ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
1 Ekim 2012 Pazartesi
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya !
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
hiçbir şey! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor avuçlarım"
belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
nedir mi ellerimiz -korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
korkunçtur -bunu anlıyoruz- bir yüzün en çoğul beyazında
korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
korkunçtur korkunç!
diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
bırakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, ya da bir boşluğu bırakır gibi
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde, çocuksuz avlularda
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla
kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
anılar bulacaksam -anılar mı dediniz?- ne sesli bir vuruşma
odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
zorlanmış bir gülüşten -iğrenip birden- kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
ölüler bulacaksam -ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar
ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda
ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın sonsuzunda
bu kadarcık bir şey -İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
sakın haaaa! biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz... biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ellerimizle... başlayın, hadi başlasanıza
örneğin bir kahve falı? az müzik? diyorum biraz iskambil!..
ama hiç seslenmeyelim -seslenmeyelim- içimizden oynayalım
ayrıca
- dört kişiyiz!
- hayır on!.
- bin kişiyiz!
- bana kalırsa..
ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya
çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz? ne tuhaf biraz anlıyorum
- üç karo!
- pas diyorum!
- susalım baylar, dört kupa!
ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz? susalım!
susalım -niye susalım- anılar mı dediniz? ne sesli bir vuruşma!
ya sonra? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
gene mi, başladınız mı? peki şimdi kim var sırada
sakın haaaa! biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz... biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ağzımızla... yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum -sahi mi- ama isterseniz siz olun
siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
gibi oyalansanıza
biraz oyalansanıza.
bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz sözden gibi
bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
e. cansever
ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
hiçbir şey! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor avuçlarım"
belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
nedir mi ellerimiz -korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
korkunçtur -bunu anlıyoruz- bir yüzün en çoğul beyazında
korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
korkunçtur korkunç!
diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
bırakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, ya da bir boşluğu bırakır gibi
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde, çocuksuz avlularda
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla
kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
anılar bulacaksam -anılar mı dediniz?- ne sesli bir vuruşma
odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
zorlanmış bir gülüşten -iğrenip birden- kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
ölüler bulacaksam -ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar
ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda
ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın sonsuzunda
bu kadarcık bir şey -İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
sakın haaaa! biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz... biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ellerimizle... başlayın, hadi başlasanıza
örneğin bir kahve falı? az müzik? diyorum biraz iskambil!..
ama hiç seslenmeyelim -seslenmeyelim- içimizden oynayalım
ayrıca
- dört kişiyiz!
- hayır on!.
- bin kişiyiz!
- bana kalırsa..
ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya
çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz? ne tuhaf biraz anlıyorum
- üç karo!
- pas diyorum!
- susalım baylar, dört kupa!
ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz? susalım!
susalım -niye susalım- anılar mı dediniz? ne sesli bir vuruşma!
ya sonra? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
gene mi, başladınız mı? peki şimdi kim var sırada
sakın haaaa! biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz... biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ağzımızla... yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum -sahi mi- ama isterseniz siz olun
siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
gibi oyalansanıza
biraz oyalansanıza.
bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz sözden gibi
bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
e. cansever
Tamirat
ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi
bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseyi
inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu
babam çok eski bir partizan
kötü bir halk partisinin kalıntısına yamamış nefretini
acıyı ve bir dönemi benden iyi biliyor
ne zaman içki içsek bir cuma gecesi ertesi
açlığı ve yoksulluğu benden iyi anlatıyor
benim bir abim iki abim varmış
açlık ve yoksulluk kötü bir şefin döneminde
ikisine de almış
çünki dönem o dönemmiş
ablalarım kalıntı toplarmış pazardan
ağabeylerim buz satarmış
babamsa memur ayakkabılarının tamiratına
nefretini yamarmış
annem bir sabır küpü
annem bir acı küpü
acıyla beslemiş yüreğini
yoksulluğu ve açlığı acıyla doyurmuş
ve acıyla büyütmüş bebeğini
acıyla doğurmuş
ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti
ezilmişliğin kompleksiyle büyüdüm böyle
yaşıyamadığım günlere özlemli
yaklaşmak istedikçe burjuva özentilerine
sınıfım çekiyordu utandırarak beni
yaklaştıkça üşüyen damarlarımdaki hınç
çekildikçe yanıyordu sınıfımın ateşinden
ben işte bunun için
bir burjuva kuklasıyım, korkak
ve acemi bir militanım
hüzne ve yalnızlığa yakın
gördüm ki bir cuma gecesi ertesi
babamın eskimiş bürokrat ayakkabılarının tamiratına
nefretle vurduğu örsü ve çekici
öfkesini köseleden ayırdığı bıçak
açılmış bir gül gibi duruyor önümde
vur gülüm vur gülüm vur gülüm
vur sen de burjuva ayakkabılarının altına
artık ne soğuk damarlarımdaki ne sıcak
sadece bıçak gülüm sadece bıçak
arkadaş zekai özger
bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseyi
inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu
babam çok eski bir partizan
kötü bir halk partisinin kalıntısına yamamış nefretini
acıyı ve bir dönemi benden iyi biliyor
ne zaman içki içsek bir cuma gecesi ertesi
açlığı ve yoksulluğu benden iyi anlatıyor
benim bir abim iki abim varmış
açlık ve yoksulluk kötü bir şefin döneminde
ikisine de almış
çünki dönem o dönemmiş
ablalarım kalıntı toplarmış pazardan
ağabeylerim buz satarmış
babamsa memur ayakkabılarının tamiratına
nefretini yamarmış
annem bir sabır küpü
annem bir acı küpü
acıyla beslemiş yüreğini
yoksulluğu ve açlığı acıyla doyurmuş
ve acıyla büyütmüş bebeğini
acıyla doğurmuş
ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti
ezilmişliğin kompleksiyle büyüdüm böyle
yaşıyamadığım günlere özlemli
yaklaşmak istedikçe burjuva özentilerine
sınıfım çekiyordu utandırarak beni
yaklaştıkça üşüyen damarlarımdaki hınç
çekildikçe yanıyordu sınıfımın ateşinden
ben işte bunun için
bir burjuva kuklasıyım, korkak
ve acemi bir militanım
hüzne ve yalnızlığa yakın
gördüm ki bir cuma gecesi ertesi
babamın eskimiş bürokrat ayakkabılarının tamiratına
nefretle vurduğu örsü ve çekici
öfkesini köseleden ayırdığı bıçak
açılmış bir gül gibi duruyor önümde
vur gülüm vur gülüm vur gülüm
vur sen de burjuva ayakkabılarının altına
artık ne soğuk damarlarımdaki ne sıcak
sadece bıçak gülüm sadece bıçak
arkadaş zekai özger
30 Eylül 2012 Pazar
- çanakkale destanı -
serdar kaya, taraf, 08/07/2012
ingilizler geldikleri gibi gitmediler
I. Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun (Almanya’nın desteğiyle) Sırbistan’a saldırmasıyla başladı. Bu olayı takip eden birkaç gün içerisinde, Almanya (sırasıyla) (1) Rusya’ya savaş ilan etti, (2) Lüksemburg’a saldırdı, (3) Fransa ve Belçika’ya savaş ilan etti, ve (4) Belçika’ya saldırdı.
İttihat ve Terakki hükümeti neredeyse ilk günden itibaren savaşı başlatan bu iki saldırgan ülkenin yanında yer aldı ve çok geçmeden onların müttefiki oldu. Ancak olaylar saldırgan ülkelerin umduğu gibi gelişmedi. Zira Britanya- Fransa-Rusya ittifakının bu saldırılara karşı koyuşuyla birlikte taraflar arasında büyük bir savaş başladı. 1917’de ABD’nin de katılımından sonra ise, ibre tamamen saldırgan ülkelerin aleyhine döndü.
Dolayısıyla, olayları “Çanakkale’ye gelen küstah İngilizler” bağlamında aktaran resmi anlatı çok anlamlı değil. Böyle bir anlatı, olayları ait oldukları çerçeveden çıkararak ben-merkezci bir tavırla yeniden inşa ediyor. “Ben savaş ilan edersem sorun yok, ama başkası karşılık verirse haddi değildir” şeklinde özetlenebilecek olan bu ben-merkezci tavrı, “Çanakkale’ye gelen kafirler” ya da “Çanakkale’ye gelen emperyalistler” gibi ifadelerde de görebilmek mümkün.
