatıs ve kitaro, ve dersaneden ucuza dürüm yemeği nasıl başarabiliyorsam işte, ve işte örtmenler çiçeklerle kandırılıyorlarsa bir demet çocuk yüzünden, bu yaşamağımız bizim, hayli libero bıraktırır geride, inan Merve bunu sana eskitiyorum, bunu ben daha önce hiç bıçaklamamıştım bunu, adımın ilk harfini yani, senin başka gözlüğün yok mu?
artık ıslandık mı neslihanı bırakmıyorum evine kadar, zaten ben her şeyi üzerime döküyorum , kitablarım da, çünkü sivil bir adam yalnızlığını, hafife indirgemekten daha şifalı bir hikaye okumam gerek, çünkü benim hatıralarımı dövizin sertliğine rağmen ve amcaoğullarıma rağmen yine de çevirirseniz, farkına varılması uzun canlar alsın, sakata getirmeyin lüksümüzü lütfen.
Fark etmek zorunda olduğum anlarımı yakamıyorum bir türlü, çünkü elimde tabanca yok ama ben vişnelerimde ve odalarımdayım, ben varım, ben tükeniyorum, sigaramdan oğlum çıkıyor,              
oğlunu kaybetmiş bir annenin yüzüne damlıyor ama yine de kıskanamıyorum iklimden olsa gerek kuş, kuş çıkmasın diye hiçbir şey işkence altında ölmeye yaramıyor, o halde uçmasın efendim kuş, o halde kuş yaramıyor ben odamdan çıkamıyorum bahar gelene dek, varya odadan kimse ölmemiş olarak çıkacağız ya ve ben söküklerimi dikeceğim ya yine, yani ölmeğe gideceğim ya aslanlarımla bu sefer daha garbi ve şarki, bu kez atlatacağız ve şarkı yarıda kalacak diye bir tek ben düşeceğim yerde, herkes farkındalaşıyor nasılsa paraşütü, ve sadece fark etmemek için büyümek lazımmış oysa, oysa paraşüt geç geldi, daha henüz düşmemişti kuşlar damlara, diyojenleri tanımamıştık ve tandırlara atamamıştık henüz, kuş vardı içeride, herkese yetiyordu bu şarkı, yani fark etmek zorunda değildik, zaten ben her şeyi kırıştırabiliyorum yazınca sana, mersiye kapalı, dükkan bozuk, Silivri hastanedeyken, sen öpsün diye beklerken bir hayrına güzel ve sevinçli, kasiyer kızın çok meraklı bakışları demektir aslında aşk, aşk böyle şeydir mutabakat imzalanmıyor, ve buradan kaçınız yazmıyor diye hilal renkli gibi ve Cengiz hoca gibi ve hilal renkli gibi, ve kıyıda köşede biriktirdiğin kelimelerim de olmazsa, bu yanışın sondur senin olum, olum seninle ilgisi yok dünyanın, farkında değilsen olmamayı bildiğinden olsa gerek, ve fark etmek öldürüyor teslim ol hadi.

7 Ocak 2011 Cuma

amelie, çilekli pasta


amelie, çilekli pasta
Önce gözlerini aç, önce hastaneye kaldırsınlar da seni, önce çocukları dizsinler masallara, ve bellerine altın kemerler taksın sufilerim.  Şifalar gerek önce ruhların şizofren sularına, yanlışlar gerek önce yalanlara, ordular savaşlara gerek. Çiçekler koparılmalıydı ilkin yağmurun beklediği öğleden sonralarında, çocukların ve cesetlerin ve çocukların hak ettikleri taçları, hak ettikleri prenslikleri, çilekli pastaları, çiçekli patikaları geri verilmeliydi ilkin, sıcak ekmekleri ıslatmalıydı önce annem. Önce gözlerinden bir merhamet söyle, önce söylediklerinden bir bakış bak, ucuzundan bir kanat bul kaçmaya uzaklara, ırmaklarımın üzerinde didişen kartallarımdan bile daha uzağa, hikâyelerden, şiirlerden, bayraklardan müziklerden, zindanlardan ve kelepçeli ellerimden bile daha uzaklara kaçmaya bir sır bul, imkan bul, bir kervan bul ve git.

