16 Eylül 2011 Cuma

devrimi en çok bir kaç rakçı yaptı

kendi çok duyarlılığından insanlara bakmak vicdani bir meseledir de aynı zamanda, bir tren gelir seni çarpar,  buna katlanarak aşık olursun.
bir tren uzaklardan geçerken tanıdıktır, giderken yabancı, nerde olduğuna bağlıdır eşyanın anlamı, ya da olduğu andaki kimliklerimize. Geçen gün bir arkadaş bahsetmişti, o an nerde olduğumuza fevkalade bağlıymış sorumluluğunuz veya sorumsuzluğunuz. tutumlarımız, davranışlarımız veya saldırılarımız. yani bir başka insandan nereye kadar sorumlu tutulmak istiyoruz, bir bakıma hangi sokakları bizim mahalleden sayıp, hangilerini başkalaştırıyoruz, kime göre nerde olduğumuzun içindeymiş hepsi.

Kimi dinlesek, kimi okusak, kimi heyecanla beklesek, o oluyoruz sanki, bir şarkı dinledik hüzünlendik, bir şiir okuduk kalbimiz hızla çarpar şimdi.  O yüzden birinin sana karşı ya da bize veya onlara karşı tutumu, o gün dinlediği şarkılardan, şiirlerden, kitaplardan ve sözlerden ve gülümsemelerden etkilenebildiği kadar etkilenir, okullar koymuşlar bu sebepten her yere. Engeller hiçbir zaman, eğer yaşamak söz konusuysa, ağır bir yenilginin nedeni sayılmamalı, ama karşındakinin sana baktığı pencereyi görmezden de gelemezsin, bu yüzden toplum denen şey aslında, bu iyi ya da kötü tutumların kumbarasıdır. Saklamasını bilmeli. Ne diye biliyorsun, ne diye bişeyler bilmeye uğraşıyorsun, bu soru da çok önemli elbette, eğer bütün bilgileri kendimiz için yarar ve fayda sağlayacak silahlar olarak görürsek, okullarda alfabe de öğretilmesin. Bunu diyebilir miyiz? Hayır. her davranış için gerektiği kadar uğraşılsın, gerektiği kadar bilim yapılsın, ama insanlık unutulmasın.

peki Nedir kendini başkası yapmanın ile yapmamanın harcı, tabii ki vicdan, yoksa insanın herhangi bir şeye ve yere ve hayata ve diğer tüm aklımıza gelmeyen şeylere uyumunun kıskandırmayacağı ne in ne cin vardır, diyelim ki başkası bir oduncudur mesela, hemen ellerimize bir balta alıp kesmedeyiz odunu, başkası hizmetçidir, elimize almak zorundayız süpürgeyi, paspası; utanılacak bir şey değilmiş oluyor bunları yapınca hepsi. Başkası olmaya uyum sağlayabiliriz, ama iktidardayken yapmamız gereken ne, yanımıza almamız gereken ne, terk etmemiz gereken sevgililerimiz kimler…

Bizi ayıransa temelde gururdur ( ya da ben öyle düşünüyorum, yazının gidişatı böyle ne yapalım). mahallenin diğer evleri ahşapken; ben üç katlı, havuzlu, lüks bir evde içiyorum birayı. Bizi ayıranın içten gelen güzellikler olduğunu söyleyemeyiz; onları korkuya ve tasaya dönüştüren, onları kıskançlığa ve hırsa dönüştüren gururdur, çünkü o evde başkası otursun, sigarası malbora olsun uyumunu sağlamaktan geri durursun, peki kimse mi farklı olamayacak sonuç olarak, kimse rızadan bahsetmeyecek mi bu yazıda diye soralım. Zor olan bir hayat afrikada zor değildir ki. Konumuzsa uyum. O halde uyum sağlamak; rıza göstermek, gurur ve değişim üçlüsü olmadan açıklanamaz. Hor görülmeye uyum için gururumuz var, yeterincesinden fazla olan gururlu olmakın reçetesinde rıza göstermek bulunur, değişim ise uyumun direncini sağlar bir nevi.  

Şimdi başta bahsettiğimiz kendi çok duyarlı hallerimize dönersek, bu: kişinin bulunduğu konumdan daha alttaki katlarda oturanlar için beslediği, messi gibi beslediği bişidir. tam da burada Kişi gururlu olmaya uyumludur haline gelmiş. Yani gururu yanlış yerde kullanmış, zira fen ve matematikte, hangi soruda hangi formülü kullanacağın hayati bir mesele. Bütün uyumlar için gurur taşınmamalı. Uyuma karşı gurur ancak ve ancak, hor görülmeye karşı beslenebilinir. Gurur senden üst katlarda bulunalar için takınacağın poz olmalı, apartmanın alt kattakilerine göstereceğin duygu veya tutum vicdanla ilgili olmalı. Zira hiç bi şekilde onlara muhtaç olmayabilirsin, bu yüzden vicdani biraz.