-yazının tamamı bulunmalı, yarım okunmamalı,- :)
ingilizler geldikleri gibi gitmediler
I. Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun (Almanya’nın desteğiyle) Sırbistan’a saldırmasıyla başladı. Bu olayı takip eden birkaç gün içerisinde, Almanya (sırasıyla) (1) Rusya’ya savaş ilan etti, (2) Lüksemburg’a saldırdı, (3) Fransa ve Belçika’ya savaş ilan etti, ve (4) Belçika’ya saldırdı.
İttihat ve Terakki hükümeti neredeyse ilk günden itibaren savaşı başlatan bu iki saldırgan ülkenin yanında yer aldı ve çok geçmeden onların müttefiki oldu. Ancak olaylar saldırgan ülkelerin umduğu gibi gelişmedi. Zira Britanya- Fransa-Rusya ittifakının bu saldırılara karşı koyuşuyla birlikte taraflar arasında büyük bir savaş başladı. 1917’de ABD’nin de katılımından sonra ise, ibre tamamen saldırgan ülkelerin aleyhine döndü.
Çanakkale Savaşı
İngilizlerin Çanakkale’ye gelmeleri, I. Dünya Savaşı’nın başlamasından takriben altı ay sonra gerçekleşti. Ancak bu gelişme bir sürpriz olmadığı gibi, (yukarıdaki çerçeve dahilinde düşünüldüğünde) eleştirilmeye çok müsait bir konu bile değil. Zira düşmandan “eski yerleri” alma ümidiyle bir maceraya atılmanız ve sağa sola saldıran ülkelerle ittifaka girmeniz durumunda, savaş ilan ettiğiniz ülkelerin (ya da müttefiklerinin) hiçbir şey yapmadan bütün olan bitene seyirci kalmalarını bekleyemezsiniz.Dolayısıyla, olayları “Çanakkale’ye gelen küstah İngilizler” bağlamında aktaran resmi anlatı çok anlamlı değil. Böyle bir anlatı, olayları ait oldukları çerçeveden çıkararak ben-merkezci bir tavırla yeniden inşa ediyor. “Ben savaş ilan edersem sorun yok, ama başkası karşılık verirse haddi değildir” şeklinde özetlenebilecek olan bu ben-merkezci tavrı, “Çanakkale’ye gelen kafirler” ya da “Çanakkale’ye gelen emperyalistler” gibi ifadelerde de görebilmek mümkün.
-yazının tamamı bulunmalı, yarım okunmamalı,- :)
27 Eylül 2012 Perşembe
artık bu yüzyılın en büyük şayirini açıklama zamanı geldiğinden -biraz da benim bunu söylemekte biraz acemice davrandığımdan ya neyse- artık bu yüzyılın, şu aralar bulunduğum psikolojik etkenleri de katarsak -ki bunu zaman zaman katarız, kim katmıyor ki- en büyük şayiridir ilhan berk,
yarın dünyanın en büyük şairini açıklarsam intihara olan yakınlık veya uzaklığıma göre, ya da nöbette uzun kalıp kalmayacağıma göre, belki de sabah güzel peynirli yağda yumurta yersem ve bunun yüzünden günüm iyi geçerse ona göre, ve bu şayir ilhan berk değilse, değişikse, şaşırmamızı ortadan kaldıracak şeyleri zaten yazmışım yukarıda, ki değişir elbet,size mi soracam, niye değişmesin, kim değiştirmiyor ki,
AYRILIĞIN YÜREĞİ
Sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu Orta Anadolu’da
Kıtlıktan önce.
En küçük bir şeyden coşardı
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak ‘a doğru
Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrılıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiçbir şeylere değişmem.
Şimdi yaşamak istemiyor.
yarın dünyanın en büyük şairini açıklarsam intihara olan yakınlık veya uzaklığıma göre, ya da nöbette uzun kalıp kalmayacağıma göre, belki de sabah güzel peynirli yağda yumurta yersem ve bunun yüzünden günüm iyi geçerse ona göre, ve bu şayir ilhan berk değilse, değişikse, şaşırmamızı ortadan kaldıracak şeyleri zaten yazmışım yukarıda, ki değişir elbet,size mi soracam, niye değişmesin, kim değiştirmiyor ki,
AYRILIĞIN YÜREĞİ
Sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu Orta Anadolu’da
Kıtlıktan önce.
En küçük bir şeyden coşardı
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak ‘a doğru
Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrılıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiçbir şeylere değişmem.
Şimdi yaşamak istemiyor.