Bir harp hep olur, bir harp zeytincinin karısı tek çocuğu için, harp görürse gece gece zeytincinin karısı tek çocuğu için, operayı açık unutmuştur televizyonda, çünkü savaş kanalları ve onların savaş muhabirleri çınlatır kulaklarımızı, ölür beş yaşında bir adam onüçünde bir kadının gelinliğini kefen diye kuşanarak, gökyüzü kapanır gene vakti gelince, yağmurdan önce bir karanlık gelir, uyanır şehrin üryan bakışları altında, uyanır ölümü mırıldanır polis ağzıyla, açların ve tekelcilerin önünde. Sokaklar hazırdır ışıklarını kapatmaya, melekler hazırdır yağmaya ve adam çocuğuna son bir kez baksın diye izin ister rabbinden, söyler ki ‘oğlum cennete atacaksın adımlarını ama polise bakma, kurşunlar götürür nihayet iki adamı Allaha, bir çocuğun gözlerini siler Allah, bir çocuğun dünyayla ilişiğini keser melek,
Doyuyor güzel olmaya, uyanık kalmak için aldığı tüm esrarları polise emanet, kendini bir metres olarak polise teslim, felaket ediyor felaket, devleti görmeden, duvarı yıkmadan, bir kancığın dahi olsa duasını almadan geçemeyeceğini anlıyor yasaklara, yani bizatihi gerçeğe, gerçekse hem tehlikelidir ona, hem de istemez ki yanında dursun, ayıp olur, sıkılır canı.
Hesabını bilen biri o, kitap okurken daha saf baktığı için onu beğenirler bu yüzden, yüzüğüne akıttığı elmasları sık sık uğradığı bir evden, evin tek odasından fırlatıyor ve özgür kalmak adına, güzelce gülümseyip ön saflardaki yerini alıyor aniden, ve o bir kanadıyla yağmuru keseceğiniz geniş mantolarda, duracaktır randevu ayarlarsa Fuat,  ve Fuat ve kafelerde oturacağız bir başımıza, sonra gidecek hayat başlayacak kaldığı yerden, sigaranızdan bir hayat çekerek ve üfleyerek bir başımıza.
 başıma neler geliyor ah bir bilsen güzelim, bir kız geliyor ikide bir, güzel kuş dönüyor içimde, yurtlarımı gagalıyor acıtıyor, rüyamda çok fazla kalıyor güzelce, madem bu kadar seviyordum da niye uzun uzun kalmadım ki ben özgür, madem seni birinden soracağıma göre, namaz kılmazsam sayılmaz mıydı yine de bu aşk, senin adın hadi diyelim mervedir, hadi diyelim pencereden göle bakabiliyoruz aynı tadı duyarak, aynı soğukta titriyoruz ama çıkıp gidiyordun her sabah, sözlerini yüzüme kapatır gibi kısıyorsun ahizenin yangınını, diyelim ki aynı mahalledeyiz ama salyangozumuz farklı, aynı mezhebimiz var ama diyelim ki bankalar kredi vermez aniden ikimize, zaten benim kendime karşı bir şüphem hep var olduğundan itibaren, sevmek, yani bu sigaradan içmek, yani havuzda yüzmek, ekmeğimizi paylaştırmak seninle, vardır ama ben göğe möğe bakmam açık söyliyeyim.
Bu sigaradan öyle bir bayıl ki, aşktan maşktan umudum hiç kalmasın, öyle derin unut ki ismimi, ölüme kadar her bayramda, telefon numaran bende bir bekleyiş yaratsın.

6 Ocak 2011 Perşembe

kürtçe bir düşün tercümesi

Az kaldı oğlum dayan! Dudaklarımı sıyırıyorum kemiklerinden, kelimelerim daha arsız ve daha ziyadesiyle susuyor, daha az konuşuyorum bakışlarımı kaçırarak, adresim bir kartal yuvasıyla başlayan geniş bir çöldür benim, yaşım bir devrim kadar genç hala, adım konulmamıştır bu yüzden cüzdanıma, bu yüzden bütün kıyametlerinizi aldım elime, sigaradan ve kâğıt kalemle bişeyler öldürmek için pusuyorken ben, öyle bir çıkageldi ki yırtıcılar konaklarıma, ne sen kaldın bu nakışın ilmiği olarak, ne de benim suçum ispatlanabilmiş değildir zaten doktorlarca.
Bir kimliğe ihtiyacım vardı, kanamalı bir gök olayının yeri yırttığı günlerin gecelerinin birinde, bir kimliğe dokunacaktım, bu gece nihayet evet, mutlaka bu gece ama, ama gece martıların arasından çıkagelmiş ve aynı zamanda tanrı katından düşmüş gibi karanlık, bir piyanistin çaldığı son cinayeti repertuarına almaması gibi bir karanlıktı yine, belli ki bir çıraklık hüznünü ele veriyordu bu haliyle, şarabımızı ıslatıyordu, kirleniyorduk bizlerde modaya uyup, ve annelerimiz evlerini terk ediyordu son gördükleri opera için, annelerimiz ne bedbaht.

cihanmert bir borsacı kadar katil, alkışlandığı geceye dek kuşlar öldüren bir piçe göre şanslı ve dört yaşında bir hüznü yaşayan gelin için hayli sabırlıydım aslında, çünkü içli köfte yapmıştı annem bana, geceydi damımız akıyordu, dumandan zehirleniyorduk, misafirimiz vardı bir de, bir de halimiz vaktimiz yerindeydi aslında, pazar günleri kek yapabiliyorduk vatandaş olmaktan çıkarıldığımızda. Örtmenim olmağa göre daha sansürlü bir yalnızlığa çöl katmak iyidir, ben bakışlarımı bir kaldırsam yine de, yakalayamıyorum ya bir edebiyat veya bir tokat, bu senin hislerini tercüme ettiriyor ama benim sularım akmıyor, dilerdim ki bu zil erken çalsın ve sel olsun lakin, lakin dilerdim ki bir bekleme salonu elimde sigaraya dönüşsün.
İstanbul bu kırgınlığını bıraksa da ben yüreklenemem bir daha, rüzgârımız vardır biraz ilerleyince tutuklanıyoruz, biz yarım yamalaksak bile başkaları da öyledir, ama herkes temiz yerine oturmuşlardı, ya da onları oturtmuştu bir gardiyan tutsak olduğunu unutmayarak, böylece bizim iş kurmamız gerekiyor can evinden vuralım diye onu, bir kimlik bırakıyorum satırlarımın içine, dudaklarım sıyrılıyor kemiklerinden, konuşabiliyorum artık, özgürüm, içim böyle can hıraş içindeyken ölemeyişimin,  bir şişko dersine çok iyi çalışmış, göz göze bırakıyor beni kara bir bulutla,  siktiret bunu şimdi,
Biraz kül, biraz eve gitmeğe dair bir ölümle, ve içiçe özlenen kızlarla edilen bir çatışmada, namaz kılarken veya tarih dersindeyken bir madalya taksınlardı lütfen bize, ihtilaller durmasındı, çünkü ellerim donuyordu aşktan, ciğarama kaldığı yıllardan devam ediyordum, küskündüm ve trenlerin ıslığı çiğniyordu şarkılarımı, bir baba olmaya sigara içiyordum.
Ellerim donuyordu aşktan, ağrıyan yerlerimi saplıyordum kanla kaplı yurdumun maskeli erlerine, mağriplilerimi çözüyordum asılı durdukları Meryemlerinden,  yuvalarına karınca adımları taşıyan babaların karın deliklerini açıp, cellâtlarıma ihtilali söndürmeleri emrini veriyor, ellerim donuyordu böylece aşktan.