Esas amacımız kafa karışıklığı yaratmaktır, başka bişey değil. Oğuz Atay mı demişti bunu, pek bilemedim

Her şeyi siz yaratamazsınız, biraz şarkı da dinlemelisiniz, ufacık bir parça yeter hepimize, çoğu düşleyip yine çok hayal kırıklıklarına uğradığı için bir çok insan, yenilgiye de tahammül edemediği için ve belki de benim burada bilmediğim ve aklıma gelmeyen bazı sebeplerden dolayı, az kalıyoruz, azalıyoruz, değişemiyoruz. Değişelim değişmesine ama ölçüsünde olsun, zıvanadan çıkmasın şeyler, birbirimizin merdiveni olmak bizatihi alkışlanmalıdır. Bunun için her gün küçük bir adım atalım, küçücük, başkalarının yaptığı asfaltları lütfen kullanalım, hatta birlikte devam edelim yola. yol parası diyecem şimdi ama; gurur yaptım, bu yazıya sanki gitmedi biraz.

devrimi en çok şarkıcılar becerir.

15 Eylül 2011 Perşembe

yüzyıllık yalnızlık

Bir gece Albay Gerineldo Marquez'e,

-Sana bir şey soracağım, arkadaş, dedi.

-Niçin savaşıyorsun?

Albay Gerineldo Marquez,

-Niçin olacak? diye karşılık verdi, -yüce Liberal Parti için tabii.

-Niçin savaştığını bildiğin için şanslısın doğrusu. Bana gelince, ancak şimdi kafama dank etti: ben yiğitliğe kara çaldırmamak için savaşıyorum.

Albay Gerineldo Marquez, -Bu kötü işte, dedi.

Albay Aureliano Buendia, onun bu tavrından hoşlanmıştı.
-Doğru, dedi. -Ama yine de, niçin dövüştüğünü bilmemekten iyidir. Arkadaşının gözlerinin içine baktı ve gülümseyerek sözünü tamamladı: -Ya da senin yaptığın gibi, hiç kimse için anlam taşımayan bir şey adına savaşmaktan iyidir.

14 Eylül 2011 Çarşamba

insan bari bi bahar falan bırakır şu şubat soğuğunun arasına bir yere,

O kadar çok uslandım ki, yani o kadar çok boğuldum ki, şimdi bu uslanıp boğulduklarımın resmini çizmek isteyebilirim, filmini yapmak isteyebilirim, oyununu ve romanını yazmak isteyebilirim. Aklıma kim geldiyse; onu bu resmin, bu filmin, bu oyunun ve bu romanın bir köşesine sıkıştırabilirim. Bir de akşamüstü bi bira içeriz, ve sonra onu eve gönderirim, sonra hayat kendine akamayan bir nehir bulur ve akar üstüne üstüne. her şey biter yine sabah olur, gibi şeyler, gibi şeyler, gibi şeyler çok tutuyor ki yazıyorum…Bunu bu aralar sıklıkla yapıyorum, bunları düşünebiliyorum, belki de yaşlanıyorum, sürekli, yakın geçmişten upuzak buralara doğru yollanıyorum, demek ki aklımdan çıkmıyor büyüdüğüm, peşimi bırakmıyor demek ki yaşanmış bütün şeyler, ve dayanamıyorum ve içimi sıkıntı basıyor ve ağlamak kapısından içeri giremiyorum.

Üşümenin kitabı çıktıysa lütfen haber verin, çünkü size silah doğrultuyorum, beni dışlamayın.

 boşluklar var ileride, bunların bir tek sebebi var o da benim, gözlük takmam, kulağım iyi duymaz, ve yeryüzünün her santimetrekaresine bira dökerim, her santimetrekaresine tütün ekerim, olmadı havlarım.

Bir mevsim mi gelirmiş neymiş duyamadım, sıkıca tutulmuştum kabusun tekinde, etraf karanlıktı bundan mı duyamadım bilemem. kahve getirmiştiler, oturmuştular karşıma, ama benim karşımda neyin üzerinden oturmuşlardı orasını ben bilemem. Yağmur ben kapıyı çaldığımda yağdı, o an bir trenden düşsem iyiydi olmadı, iyide niye olmadı, burasını geçtim.geçtim gittim bir cennete, baktım hala ordasınız hala orda, orada bile hür  olamayacak mıyım diye sessizce bağırdım kendime, bağırdım bir kış filminin sesine karışsın diye sesim, ama nafile, bağırdım olmadı ama bağırdım gitti işte. Ki cennetin plazalarında hür kalsam ne kalmasam ne. Ki her şeyi bir yana bırakarak ve her şeyi kana bulayarak, kitaplardan birini aldım sonra raftan, baktım benim gibi huzursuz, baktım benim gibi okuldan korkar, baktım körkütük sarhoş, beni anlatan birkaç kelime çıkardım içinden, bana küstü mü ne bilemedim. Astı suratını ve ışıklarını bana kapadı, onu oracıkta bıraktım, gittim çok uzak birkaç aşk aldım terk edilmiş bir şehirden, sonra gittim bir bir ateşe verdim hepsini, ya da belki çekmeceye kilitledim bunu bilemem, etraf çok karanlıktı belki ondan.