19 Eylül 2012 Çarşamba
boşuna heveslenmemekte yarar va, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiç bir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla başbaşa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. " Çok güzelsiniz, Küçükhanım" derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "Ne de güzelsiniz!, Küçükhanım!...
bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvışmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.
18 Eylül 2012 Salı
GECENİN SONUNA YOLCULUK
_boşuna heveslenmemekte yarar va, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiç bir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla başbaşa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. " Çok güzelsiniz, Küçükhanım" derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "Ne de güzelsiniz!, Küçükhanım!...
_hep yaşamdan korkmuştu, şimdiyse endişesini başka bir şeylere bağlıyordu, ölüme, tansiyona, nasıl ki kırk yıl boyunca bunu evin taksitlerini ödeyememe riskine bağladıysa.
hala mutsuzdu, eskisi kadar, ancak mutsuz olmak için bir an önce yeni bir geçerli neden bulmalıydı. sanıldığı kadar kolay bir şey değildir bu. "Mutsuzum" demekle iş bitmiyor. insan ayrıca bunu kendine kanıtlıyabilmeli, kendini geri dönüşü olmayacak biçimde ikna edebilmelidir. onun da istediği buydu aslında: içindeki korkuya sağlam bir gerekçe kazandırabilmek, hem de bayağı geçerli cinsinden. tansiyonu 22'ymiş, doktora göre. 22 ciddi bir rakamdı. doktor ona kendi ölümünün yolunu bulmayı öğretmişti.
_Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu, olabildiğince büyük bir ÜZÜNTÜ, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.
_Gençken en su katılmamış kayıtsızlıklar, en siniK öküzlükler için bile, özürler icat etmeyi başarırız, yok tutkulu kapristi ya da kim bilir hangi acemi romantizmiydi diyerek. Ancak daha sonra, sırf iyi kötü 37 derecede ayakta kalabilmek için dahi yaşam sizden, kurnazca hesap, zalimlik, kötülük olarak neler talep edeceğini gayet açık biçimde ortaya koyduğunda, insan farkına varmaya başlıyor, her şeyi yerli yerine oturtuyor, bir geçmişin içerdiği tüm rezillikleri anlayabilmek için sağlam bir zemine gelmiş oluyor. Bunu başarmak için tek yapılacak şey insanın kendisini ve aslında ne tür bir süprüntüye dönüştüğünü titizlikle incelemesidir. Artık gizem de kalmadı, avanaklık da, bugüne kadar yaşamayı başarabilen, bunu yapabildiğine göre nasıl olsa tüm şiirini de tüketmiştir. Sıfıra sıfır elde var sıfır, işte yaşam.
hala mutsuzdu, eskisi kadar, ancak mutsuz olmak için bir an önce yeni bir geçerli neden bulmalıydı. sanıldığı kadar kolay bir şey değildir bu. "Mutsuzum" demekle iş bitmiyor. insan ayrıca bunu kendine kanıtlıyabilmeli, kendini geri dönüşü olmayacak biçimde ikna edebilmelidir. onun da istediği buydu aslında: içindeki korkuya sağlam bir gerekçe kazandırabilmek, hem de bayağı geçerli cinsinden. tansiyonu 22'ymiş, doktora göre. 22 ciddi bir rakamdı. doktor ona kendi ölümünün yolunu bulmayı öğretmişti.
_YÜREĞİNDE VE HER ALANDA DAHA ZENGİN OLAMADIĞI, BUNA KARŞIN YİNE DE İNSANLIĞI ÖZÜNDE GERÇEKTE OLDUĞUNDAN DAHA AŞAĞI GÖRDÜĞÜ İÇİN UTANÇ DUYUYOR İNSAN
_Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu, olabildiğince büyük bir ÜZÜNTÜ, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.
_Gençken en su katılmamış kayıtsızlıklar, en siniK öküzlükler için bile, özürler icat etmeyi başarırız, yok tutkulu kapristi ya da kim bilir hangi acemi romantizmiydi diyerek. Ancak daha sonra, sırf iyi kötü 37 derecede ayakta kalabilmek için dahi yaşam sizden, kurnazca hesap, zalimlik, kötülük olarak neler talep edeceğini gayet açık biçimde ortaya koyduğunda, insan farkına varmaya başlıyor, her şeyi yerli yerine oturtuyor, bir geçmişin içerdiği tüm rezillikleri anlayabilmek için sağlam bir zemine gelmiş oluyor. Bunu başarmak için tek yapılacak şey insanın kendisini ve aslında ne tür bir süprüntüye dönüştüğünü titizlikle incelemesidir. Artık gizem de kalmadı, avanaklık da, bugüne kadar yaşamayı başarabilen, bunu yapabildiğine göre nasıl olsa tüm şiirini de tüketmiştir. Sıfıra sıfır elde var sıfır, işte yaşam.