5 Ocak 2011 Çarşamba

o da

orda dolup taşan bir oda var, insanlara yer var, faşistlere ve pasta böreğe, orda el işi göz nuru, orda canlar var, orda bahçeler görünüyor,orda devrime kucak açabiliyor insan, orda gözleri ağlamaklı ve sinirli insanlar, bedava çay , bedava dinlemek için kuyudan akan suyu,  beklerler bir yaz boyu, ve gülümsemesini bedavaya getirebilir herkes. bir köşede sessizce düşünür , diğerinde su içebilirsin, bir gün suç işleyip, bir gün bağırabilirsin elini masaya vurup. mesela paltonu asabilirken endişe etmene gerek yoktur nasılsa yetişir miyim diye cumaya, sonra hep bir ağızdan hücum eder, hep bir ağızdan bakarız kimsesizliğimize, sonradan sonraya anlarız ki bu bir kefendir üstümüze uyan, kalıplarımıza uyan,
orda dolup taşan bir oda var, ama hiçbir görev yok ,elele tutuşmak yok, ismiyle hitap etmek yok kimseye, kanatlanmak uçmak ve kurşun sıkmak habire yasak bu odada, ama istersen anahtarını kaybedebilirsin arada sırada, tutuklanabilirsin istersen, nezaket gösterileri ve şiir okuyabilirsin içinden, bir şarkıya eşlik edersin de ama, şarkı söyleninceye kadar bir müddet komünist olabilirsin, yani kaldırımlar bulunsaydı etrafta, rengarenk çiçekleri çizebilirdin her yere belki de, ve imkan tanısalar mal mülk sahibi bile olabilirdin artık niyeyse,  ama olsaydı inanın bu çok daha kötü koşullar altında bir kış geçirmemize sebebiyet verirdi, birisi kalkıp şikayet ederdi sizi büyüklerine, biri sizden paket lastiği isterdi ki buna hakkı olabilir pek tabii, birisi ölebilir de pek tabii, buna bir gerekçe bile sunabilirdi, mazeret gösterebilirdi.
zaten toplasan, kimi insanların hayatlarının üstüne oturmuş 17 sandalye çıkacağına göre bu odadan, bir bozuk bilgisayar kasası, benim asabım ve bira kutuları sığacağına göre, üstelik kimse sarhoş olmadan, üstelik bazısı evli ve dul, bazısı elinde tabancasıyla çıkıp gireceğine göre, büyük ve geniş bir dağın kalesine kurulmuş gibidir bu oda. ve kaç hamile kadın sığar ama bu konuya daha da gelmeyelim çünkü ellerimiz yara bere, ve paltolarımız sığar unutmayın bunu, çıkar sonra biri edebiyatı da sığdırır, sonra herkes lafını sakınır da sığdırır, ayakkabılar sığar ve yazılı tarihleri atılır sık sık, aynı zamanda uzun, aynı zamanda fotokopi kağıtlarının savrulduğu kahverengi bir savaştan kalmış desenleriyle bir masa kalmıştır burda ve yerleşmiş içimize, yerleşmiş odalarımıza, ciğerlerimize sinmiş tozu toprağı, görüntüsü ve acısıyla sığmış aşklarımıza, desteğini yitirmesine rağmen yıkılamamış bir türlü, ve azap içinde olduğu belli edilmesin diye zorla hayata tutturulmuş işte gövdesi boyunca,
ama orda öyle mahzun durma, soluk alamam
orda öyle nevroz kutlar gibi şen, ki nerdeyse arkamdan kapıyı kilitleyecekmişsin
kilise kadar sessizce bakarsın ölümün içinden,
bir Pazar günü elbet önüme çıkarsan anneler kızlarına kal gitme der,
oğullar tutuklanır sarhoş bile olmamışlarken
ya hiç düşünmez misin kımıldarsa bir dağ
ya ben sana aşık olsam bize gelir misin akşama,
böyle sen konuş ki bahar gelsin
içine bir babanın söndürdüğü sigarasından yayılmış akşamlar
akşamında ezanlar dinlensin ve ezan sesiyle birlikte taşlarken bir çocuk orduları
sen konuş, konuş ki ayıp olmasın
hakça bir kötek at bize


sen iyice bir bize baksan anlardın ne derin sıyırmıştı bıçak ikimizi
sen bana bir omuz olsan üniformalarımı özlerim ateşten düşünce bir pınar