Oradan çıktım size geldim, geldiğimde her yer karanlıktı, dünyada o kadar savaş vardı ki sizin orda, adam başına elli tane kılıç düşüyordu, ölmek denen şey şansa bırakılmamıştı, ve böylece uysallığın propagandasını yapıyordu iktidar, eli kılıç tutanlar sarhoş kalmış, yazı yazanların üzerine ağrı dağları düşmüş, yazılan her kelime başına bir söğüt dalı kırılmıştı, sanki çıplaktık, sanki bileğimiz burkulmuştu.

Sonra sizden çıktım, sonra her şeyinizden, ve bütün o yeşil ve mavi duvarlarla kaplı odalarınızdan çıktım, iyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim. ve leyla’ya uğradım, ama bira içmeyerek.

Ne zaman ki yoktu etrafta bir Leyla, ben mecnunluğa davrandım,silahıma davrandım, sinemadan çıkar gibi yaptım, şarkı dinler gibi yaptım, yalnızlığın tüm odalarının müteahhitliğini almış, hiç bir operasını kaçırmamış gibi yaptım, ve hiç uğranılmayacak cennetler yaptım, öyle de hınzırım. Bunu kimseye söylemeyin yoksa mayınlarım patlar, bunu kimseye söylemeyin yoksa sürrealizm patlar, bunu kimseye anlatmayın yoksa eve gitmenin çaresini anlar babasız kadınlar.

Eskimiş bir ailenin fotoğrafları kadar siyah beyazlaşabilirim ben, kimi bekliyordunuz, tabii ki ben siyah beyazlaşabilirim başkası değil, ve siz bunu asla yapamazsınız sular döküldü şelaleden çoktan, siz bunu yapsanız yapsanız zaten iyi bir günde ve bayramda seyranda yaparsınız, ama bir dakika bekleyin beni sizin adınız ne diyeceğim, eğer hepinizin adı Selinse, eğer rabbim sizin tahtada yazılı adınızı tebeşirle üçüncü kez silmişse,  dünyadaki bütün on katlı apartmanlardan atlayabilirim, ve böylelikle bayramınız bile kutlu olmasın sayın estetik meraklıları, sayın çiğdemler ve kırlangıç ölüleri sizi. beni hatırlayacaksanız, bundan böyle sizin evinize gece girmesin lütfen, bundan böyle mucizeleri görebilin inşallah, ve durun, azıcık durun, şöyle adamakıllı durun, beni teslim etmeyin kendinize, beni teskin etmeyin kendinize, ve maşallah hepiniz de Aylasınız sanki, ha Nergis ha Özlemsiniz sanki, benim için pek fark edeceği yok artık bunların, bunların yani düş görünce samimiyeti bizden taraf kesenlerin adlarının anlamı yok benim için, sadece ve sadece istikrarımı sağlarsınız o kadar, ölmem o kadar, bir evim bir arabam olur o kadar, ve şirin şirin gülümserim o kadar, yani hiçbir şey ifade etmez yüzünüzü Amsterdam’dan getirmeniz falan. fark etmeyecek artık hiçbir şey nasıl olsa. yangını ben çıkardım, üflemek size kalmış…

13 Eylül 2011 Salı

dört büyük şey, ayrılık için yalnızlık ve karanlık ile ilk madde

şıvan perwer diye yazılır bu şiir, belki bahar gelmiştir farkına doyamadık

hoş geldin
büyüdün
eskidin
uzaklaştın, kumraldın sarışın oldun
döndün ve sabah oldu
yaklaşık beş gökyüzü değiştirdi yüzüm ismimi verdikleri yerde
bahçeler seraba çevrildi akıl karı değil
ve binalar sardı etrafımızı kaçamadım
hiç ağzıma almadım tek kelimesini Nazan öncel şarkılarının
balkondan seyrettiğim şehrin senle gittiğinin içini doldurmadım
yaklaşık beş ajandayı koyu hikayelerden doldurdum, yaklaşık beş sahilde
bilerek ve unutarak boğuldum
yaklaşık binyıl bağırmadım seni
sesini anlatmamak için duyanlara,
günahlarımı izleyen şeytanı şaşırtmamak için
mecbur kaldım oyunbazlık etmeye
kendimi sana hapsettiğim kafesi açtım
ve bunları bilenlerle aram bozuldu
vazgeçtiğim
sonra bir türlü bulamadığım
seni andırmayan ve sana çevrilmeyen sevgilileri kaybettim
harf öğretenleri kaybettim, sezen aksuyu kaybettim
beni bıraktığın yerleri kaybettim
yakınmanın neresindesin bunu bilmeliydim
bekledim, hep bekledim
sayılarla, gecelerle ve etrafı sakin yeşil bir evle bekledim
sersemletici bir anlayış tutturup durdum gitmek için uygun düşmeyen havalarda
bir yüzyıldan bir yüzyıla, bir yüzyıldan bir İstanbul’a ve
bir iskambil oyunundan telefondaki korkak sesine
ve de sana yetişmek için durduğum tüm duraklardan bir ilkokul öğretmeni olana kadar
sürekli olduğum yerde kaldım
bana ve sana doğru uzayan sessizliği astım duvarlarıma
ama bekleyene hep ihanet içindedir yıllar
bir takım insanlar gayet rahat edecekleri ihanetler giyerler durmadan
bense rüzgarın kovaladığı bir atlı değilim
ki tek başıma bu pasa dayanıksızdır bedenim
güneşi görmeye sabırsızlanmıyorum nicedir
oysa her şey ne kadar olabilir hale geliyordu sen burdaysan
oysa nerde kaldı bu otobüs, artık götürsün beni ona
o kim, gayrı ihtiyari söyledim bunu, pardon ve yani sen