_ancak biz müşteriler bu kadar bol miktarda ışık bombardımanına tabi tutuluyorsak, bir an için olsun sosyal konumumuzun alışılageldik gecesinden kurtarılıyorsak eğer,, bu bir planın parçası olmalıydı...
_insanın, kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha tanımaya katlanması gerek.
3 Eylül 2012 Pazartesi
Çünkü dırdırcı saatler sığmaz buraya
İkna edilmez bir saat duvara asılır
Etrafımızı sarmış bir sürü uzay uyutmaz geceleri
Sabah bir araba kornası gibi çalıp durur
Elbiselerin adı yazılıdır içlerinde
elbiseler kurur
Kahvaltı yaparlar insanlar
insanlıkar büyür
bir silgi vardır bizi yiyip bitiren
ama bitmez tükenmez
Durup düşünmemek bunları ama neyse…
Tam kapıyı açarken sahilde öpüyorlar kızları
Caddeye bir tramvay gibi sokulur bize benzeyenler
parfümler dökülmüş
pardösüler kırmızılaşır
ve birden işe yetişiriz
patrona güleriz rahat bir gün geçirmek için
ve Esra’yı bir gün daha beklemek
daha pembe gülleri düşünmenin saltanatı
epey bi vakit alır
saat beş olur ses çıkarmadan
akşam, yolda yürürken anlaşılır
ve gece yaşlanıp ölür
ceplerde anahtarlarla demir çarşılarda
bir iki derken sönen ışıklarla
merhabalar edilir, merhabalar edilir
bir tanıdığa merhaba edilir
bir tanıdığa daha
Allahtan yalnızlık var yoksa
Saatler işitilmez, Şiirler okunmaz, şarkı dinlenmez
Bu saat tik-tak’larının arasında kapana kısılır insan
Yazılar kararır
Delik deşik bir kadın rüyaları süsler
Pencereler tükürür yalnızlığı dışarıya
eğilen bir ağaç bahçıvan bekler o karanlıkta
bir tren geçse bari sessizliği içinde
göl kapanır, yavaş yavaş gelir soğuğun kalbindeki
o şakacı bitmezlik
İkna edilmez bir saat duvara asılır
Etrafımızı sarmış bir sürü uzay uyutmaz geceleri
Sabah bir araba kornası gibi çalıp durur
Elbiselerin adı yazılıdır içlerinde
elbiseler kurur
Kahvaltı yaparlar insanlar
insanlıkar büyür
bir silgi vardır bizi yiyip bitiren
ama bitmez tükenmez
Durup düşünmemek bunları ama neyse…
Tam kapıyı açarken sahilde öpüyorlar kızları
Caddeye bir tramvay gibi sokulur bize benzeyenler
parfümler dökülmüş
pardösüler kırmızılaşır
ve birden işe yetişiriz
patrona güleriz rahat bir gün geçirmek için
ve Esra’yı bir gün daha beklemek
daha pembe gülleri düşünmenin saltanatı
epey bi vakit alır
saat beş olur ses çıkarmadan
akşam, yolda yürürken anlaşılır
ve gece yaşlanıp ölür
ceplerde anahtarlarla demir çarşılarda
bir iki derken sönen ışıklarla
merhabalar edilir, merhabalar edilir
bir tanıdığa merhaba edilir
bir tanıdığa daha
Allahtan yalnızlık var yoksa
Saatler işitilmez, Şiirler okunmaz, şarkı dinlenmez
Bu saat tik-tak’larının arasında kapana kısılır insan
Yazılar kararır
Delik deşik bir kadın rüyaları süsler
Pencereler tükürür yalnızlığı dışarıya
eğilen bir ağaç bahçıvan bekler o karanlıkta
bir tren geçse bari sessizliği içinde
göl kapanır, yavaş yavaş gelir soğuğun kalbindeki
o şakacı bitmezlik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)