3 Ocak 2011 Pazartesi

ölümden sağlayacağın kazanç, ama daha adilce öncekilere göre

düşününce sersemleyebilirdik hatta, hatta göz pınarlarımız şişer, bir el ateş edip  dururduk, ve ayılırdık diye çat. bir kartalın kanadından bakınca aşağıya, hem tehlikeli, hem  puslanırdık biraz ,ve putları yıkardık üstümüze başımıza, bulaştırırdık kurbanlarımızın kanını hayata.
hayat ki sağırdır duymaz, kimsenin aşında gözü bile yoktur.
ve kimsenin benden daha esir olacağına itaat etmem, yurttaş deme bana ağır olur kuru fasulyesi, şimdi bir başına geçirebilecekken üstüne bu ölümü, işte sana bu ölümden sıyrılacağın bir küfür icat edilir, yani tek başına küfretme ama yurtta kal biraz, inan seni ben doğursaydım alkışlardım gördüğüme, inan yağmur bu kadar seviştirmezdi ikimizi, izin vermezdi devletin ‘’copu elinde gölgeleri’’ne karanlığı , ve tüm bunlara taş atmak kadar ayıp bir şeyiz biz, kim incinecekse sözlerimi tabuta gömün damdan, perdeleri  yakın çiçeklerime zarar gelmesin için, bu kadar aşk bile çıkmayacaksa filmin tek sahnesinde, bak bu aşk da fotoğrafta olmayacaksa, o halde gidip size bir Gazze sipariş ederim.
Ferah geçecek, güneşli olacak, sular taşacak bu yaz,
balkonlardan, bahçelerden, galerilerden izlenebilecek,
kapıyı açacak ve açarak pencereden dökülen gözlerimin önünde bir ses , ve göğsünde kurşun taşır halde bir karanlığa taşıdı sözlerini biri, karşılıksız bir kış günüydü demek, demek ki yalnızlığımı söndürecekti sigarasının son nefesine dek, ama cevap çıkmadı esirin sahibinden bunca aşka rağmen, bunca ölü bulunmuşken halihazırda bir savaşa, ve biz sevişirsek savaşlar kırılır ve dökülür,ve aşka dair bir işaret sayılırız bu hal içinde, demek ki aslında savaş da aşka dahildir, esirlik de, ve esaret altında görünmek istemiyordu bir defa daha kimseye , sözler onu korkutmuştu bir daha olmayacak gibi, sözler bir alfabenin yitirdiği harflerden, kuyulardan çıkarılmıştı bir de,  

madem son kez yürünecekti hayattan, kremasız geçebilirdi de bu koca sene, sırlar tutulabilirdi eskiden yapılmadığına rağmen. vakit kıştı, kışsa çok sert ve anlamına yetecek kadar kavrıyordu insanı, suskun soluklara ihtiyacı vardı sürmek için, kolonyadan terbiyemizi göstersek su akardı gene bu imparatorluktan ama, bir kenara sinmiş bakışlarımızı çıkarsak duvarlardaki devletlerden ve himaye etseler bizi bir süreliğine masalarında ve yataklarında, acayip saygıdeğer bir okuma ve görme işitirler karşılarında bu kez, bu bize lazım olan sertlikte bir nizamdır oysa, düzenden haberimiz yokidi, baroklardan, manastırlardan haberimiz olmadı, arkamızda yeni bir yılın ilk kedileri, sokaklarsa örüldükleri gibi sökük ve dünyaya dönük, sarışın saçları gerçek olacakmış gücünde bir fon ve gün habire pazartesi, yiyilen birkaç yumruktan sonra, köşeye sıkışmış kül renginde bir adam parayı basıyor, parayı sıkıştırıyor yine ceplerime adilce, hayat nakavt olmuyor her gün nasılsa,

biraz sonra kahve kelimesinin yanlış anlaşıldığı bir vatana mülteci olacağız denmiş olacak ki, masaya oturacağız nihayet ve kağıtları okuyacağız,en fazla bir inkılap daha getirirler bizim ülkeye ve en fazla gazozdur bu içip içip sızmaya, veya bir terör eylemi nsanılır söylediklerimiz, sustuklarımızsa barış addedilir devletten gizli gizli, öncelikle bir yazıya dokunmak ayetiyle biraz ders çıkarmaya başlamaktır tarih, yaklaşmaktan bu kadar tamah edilen başka bir intihar yoktu mektupta idrak edilen, yazılmıştı ve okunması için bekliyordu bizi kral soylular, kral denizlere basarak ayaklarını, bu kadar küheylan adımlarla gittiği her yere aşk düşürüyordu paraşütlerinden, ki ben olsam kaybederdim ahalinin gözlerini fotoğraflardan, zira fareler yemekten kalkınca yemeğe başlarlardı daha, çünkü yıldırımlar tapar yalnız bakan adamların dağlarını düşlerine boşaltmaya, o sıra gün batacak ve başka giysilerden kadınlar serpilecekler mozaik döşemeli dünyalara, fayanstan yapılmış erkeklerin ceplerini karıştırarak biraz, ve ekmeklerini içerek, yavrularına araba toplayarak parklardan hakeza, kutuplardan bir hırka-i Nakşi, güneyden ahtapot derisiyle hazırlanmış bir şiir edinecekler,