geldin
güneş doğdu
çocuklar uyandırdı dünyayı
pencereler açıldı
ortalıkta her hangi bir deniz kalmamıştı geriye
ve bakmayınca görmüyordun tabi ki
bakmadığını duyan trenler çoğalıyordu önümüzde
kuşlar bize taraf göçlerini askıya alıyorlardı
arabalar hep kırmızıydı, kurban kesilmiyordu, sen yoktun da ondan
ve yine de kumbaramızda zor günler için sakladığımız efkarımız yerli yerindeydi
sanatçılar kadar hüzünlenebiliyorduk, işçilerin hayal kırıklığı vardı üstümüzde 
afrikalı bir açlık sarmıştı her yanımızı
genç yaşta ölmüş bir şairin annesi kızgınlığı içindeydik

durulmak yüklü bir gemiden atlar atlamaz,
sana bir hayat yaptım el bezinden, yünden, pamuktan, tahtadan, umuttan, umut adındaki şeylerden, 
artık bi zahmet gitme, belki de dön nereye kaybolduysan

sonra birden çıkıverdin, birden hoş geldin, birden sana ne kadar
muhtaç olduğumu görmesinler diye perdeyi kapadım
demem o ki
bu dünyada milyonlarca akrep yılı daha olsa, onları yaşatmaya hoş geldin
hoş geldin bedenimdeki mayınları patlatmak için düğmeye basmaya
hoş geldin gitmeye ve daha çaresiz daha çocuk kılmaya bizi
hoş geldin her hangi bir memete ölmek kapılarını ardına kadar açmaya
bizi güzelleştirmeye hoş geldin ya, bir daha da gitme, ya da inşaatlar dursun, ya da
mazhar fuat Özkan
martılar bitmez nasıl olsa, onların gideceği her yer var hala
hem biz nerde olduğumuzu bilemeyiz ki, böylece gitme
bir bakıma hiçbir kafiye istemiyoruz artık elin oğlunun şairinden, modern şiire alıştık
her şey olabilir hale dönüşmüş, seni başkan seçeriz belki, masum oluruz
yeter ki bi daha da gitme



11 Eylül 2011 Pazar

romantik


ille de şiiri sonbaharın anlamak
bünyeyi zorlar, hikmetli bir rastlantı değil
soğuk evde yalnız kalmak,
soğuk evin balayısı romantik olacak
senfoni dinlemeye başlamaya ne dersin
ne demezsin fark etmez
bizimlesin, içten ol, hazreti makbul
marifet et bari perdelerini açmaya
bilirim bana anlatacağın bir koy var
duymadım, orası ediz hun, ben yeşilin tam ortası
portakal suyu amcandır, sıranı bekle bilmek için
sıranı bil beklemek üzre
sıfatlara uyan ismin, ismine uyan ejderha
notunu açıklayacak
o zaman
vurma beni aynaya, korktuğumuzu görmeden yaşarız ancak
peki delirmek vazifesi kime kalacak, zor
çünkü zor bütün gücünle aşk olmak
yakışıncaya dek kostümü olmak bir delinin
görürsün yolda.

yürüdün mü
sen delirmek üzere olan yosma?
o köşebaşlarının sokağında?
o mu, kiminle konuşuyorum ben, demek o
peki bunlara rağmen sevgilim
o
hasta olduğuna karar verene dek
bizimle yasta, fiilen başarılı, mevzuat bilmez
ille de şiiri sonbaharın bilmek ister allah'a
delirmek katında ille de barışık
ve romantik
romantiği görmezden gelmekse
bilimciliğimizin nezaketi

burada kaldı, deniz açtı yağmur sonrası




burasına kadar hayatın hep tesadüf idi
bu tesadüf için kim bilir kaç yıl yaşadı abi
kırık camlardan yapılma bir kentte
koşarak uzaklaştı kendinden
inanmanın beşiğinden kaçmadı
elleri çamurdan işçiler gülümseyerek boğuldu
herkesin tesadüfü herkese kaldı
unutmakla yer değiştiremeyeceği acıları vardı onun
sahilde değildi, ıslıkları duymadı, en başa döndü
önce tayini çıkmadı
sonra berbere uğradı
her şey bitti dediği anda
bir sandalyesiydi artık hayatın
aynı dünyanın tepesinde