sofrada hala bekar, hala yalnız olmanın verdiği gururla, lüks bir tanrıya benzediğini de biliyor üstelik, ve öğretmen bunu anlatırsa çocuklar sınıfta kalır çünkü elektrik idaresi bunu reva görmüyor halkımıza, ısıtmıyor sobalar, güneşi ayarmışlar çünkü orospular ve ev sahipleri, sonra tren bunları götürüyor uzaklara, yaz geliyor, gülüyor fotoğraflarda ilk çıktığı günkü edasıyla, kıyafeti kırmızı ve pek kısa da değil üstelik, tüketilmiş, yitirilmiş, kısa bir yolculuğa tekrar tekrar çıkmayı deniyor yine, yine dönüyor, dönüyor, geriye ulaşamıyor, adımlarını kızgınlaştırıyor, lavlarını söylüyor hepimize, bir çıkış yol buluyoruz bulmacadan, içimden medeni olmak geçiyor bu yüzden, çiçekler alıyoruz birbirimize ama bunu göremiyoruz bi türlü, yaşamak nasip olmuyor bu ise, ve göçüyoruz bir dahaki dağa, kavgalarımıza yetecek edebiyatları okuyoruz ahaliden, üç nüsha ok çektiriyoruz karnımıza, bu bizi aşık ettiriyor anladığını yazabilen kızlara, anladığını tarayabilen, saçlarının arasına tülbentleyen kızlara, ne de olsa memuridik, ne de olsa yalnızlığı severidik,
sen o haldeyken aşık olurum ben bi-mülk, ben o haldeyken duyamam o bakışı
içimden bir Dicle nehri geçsin diye bir arkadaş da
elini batırır denize, bıçaklar durur deşilmiş afrikasını

ve çığlığının etkisi geçtiğinde kurduğumuz düşlerden
yanı başımızda bir devletin attığı kahkahaları
ve gözlerimizi göklerden ayıran sevgililerimize duyduğumuz öfkeleri aynı kanamalı gürültülerle ilan ederim
kıyıya vurduğumuzu  küfre sayarım
ki bu, fotoğraflarında yer bulduğun bir hayatın ilk günü olsun dememiş miydim?