kimse onu beklemiyordu
bıçağı kalmamıştı ölülerin
biraz ayrıldı ve duruldu
bu yüzden herkese sarıldı
sarılışından esir düşmeyi bekleyecek kadar
zaten oldukça sarılıydı
yeminlerini etti, çizmelerini giydi
günahları için hazırlanmış kışları
şimdi atlatacaktı
ben hazırdım, o hazırdı, portakallar başlamıştı
odalardan daha karanlık kapıları
teker teker çaldı
dedik ya kimse onu beklemiyordu
rüzgar boyun eğdi
yalnızlık boyun büktü
sanki anahtar deliğinden görülecek diye icad edilmişti
göçebeliği mecburi, sevmesi edepsiz
çelişenin ta kendisi durmak bilmeden
dövüşlerde dövülür, tutuşturur yangını
öfkelenmede haklı susmakta şampiyon
üstelik yaslanabilecek omuzları olur
dizi başlarsa


burada kaldı, denizler açtı yağmur sonrası
ekim geldi, içkiler bedava, takım tutmayız bi daha
azıcık bakınca balkondan aşağı
bir sandalyesi olarak yani hayatın
gökkuşağını bilmede iddialı olmaz mıydık sanırsın
veya sanırlar, veya sansınlar, bizi ayağa kaldırmasınlar
bize gökkuşağını şairlerin sandırdılar
şairleri dövmenin meraklısı değiliz
burada yaşamaya devam etmek için
burada ölmeliyiz bir kazada ölerek
buranın kaldırımsız taşlarını görmeye devam ederek
evlere açılmayan sokaklarında
türümüze uygun bir şıklıkta 
sıkıntı çekmenin ormanlarında
o yağmurları kurtaran şemsiye olmaya
başlamalıyız
burada kaldı, denizler açtı yağmur sonrası
karşımıza çıkamadı göçlerini tamamlayanlar

8 Eylül 2011 Perşembe

kürtçe bilmeyenler için son ilahi

bir Pazar günü çıktık yola
en çok öpülecek dudakların zamanlarına denk gelmiş diyelim bu yolculuk
unutarak da edilmiyor ki, yeni baştan doğuyor sanki rüzgar güneş ve görüntü                                      
illaki şarkı dinler oluyoruz ağlamak için,yabani 
ve nerden bulduksa bulduk o izbe, sokaksız köşebaşını          
tuttuk biraz yağmur ısmarladık gibi olduk yani
biz büyüğüz, tekerleklerin altında eziliyoruz
ve nerden bulduksa o izbe, tutulmuş köşebaşını
sevdiğimiz her şeye artık bir müddet duruyoruz

öyle çok durduk ki şimdi, öyle çok durmak hele bu köprüde
yeşil bir ev yaptılar bütün denizleri biz görmedik
günün bitişiyle başlıyor perde kapatmalar, yaman
ya bu kırlangıçlar nereye sokuldular yangındaki halleriyle
sahil de nerden çıktı, duraktayız biz durakta,
seyretmediğimiz güz filmlerini hatırladığımız yerde
yani biz tam ortasında bir baharın falan
uçmaya kıyamayan kuşlar kadar göç edebiliriz elbette sevgiliden
buradayız, yalnız biz değil, lütfen,
yalnızlık  gider ama uzaklara, kalırız yine burada
sonra yine bir bahar, seni düşünmekten sarıya boyanır dağlar
yeşil olabilir bir çok akdeniz aniden

zira çok eskiden diye bahsedilen yerlerdedir adlarımız
gitmeliyiz ile kalmalıyız arasındaki bir şarkının en nakarat yerinde
bekleriz biz ama otobüs kalkar artık seni götürmeye


diyelim ki durmadan Pazar günleri yaşıyorduk
ıssız, susuz ve paramparçalanmış mevsimlerde
bir kırlangıç çok ağlıyordu sessiz, perdeler asılı her zamanki evlerde
gemiler batıyorsa batsın, zaten bizde hep kahır, üstelik filiz beni sevmiyor
sevmek ancak bir gazete kağıdına sarıp eve götürülen ecza
yoksa o adam kırlangıcı ne yapsın yatak odasında
ve kadına diyeceği var ki bunu ,yolda unutulmasın diye sık sık tekrarlamakta
arabanın bagajında, sonra yeri çok sağlam, sonra vatan, sonra harikulade vatan
bari bu gece bizde kalsın bu aşk be adam dedirtme bana demesin mi kadın
hani yıldız kaymıştı ve domates ekecektin bahçeye böylece diye devam etti
ama sahiller kırlangıca dönüşmüştü bir kere
bahçe yok, domates marketten alınmış, çocuklara dayak atacak bissürü polis yetiştirilmiş
bilmez misin? dedi


ama yağmur öyle yağıyordu ki 
nerdeyse aşıktık, nerdeyse Pazar değildi, nerdeyse kadın kırmızı bluzunu giymişti  
biz de çarşıdaydık, üstümüze olan uçakları düşürüyorduk                             
bir şeylerin farkına vardığımıza başlamaya inanıyorduk
ve
ve meğer bir gömleği nerden aldığına bağlı olabiliyormuş mesela
diye fark ediyorduk hemen aşkı
etrafta kırlangıçların dolaşacağı kadar Pazar değildi henüz
belki de yatakları toplamamıştık ondandır,
ama ne yapsak da kurtulamıyorduk çarpışmaktan doğan bir gemiye
buzdağı olmaktan
yine de
vakit gelmemişti o mersedesten inmeye
inme sen, ciddiye alınmayan sevgilerin ev hanımlığına benzer
bu şarkı, bu inmek, bu mersedes
çaresini tükettiğimiz ağrıları çalıyor bak şarkı,
çünkü doğal olan bişey vardıysa şimdi karnı bıçaklıdır, hissedemeyiz
ancak şarkılarda olabilir bundan böyle kırlangıçlar
nerden beri, kimden sonra, hangi sapakta kaldı yağmur
bilir misin?



bana nerden bulacaksın o yağmuru o pazarı o köşe başını sen
hep düşer gibi uçacaksın bir daldan bir dağa
kendinin öyle güzel zamanlarda oynamadığı bir film bulursan göster bana
ben saçakaltı, ben hikaye, ben düne razıyım tekrar yaşlanmaya
dolaşıyorum yerden çok yüksek ipler üstünde
beni tut, beni bir uçak kadar büyükçe tut, büyüklük artık sende kalsın
al o sonsuz büyüklüğü ki yaşat, dağılmadan yaşat beni
ki bulabilesin baharın izini madem ki bahar şu sıralar 
unutabilesin, unutmak el yapımı birşeyken henüz, kafam karışıkken 
görebilesin diye o sahneyi, ödüller aldıracak rahatlıkta yapmışlar zaten bu hikayeyi
sen duyma, sen hep son katlarında intiharın, sen burada uzun uzun bekle
beklemenin yakışmadığı kimse yok ki
biraz daha ekonomi, biraz daha trajedi, sonra kimseyi kıskanmadan sana birkaç dakika
bir bahçe bul erik koparınca daldan, seni çocuk sandıkları, gülerek kovaladıkları
çocuklar da yaşlanır deme, kitapların ayracıdır umut, hangi hazirandan başlamalı ölmeye
ey sen, ey seni boğmamış eski denizler, ey görmediniz mi gemileri geçerlerken
neden yağmurlu bir öğleden sonrası, kaplamamış tüm bedeninizi
elinizdeki kanlı bıçakla sizi gören olursa bunları ona anlatın
içeri alan olursa kapılardan içeriye girmelisiniz
''kimi bekliyorsunuz da bizi beklemiyorsunuz böylece'' diye bağırın bütün içerilere
sokaklara, bulvarlara, tek mevsimli küçük şehirlere

hazırolda durun


yeşil yaprakların, tertemiz güneşler eşliğinde çıktığı bir kasabada 
panzerlerin ezdiği yollar biziz, hep terk ediliyoruz, hep bir kat daha asfalt dökecekler kapkara
yalnızlığımızın hırkası var tepelerin sırtında, biz tepede olmayı hiç hak etmeyecek miyiz
sorusuna gayet şık cevap verirdi oysa general bir Pazar ayininde
general pazar ayininde
ama artık mutluluğu sehpa dağınık görünmesin diye yere seriyorlar
bunun için almayı düşündüğüm atkıyı da yaktım özenle, ses çıkaran ormanı da
bu yüzden serçe parmağımı bir kuşa ödünç vermek gerektiğini bile bile
özenle unuttuğum dağlarımın bile ardına serdim uzunca
uzunca bir süredir görmedim seni, köprüyü yıktılar burunlu bir hikayede
devasa bir fırtınaya rağmen okula parmak kaldırmaya gelen çocuklara bakmak için
avare avare dolaştığım sokaklardan ve lambalardan ayrıldım
ayrılırken gece değildi, ve ben 60 yaşına varmış bisikletlere artık binemeyeceğim

25 Haziran 2011 Cumartesi

uslanmıyor yine

önce seni toplayıp astım duvarın ustalıklı ıssızlığına
tüfeksiz astım ve ceylan gözlerini
onlardan ayrı olman dileğiyle gidip meyve bıçağını aldım
karşında olmak dileğinden içim burkuldu, meyveleri aldım
aldım baktım kanıyor her yerinden senin iplikli vücudun
pek de derine batırmamıştım ben sandığın kılıçları
oysa rabbim bir yüreği ne büyük ustalıkla yerleştirmiş idi
kanadığı yerden çıkıyordu bütün sevmeler
ve bu işin peşini bırakmayacağıma dair soygunlardan
en açık mavi bluzlu olan gökleri gördüm
büyümek için bilmem ne kadar gereken
aşklardan geçtim
bakışlarının en ürkek ürkek bakanından ve hayretle geçtim
inan o seferliğine yırtılmıştı üstüm başım
inan bu kez o şarkı çalsın radyoda