1 Ocak 2011 Cumartesi

şakira kadar oldu gibi geliyorsa ve

Bir kızın akreplerini astığı boynundadır acıları diye bir his, ve iki kulaç ötede iki çift laf etseydik de kazanmış olaydık tüm o kahramanlık ve hainlik nişanlarını, diye bir his ki kurşunları çıkarmıştı içerilerimizden muaviye olacak halife, çünkü üzerimize doğru oklarını saplayabilsin diye iyice, oysa dün iki kere ne de güzel baktı bana güldüğünde, oysa akreplerini görüyordum apaçık ve bu bir çok savaş yerinde ateşkesler imzalanmasın diye acıtırdı da bizi, böylece acıtsaydı keşke herkesi en az bir yerinden, en az benim esir alındığım kadar bile olsa,
keşke bir yurt olarak geçseydim seni diye, seyahatlerindeki bir keşiş için imzalı bir duvar, yanık bir sesten çıkmış kadar lavlar sürseydi bana ejderler,
keşke bir düş olarak bıraksaydım seni vadilerime, keşke en kuytu çay aralarındaki bu sara nöbetlerimizin ödüne, bu ikmale kalmış lanetlerimize bıraksayidim ve karanlık localarımıza bilet ayırtsaydık senin ilk gençliğin için, ki bir karanlık bastıraydı ilham olacaktı bu kahinlere ve, silahlarını indirmiş gibi olacaklardı omuzlarından aynı zamanda, bizden intikam alabileceklerdi koşa koşa sonra, ve madem beni bu akrepler zehirlemeyecek kadar atmamışlardı yüksek katlı bir gökyüzünden, ve tanrının bu gecikmişliği aynalarımızda, ve denizlerimizin üstüne dökmesi tüm o şavkını güneşlerinin, boyalı dudaklarını bastırması gibi miydi yani hüsn-ü melalini yanaklarımıza,
ve küfre dönerdi bu yazılar geçici bir zaman için, geçinemezdik hayatla çünkü mağlup çıkıyorduk her çatışmadan, yani akreplerinden miydi neydiyse baktı  işte bana, çünkü bundan bir pıçak saplanırdı nihayet kemiklerimize değin, ciğerlerimizi delermiş gibi görünen sivri uçlarından ilk sözlerim, ve o vakte kadar nerdeydin ulan sen, nerdeydin ulan saat kaç oldu diye annelerin sana kızmasından ileri geliyordur hayat, bu kızmalardan olur hayat, bundan ibarettir ve ben sana gül takayım, bu acele redd-i hakim kararlarını bildim bu sebepten, ben sana bir gül, ve o bir baktı ki güneş batmış idi biz girene dek Anadolu’nun içerilerine bir İskender edasıyla, ve fakat içkiler söylenince düş gördüğüm bilinmesin kadar gerim gerim gerilmiştim çarmıhlarına, bedenim bir dolunayın çemberine siper etti kendini çünkü ser verilsin içindi bizim savaşlarımız, çünkü Diyarbakır’da güneş batmıştı ama Kars’a karışmam ben, çünkü Diyarbakır’dan göç ederken masaya neler bıraktığımı bir görseydiniz, alacaklılar gelmişti yanlanırda yedi sülaleleriyle, ve o köpek olasıca köpekler nasıl da hüzünlenmiştiler öyle gece yarısı…
         Biri orda caz dinliyor, biri bakıyor etrafına dans ederken, biri resim çizerken dünyada bir pıçak izi, biri çocuklara hikayeler anlatırken anneleri dayanamayıp ölüyor, başkası koyverip gidiyor sevdiğinden her nerede oluyorsa, bu bize şarap içmemiz için yeteri kadar hüzün veriyor, yeteri kadar çölü getiriyor aklımıza, ve şarap içiyoruz diye çölü boşaltıyorlar sınırlarımızda neticede, neticede her yeri tozutmuşlardı zaten niyorklu gerillalar, ve zaten ayrıldığımıza çok yakışıyordu bu iklim, bu havalar nasıl da isyanı getiriyordu akıllara. Ki bu havalar çölün içinde olsa kaburgalarımızdaki kiliselerimizde olay çıkar -(ah muhsinin kaburgalarında)-, bu havalar zaten biraz emanettir bize çöllerden ya, biri resim çekerken bunu da alır artık içerisine.
Zaten bize kalsa, çöl bu saate kadar kapanır ağabeyler, zaten bize kalsa boğazımıza iyi gelir bu sabır, bir atkı atarız bakarsınız boynumuza, bir savaş çıkarırız inerken trenlerden, ineriz atlarımızla mektebe, yakarız yemekten sonra sigarasını ve doyarız sahici, çünkü doymamız uzun sürmez bizim ki iki vakur cinayetin başınadır doymamız, bağırır çağırırız oğullarımıza ve kızlarımıza, öperiz onları tüylerinden sonra, yıkarız tüm başka şehirleri adamların ve kadınların başına, sonra o şehirleri yeniden kurar, saatlerini kurarız ölmelerimizin, gözlerimiz kan çanak ve yıkarız tekrar tekrar tüm kentleri, dişleriz sokaklarını caddelerini hayatlarınızın, utanırız sonra tüm olanlardan, bir yolunu bulup utanırız yaptıklarımızdan, bir yolunu bulup pişman oluruz yaşamağa ve yaşlanmağa. ve yılbaşında bir atom bombasının başlığına değsem ve çıkmasam da, bir atom bombasının hiroşimasına değsem de şimdi keşke, değsem çünkü hayat galip gelmese hep, mesela motordan düşmüştüm nagazakinin yerine.
yani biz her cinayete uyan failleriz biraz, biz yalnızlık ederiz insanlara. yalnızlıklarınız yani akşamlarınız, yani yaşamanın diğer kıyısından başlattığınız devrik ve muhalif cümleleriniz, akşamlarınız ki bulaşır bize sahte etlerinizden sıçrayan çiğ yalanlarla, akşamlarınız ki bir rüzgar çıkarsa nasıl da kaybolursunuz ve bulunursunuz , gezinirsiniz kaçışlarınızda, şarkılarınızda bahseder durursunuz yalnızlıklarınızdan, atkılar atarsınız boyunlarınıza ki çok hüzünlenebilesiniz, çok hüzünlenebilirsiniz karanlık bastırınca sokağa abiler ,
üzerinizdeki dağı çekip atarsınız, hüzünlenir elin oğlu ve siz buna dayanırsınız, siz buna dayanın  ki gül verelim size hem,  hem  siz nerelisiniz böyle, sizden annem görse akşama dayak yerdik kesin, buzullar akmaya başlardı ahtapotlar rahat etsin için, ve çok ve benzeri dualara sümüğümüz değerse aşka gerek kalmaz, ki bu mayıs en sevdiğim şaire gelsin üstüm başım perişan halde, ki bu işçilerin havarilerde gönülleri  olmazsa bile, sağlam bir savunma örneği verildiğinde örneğin bu kargışa, bu heyulalara, bu felana , bu filana karşı, hunharca affedeler herkesi oturup,karar alıp, yaşlar döküp, inşa edip başka yalnızlıkları, ki aşıklar ölmez ama bırak da gül takayım sana , bırak ve görmezlikten gelsinler bir müddet daha hayatı, satsınlar dilediklerince yoksa bizi asarlar, bizi gömerler boğazlara,
       hem daha bizi sallandıracaktılar darağaçlarında hekim tavsiyesi üzerine, argoda bir kıyıma uğrayacaktık ve bir uğrayan çıkarsa ölüme, bizim yerimize ve sehpanın üstüne,  katlimizi vacip görsünler böylece geç oldu böyle, ve açıkçası böyle daha muhafazakar ölürüz biz de,
bizi yılbaşı kutlamalarında argoda amele, bizi sözlükte kar harfinin üstünde oturup küfrederken nicedir, bizi Van’da bizi Kerbela’da Bağdat’ta görsünler böylece, bizi göç ederken, kervanlarımız olmadan göç ederken ve yalnız , gül verirken , gül beslerken, kahırlar çekerek geberirken, bizi gebe kalırken kederleri yaşamaktan, doğururken kahpelikleri görsünler,
zaten yıllarca bu olduk da tanındık, yıllarca öldük ki dirildik, ziyan oldu hayat ama eğmedik boynumuzu haklıların puştların önünde, önünde eğmeyiz daha sana gül versem bari,

yıllarca kime neden kin güttüğümüzü bir bilene danışmadan, bitene kadar tüm bu deprem ve işgaller, ve savaşmayı cephe gerilerinden takip etmeyi çok sevdiğimizi sanaraktan, bu işi çok bildiğimize aldatılaraktan, bildiğimize güçlü güçlü iman ederekten, zaman içinde sevinçle karışık bir kurdeşen dökünüyorduk hayata, etimiz çoğalıyordu toprağın köklerine doğru, ve acı çekmek atlıları geri çekmeye gücümüzün yetmemesi içindi, gücümüz yettiğince geri çekilebiliyor ve fakat bu bizim pıçaklarımızı keskinleştirmiyordu, oysa acı çeker gibi gereğince süremedik atlarımızı, konuşamadık söyleyeceklerimizi, boğazımızda düğümlendi hayat, atkılarımızı boynumuza doladıysak bile galip çıkardı hayat yine de bu mücadelelerden, çünkü sarı saçlıydı ve obur, çünkü kış başlamış ve hırkamızı serdikleri denizin dalgaları içimizde köpürüyordu hala, çünkü biz kötüysek leşimizi kurtlar yesin…