o değil de yağmurda ıslanınca ud sesleri gelmişti
o değil de akşamleyin tamı tamına saat beşte
tamı tamına dünyanın en ülserli mevsiminde
ilk kez kimse yoktu gibiydi telefon çalmaz sırasında
gelenler nerdeydi ve gidenlerin üstleri yırtılmıştı
çünkü belki seni görenlerin üstü başı yırtılıyordu ve biz içiyorduk öyle de değil mi
ve bize bağıranların üstüne içiyorduk öyle de değil mi
iki şartımız vardı her birimizin de meclislerini dağıtmamıza yetecek
iki dinamitin patlayacağı haberi, duyanların bayrakları için
zoru zoruna ve iki sihirli tokatla uyandırılacak olsaydık bile uykudan
yağmur yağıyordu sahiden, allah’ı biliyorduk, salçalı ekmekle bile

20 Haziran 2011 Pazartesi

Ormanların Gümbürtüsü AhmetGüntan

Artık hiçbir şeye karşı değilmiş gibi kayıtsızım

Ben ki bir atın sırtındayım, ruhum dinlenmiş, şarkılar eski tadlarını veriyorlar, ve kahve fincanlarımı görüyorum, güneşi görüyorum, alıp başımı gidebiliyorum, hasta olabiliyorum, birinin ellerinden tutmaktan başlıyorum sabaha, ya da sabah bildiğiniz gibi, hep olduğu üzere, sakıncasız şeyleri koynuma almanın mangasından, dayaklar yiyorum, ışık sönüyor ve uyuyorum. Herkesi sevebilmeye yeminler olsun bu vakitlerde, ben ki hiç olmazsa bir atın sırtındayım, öyle devam ediyorum akşamlara, kısacası şiiri çok seviyorum.



Yolculuğun sonunda ormanda duyduğum sesi öldürdüm

Benden başkası olamazdı zalimlere yol veren, işaretlediğim bütün kara parçalarında hapis yattım.  Aşklar mevzu bahis edilmemişken bile, böyle bir ırgat olarak ormanın süslü püslü konağında, vazgeçtim büyümekten kendi filmimde, konuyu ben seçmiyorum tabii ki, ama dışarıdaki rüzgârı dinleyebilmek için var olmaya yeltenmesi lazımdır ya insanın, ben de aldım bıçağı, sapladım özgür olduğu bütün yerlerine aşkın, saat beşten saat beşe dek, herkesin eşit acılar çekmesini de göz önüne alarak, sapladım. Saplayıp kin bırakmadım aklımda.



Amacım yoktu sesi öldürürken, ses öldüğü için de hala amaçsız sayılırım.

Tabancamı fincandan çıkardım, yüzükoyun bir şekilde öldüm, ölürken geri dönmeyi gözden çıkarmamı istediler, ama tabancam vardı, beni zorlamadılar, şiirlerini dinlediğim halkların gözünden düştüğüm için, yüz katlı bir ağacın, ince bir dalını da kırarak, düştüm dünyaya, düştüm ve bana kahve getireceklerine söz verdiler, fincanlarına baktım, fincanlarımla aralarındaki farklardan ötürü, soru sormaya kalkışmadım, sakin idim, kumandayı onlara verip, bu sefer onların kızıp bağırmalarına seyirci kaldım, ben bir umut idim artık, ben bir yelpazeleniyordum ondan böyle.



Ormana karşı değilmiş gibi kayıtsızdım

Bildiğim bütün yollarla bağırıyordum eskiden, çığlıklarım vardı, haykırışlarım ve örneğin naralarım, bir şehrin tam ortasındayken kazı çalışması yapılır gibi küfrediyordum, ama nafile, beyhudeydi tüm avazım. Dilimin söylediğini duysam, asardım beni çamaşırların arasına, ama nafile, tutkusuz kaldım, yüreğim bir karga kadar perdesiz ve gagalı, yüreğim otostop çekilerek gidilen en uzak çöllere değin, yapayalnız motosikletlerde. Yürüdüm, akşamı ettim, ve yanımda birkaç kişi vardı, onlardan habersiz kalmayarak, dikkatleri kendi üzerime çekmeden, mutlu oldum, uzun sürmese dahi, bir müddet kiralanmadığını bilmek ruhumun, iyi idi, sevmeğe benzedi idi, memur bey bunu bilsin.