25 Aralık 2010 Cumartesi

hiç sanmasın ki ben biraz sevgiliyim

bakıyorsak yetiyordu kış, hiç sarmıyordu kaset, şarkısını söylerken millete kabadayı kesiliyor çünkü bir yanı, çok canı yanıyor çünkü sabahın ilk ışıklarından beridir. cumartesi gününde oğlu olacaklar için hemşireler sigaralarını çöplere döküyorlar ve onlar da yanıyorlar hep beraber, ve sönüp duruyorlar, mezun oluyorlar bu birlikteliklerden, ilk gençliklerini bırakıyorlar çantalarına, ve mutluluklarından geriye bir hayat kalıyor ceplerinde,


ben de onlara katılıyor ve geride bıraktıklarımı bırakıyorum geride, sönüp duruyor limanlar ve hastaneler, böylece kan kaybından ölecek kadar hazırlıklı gelmişlerdir zaten, sana doğru ellerimde bir çekimli ve Türkçesiz bakışlar getirmiştim oysa odaya kadar, muamele hiç yoktan iyi ve sen orda her sabah bende erken açan bir hayatsın bebeğim,
tüm olanlara rağmen bebeğim bir ameliyattan yeni çıkmış savaş suçlusu gibi ameliyata alacaksın sanki beni, ikimiz de orda düzen kurulacağız, dizecekler bizi kurşun götürmez gerçeğe ve mahkum bırakacaklar elektrikli makinelere, bizi ilan edecekler sevgilim sen yatağa mahkumken ve ben bir o kadar felsefe düşünüyorum, yani o kadar ölmeden yapabiliyorum ki nerdeyse gün çoğalacaktı ve bozulmayacaktık biz, buzluğa atacaklardı günahlarımızı, yeniden bozulan bir mahkumiyet kararı ağzından kaçacak yargıçların ve çıkaracaklar tüm acısını tüm yaşadıklarımızın, beni bağlayacaklar hakikate, oysa beklesem biraz daha boğulurdum hastanede,
hastane çok kalabalık ve dar bir şehir gibi ki beni şehre yakışmıyorum diye harcarlar sanki sen olmasan yanımda.


parkta yürüdüm, hastane bozuldu, ben yürüdüm ve nefes aldı o kahpe, bir düş beni gördü, bir müzik çaldı beni yavaş yavaş, sonra öldü tüm o parklar içlerinde kuşlarla birlikte, yollar, hastaneler, hastalar bırakıp gitmişlerdi koskoca şehri, çok tekin bir ayrılık gibi son bulmuştu hayat, gebeler korkmuştu işte dünyaya bir tufan koparsa diye, gitmişlerdi neresi belirsiz, nasılı sorunlu bir ameliyata, bir operasyona alınmaya gitmişlerdi, sığındılar nihayet doktorun merhametine,
ve aslında bir doktor bulunmasa gayet rahat edeceklerdi, bir nizam getirmesin sanılıyordu herkese gittikleri, ve duvağını köyde bırakmıştı hemşire, ve annesi arkasından çok öğütler vermişti diğer bütün kızlarına, hülyaları bitmiş ama evleri olmuştu sonunda ama, ama her biri bir çeyrek altınla gelmişti ve güya misafirliğe, ve güya ben de çay koyayım hazır bir sigara molasında, bir askerlik anısı olarak saklayayım düşlerimi.  parklar, yollar, hastaneler yanı başımdaki pencereden korkuyorlar hala, görünmüyor etmiyorlar, işitilmiyor sesleri duaları, bisiklet binmiyorum böylece huzurum kaçıyor.


akşam bir felaketti, ve faturalardaki surelerden tekini, yani mevzuu çok basit sunulmuştu bize ama, sade sakal bırakacaktık, sahile doğru koşarsam nefes alırdım bir de, ve alıp götürüyorlar, bir el uzanıyor burama,
müzik çalsın ve beni koparmaya gelsinler, içimdeki haçları koparsınlar bir zahmet. fısıldasınlar, mektuptan okusunlar gerçeği, ben biraz kalmasam, azar azar düşsem içimdeki ırmağa,   

23 Aralık 2010 Perşembe

BUNLAR SERT ADAMLAR, BİZİ ÖPMEZLER

Pay edeceğin bir çığlığının olması gerek.
İnanmak ölmenin yarısıdır, inanınca ölür bir yarın, işaret parmağını savurursan deprem olacağına, kendini bir beyaz güvercinin çığlığına katmaya çalışmak için inanırsın, sular kesildi çünkü inanırsın,
Aramızda bir benzerlik var, ölmeyi biliyoruz ve doğmayı seviyoruz. Damla damla, aşağılara kadar yağıyor olmaya vaktimiz yetecektir diye inanıyoruz. Ama aramızda bir bakış var, aramızda pıçağını saplamış fikirler, ve ayrılık için yazılmış yazlar var, söylenip tüketilmiş bir aşk, dinlenilmiş ve ardı sıra yakılmış şairler, sıralar var, dersler ve karmaşa var, yani sandalyeleri kurmuşlar masanın etrafına ki biz karşı karşıya da gelebilirmişiz nerdeyse, ve çayları içerken ne tuhaf şarkılar çalınıyor, biz adamların yeni geldiklerini fark edene kadar eskiyorlar zaten, hayatta yeni miydi dersiniz?  Nerdeyse dünya başka türlü yaratılacakmış, mesela bir resim gibi, üstünde elbiseleri olan mavi kadınlar ve soğuk gibi.Mesela üstüne damlayan bir resim gibi olacaktı dünya, hem de bu fırtınalı soğuklar henüz yıkılmışken afrikanın başına. Koşuyordum koşuyordum ama yetişemiyordum, yetişemiyordum bir ülkenin gazetelere sarılmış cesedini sandığıma gizlemeye, kapatmaya, bana doğru işlenmiş cinayetlerin şeklini çizmeye yetiştirilmiyordum, çünkü faillerin ellerinde sinek valesi. çünkü koz bitti.

20 Aralık 2010 Pazartesi

BUNLAR SERT ADAMLAR, BİZİ ÖPMEZLER

Pay edeceğin bir çığlığının olması gerek.
İnanmak ölmenin yarısıdır, inanınca ölür bir yarın, işaret parmağını savurursan deprem olacağına, kendini bir beyaz güvercinin çığlığına katmaya çalışmak için inanırsın, sular kesildi çünkü inanırsın,
Aramızda bir benzerlik var, ölmeyi biliyoruz ve doğmayı seviyoruz. Damla damla, aşağılara kadar yağıyor olmaya vaktimiz yetecektir diye inanıyoruz. Ama aramızda bir bakış var, aramızda pıçağını saplamış fikirler, ve ayrılık için yazılmış yazlar var, söylenip tüketilmiş bir aşk, dinlenilmiş ve ardı sıra yakılmış şairler, sıralar var, dersler ve karmaşa var, yani sandalyeleri kurmuşlar masanın etrafına ki biz karşı karşıya da gelebilirmişiz nerdeyse, ve çayları içerken ne tuhaf şarkılar çalınıyor, biz adamların yeni geldiklerini fark edene kadar eskiyorlar zaten, hayatta yeni miydi dersiniz?  Nerdeyse dünya başka türlü yaratılacakmış, mesela bir resim gibi, üstünde elbiseleri olan mavi kadınlar ve soğuk gibi.

14 Aralık 2010 Salı

gönül! sus

susun!
geç oldu artık göç bitti, çadırları kuruldu şehirlerimizin ve ateş yakacağız, nehirler kuruldu bitti bile, amanlarımız oflarımız söylendi, özdeyişlerimiz, çığlıklarımız söylendi ve duyuldu, yüzyıllarımız, binyıllarımız, asırlarımız, günlerimiz tükendi beyler, ellerimizden kayıp gitti eskilerimiz, şarkılar örtmedi kirimizi, bluzlarınız örtmedi ama elinizden geleni yaptınız nasılsa. Bulutlar, Merkürler, Polisler aldılar götürdüler bizi, yani masadan kalkalı çok oldu beyler, şarkılarımızı yarıda bırakıp sigaralarımıza kaldığı yerden devam ediyoruz, çünkü bununla inandırabiliyoruz herkesleri ve hiç kimseyi hasta olduğumuza, yaralandığımıza, yaralar edindiğimize. Ve durup düşünmelerine engel olabilecek bir uğraş edinmeleri için, ve bize güvenmemeleri için çirkinizdir doğuştan, böylece bizi tarıyorlar, kokular sürüp öpüyorlar ve el sallıyorlar, ve siliyorlar alnımızdaki teri. yol üstünde yıllar yılı kaptığımız vebalar bizi iyileştirdi gibi, ıslandık göklerimize kadar, ıslandık cebimizde metelik yoktu, kavgalarımızın tarihlerini ezberledik biz de ne yapalım, savaşlarımıza düşman aradık biz de ne yapalım, çengelli iğnelerle birbirine iliştirdik kaybettiklerimizi ki yıpratmasın zebaniler oralarda öyle, karakollarımızı basmasınlar diye ne dediyseler katıldık böylece, onayladık, gülüp geçtik, şeker ikram ettik vesaire. Ve suçlarımıza ortak ettik gelecek nesillerimizi, ve kuşlar döndüler köyden, ve geri yerleştirdiler hayatlarımızı uçarak, ve uçarak sustular sonra.
susun ki devam edebilelim ölmeye                                                                                                                                                          susun az kaldı
ceplerimizi doldurdu tanrı, harçlık verdi, buğday verdi, toprak bir de, ve aşklar yaptık buğdaydan samandan, topraktan sudan, günahtan sevaptan aşklar yaptık, kemiklerimizden, uzaklarımızdan yakınlarımızdan, evlerimizden arabalarımızdan aşklar yaptık, arkadaşlarımızdan, akrabalarımızdan aşklar, karaborsacılarımızdan tezgahtarlarımıza kadar her şeyden, herkesten aşklar yaptık, sonra dur dedi general, hizaya geçin, öbürlerinden ayrıldık böylece, sonra kavrulduk güneşin içinde sonra savrulduk, oysa koş demişti general, oysa rüzgarı getir, oysa bilmezdi kimse daha, biz rüzgar etsek kış olur diye, oysa ben konuştum kuşlarla, koştum ve içki içtim onlarla, rıhtıma indim, ağladım tüm yağmurları, üstelik daha beni yıkayacaklardı, beni kurban edeceklerdi tanrının huzurunda, ama kimse bilmezdi ki biz yansak güneş terlerdi alnından, oysa biz cehennemdik üstelik, oysa biz yansak bu bizim gitmemize bir işaretti,  ve biz yansak kör olurdu İstanbul-diyarbakır otobüsleri, cenneti boylardı firavunlar,
susun ki işitilsin susmalarımız                                                                                                                                                                 susun ki tanrının huzurunda