Ormandan çıkınca şehrin ışıkları ve ışıkların suda işaret ettiği anlamların adı olan dünya ile karşılaştım

Asıl vurucu kısım bura, birdenbire içinde en ufak bir kan lekesi ve ölüm izinin dahi bulunamadığı, askerlerle kaplı büyük bir cepheye aldılar bizi, yani savaş henüz başlamamıştı, bu da demek oluyor ki canavarlar açlıktan geberiyordu, melekler de; bu kıtlık kıran tablosunda, kışın her şeyden daha fazla lazım olması açısından, sonbaharı derhal öne alıyorlardı, her ne kadar şeytanla pazarlık yapmaları gerektiyse bile. Borçlarına mahsuben kabul etmişti bunu o (o derken bile hayli tedirginlikle; ya da sayın o diyememekten mahcup, veya bu kadar abartmamak gerek onu' demeye katlanmamak üzere çıkan bir o demişlik işte, neyse o, her nasılsa o), ne kadar ıslaksa o kadar sonbahar olan en sonuncu kasım ayı hızla atlatılıp, çocukların anneleri olmadan bile pek çok büyüdükleri bir kışa çar çabuk ağırlanacaklardı, bir daha hiç böyle kötü olaylar yaşanmasın diye iyice sakladıkları kışları sona erdireceklerdi, sokaklara çiçek isimleri vermenin sapsarı huşusuyla bakakalıyorduk dışarısına, bizim pencereden görülen yasak dışarısına devam ediyorduk, ve onlar bizim pencereden göründüğü kadarıyle devam ediyorlardı penceremizden görünen dışarısına, ve yasaklandığı zamanlarda bile vazife gören işleyişte devam ediyordu onlar diğer şeylere ve bize, yeni sokaklar yapılmaya, mağlup olunmaya devam ediliyordu, onlar, tıpkı bize kahinlerin dedikleri gibi, baştan sona kadar devam ediyorlardı,

oysa ne garipti şu ikindi sazlıklarında federico adında olmak'

tan bahsedemiyorduk, edemiyorlardı.

sırada sebeplerin sebebi olan şeye gelmişti herkes, herkes ona bakıyordu, herkes onu gösteriyordu,  her şey oydu, her şey onun iziydi, her şey yanıp tutuşuyordu ona katılmak ve onu kanıtlamak için, her şey onu ispatlamak ve göstermek için, her kapı ona çıkıyor, her yerde karşımıza o çıkıyordu. Ama bunlardan da önemlisi; tek sonuç da oydu.



 Dünyaya karşı da kayıtsızım

Bölünebilirdik, bizi ne kurtaracağını aramaya koyulduk, telaşlandık ve âşık olduk.  Kelimeleri yeteri derecede önemsemeden, gören gözlerin görmeyen gözlerden bakışlarını kaçırdıkları evrenlerin, bizi somut olarak, ağrısız geçmeyecek bir yaşama götüreceklerine şartlanmıştık, bunun için değil miydi ki, hastalık isimleri en karizmatik olanlardı, misal kolera günlerinde aşk yaşamak isteyen milyarlarca insan hala yürürlükte. Misal kanser, şiirleri olduğundan hep büyük gösterirdir. Ya da veba yüzünden çektiğimiz sıkıntıya hiç değmiş midir? Örneğin tüberkülozunki gibi etkilememiştir beni hiçbir dilde hiçbir kelime, ve yahut tifo denince gözlerdeki dehşet ifadesi onu nasıl da ihtişamlı kılar. Velhasıl bir deniz hayattayken okyanus olamamışsa, yine de bu onun gölden farksızlığını göstermez, şairi oturtup masaya, yeniden yazması beklenmelidir ilişkilerimizi ve skandallarımızı. Her şeyi sil baştan yazmalı, bunca kavanoz varken, dünyaya yer mi yok sanki?

19 Haziran 2011 Pazar

inan insan bu kadar yüreklenmemeli,
unutulmak için tanıdıkları mühletleri kayıt ettiğin felan yok

her beş seferde bir fark ediyorsun işaretlendiğini

diyen biri için de artık çok yalnızsın, hoca bunu söylerken
Afrika biraz akşamüstüydü

yazılmamış bir mısra idi bu üstelik, balkonda okunur
bulur bir parantez açıldığı koylara

ya da bu ilk parantez; akşamüstü olduğu için uzattığımız hayatları
ağaçlarımdan gelen, misafir pardösülü, o renkli rüzgarları

okul fikrine hep uzak durmuş iyi niyetli kadınları
kapatıyordu



eve girdiklerinde evlerini
çantalarını açtıklarında çantalarını yırtıyorlar    

çiçeklerim bağırıyor bu kış, nereyi ezberlesem dudaklarım çatlarcasına

dudaklarım çatlarcasına tüpün üstünde unutuyorum yangın olmayan şeyleri
yangın; mesela iki kişi olabilen birisi baktığında acıtan

şeyler ise benim güneşlerimi bulsun artık, yazık
biraz daha tek başına, biraz daha büyükce bir evde, çok maaşla

annesinin şehirlerine bir kere olsun dokunmayarak
toplumların salahiyetini de söz konusu etmeden

aşktan dayak yemiş olacak ki
tedbir olarak size madam diyebilir miyim yüzünden ikaz eder hale bürünüyor insan

bıçak hissi, tekrarlarca hiç mi hiç belli etmeden, cansızlıkla suçlananlar, valiz taşımak istemiyorlar
toparlanalım, yer yüzünden çıkalım, devlet gelsin dursun dışarıda





hastalık tablosu- küçük bir limana adanan şiirdir