27 Kasım 2013 Çarşamba

BÜYÜK EV ABLUKADA

(Ekmek vardı tereyağı vardı utanılacak bir şey yoktu
Bir şey daha yoktu ama kavrıyamıyordum)
İşte böyle olmak en iyisidir olmakların...
Bir küçük çocuğu tuttum otobüsten indirdim

(İndirmiştim
Yok olan önemli bir şeydi Allah kahretsin)

Tüm kavgasız tüm duruk tüm başıboş
Üç sayı kötü bir sayı iyi şiir dinledim
Çıkıp okudular durup dinledim
Bitmeseydi daha dinlerdim kötü mötü
Saat kaç diye sordular birisi beş yani dedi

(Ha kavgada ha aşkta
Bu gök bomboş ha kavgada ha aşkta)

Göğe baktım yerli yerinde
Haydutlar dalavereciler yerli yerinde
Vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle
İyi dedim içim rahatladı
Düzen bozulmamış dedim sevindim
Tenhaca bir bölgelerinden şehre girdim

(Ben herkese varım
Başka türlü olmuyor inanmayın)

Bakın bu şehri ben kurdum ben büyüttüm ama sevemedim
(Ekmek vardı tereyağı vardı söylemiştim önemlidir
Utanılacak bir şey yoktu kime anlatmalıyım)

Ben sevemezsem sevmek kimselerin elinden gelemez
Bizi tutkulara çağırdı otobüse sosise buzdolabına
Telefona sinemalara radyolara bir sürü kancık sevdalara
Sürü sürü mutsuz alışkanlıklara
Yalana dolana itliklere keten elbiselere

(Sonra karısı öldü o çocuğun
Yalnızdı güçsüzdü herkesler gibiydi
Kirlendi kötülendi sarhoşladı pis karılara dadandı
Anladık onu ölenden başkası kurtaramaz
Ölen de kurtarmamıştı)

Bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın
Şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
Bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi
Bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı
Biz kurduk istersek umursamayız ya
(Abluka burada başlıyordu çünkü)
Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
Sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
Sen bir onu yap yeter bak göreceksin..

turgutuyar

22 Kasım 2013 Cuma

şehre durmadan otobüsler alıyorlar bu arada

Ne yazık ki manası kalmıyor sürdürmenin kendini
telaş içinde uyanıyorsun yağmurun bıraktığı duruluğa
Duruluk içinde uyanıyorsun ıssız caddelerde
bakmanın çivisi çıkmış, serbestliğin de
her şey görülüyor artık en net bir şekilde
kocaman menfaatler kuyruk sallarken
Kadıköylere Kadıköylerden vapurla geçerken
ikea’yla her şey daha çok anlamlıyken.
her şey ucuzluyor ama daha çok acıkıyorken
kötülük denen şeytanı öldürmüşken usta splinter
burada kalmaktan başka çaremizin olmadığı gibi bir bataklığa
saplanıp kalmak ve buna rağmen ‘’BURDAYIM’’ demek büyük harflerle
ez lıvırım, ve birkaç kez ı’m here
ve anlamından kaçan sesler yüzünden
ve görüntüsüyle tek başına kalma halleriyle benlerin
-bu benlerin yeryüzünde-
sığınacak tek bir gece kalmamış, sevilecek serin bir rüzgar sabahleyin
tutacak yüksek bir omuz
üzerine söz söylenecek tek bir yazı yazılmıyor bu arada gibi
bir hal kaplamış üzerimizi, bunu alışverişlerle örten maaşlarımıza
bişey olmasın diye, sürekli birilerine eğiliyoruz caddeler boyunca
sokak sokak, balkonlarda dahi
ceketleri ilikliyoruz, sakız çiğnemeyi unuttuk nerdeyse
habire
kılçıklı gece, donup bakıyor sana
üzerindeki ceket kışkırtıyor çünkü insanları
saçlar, güzel saçlar, güzel sarı saçlar, kışkırtıyor beni
ve yerin dibine yakışacak kadar esrarengiz bir biçimde
böyle tası tarağı toplayıp gitmenin cesur adamlarından değiliz ne yazık ki
böyle hani olur da, bir şiire ‘’ne yazık ki’’ ile başlayan
bunları tırnak içinde söyleyecek birine rastlayabilirsiniz bu yüzden her yerlerde
yani belki uzun uzun konuşuruz seninle ey yalnızlık
ey sabah sabah caddeler tükürükle nasıl da dolmuş
ey bakiyesi birazdan tükenecek müthiş umut
ey çehre,
iş güçten zaman ayırmadığımız hayat
sabah uyanıp işe gideceksin diye otobüsler alıyor bu şehir habire
ıssızlık da bir kalabalık yapıyor gibi kaba bir gün
şehir habire otobüsler alıyor bu arada
bu arada sen nasılsın ey hayat, ey başıboş güzellik
ve senin beraberindekiler


yağmur lekeliyor bardakları, biralar dolaplarda artık
kimse yeteri kadar sarhoş değil
yerin dibinden bağırmanın sesi geliyor
bir ses geliyor ki biliyoruz
biz ‘’bilmenin’’ ‘’bilmelerin’’ tırnak içindeki özneleri
Sokağa atılmaların, üstünde gri bir kazakla bile
pencere açmaların perdeleriyiz sanırım
bilmeden bazı şeyler olabiliyoruz işte,
işte ki görülsün açık açık kumarbazlığımız
kimlere oynadığımız
dersimize hangi öğretmenin gireceği yazıyor işte tahtanın köşesinde
nöbetçiler ve diğer nöbetçiler işte bak köşelerde
Halbuki bir sokak aşağıda manavda satılıyor elmalar
Kibritler ilk sigarasını içen çocukları Üniversitelere hazırlıyor halbuki
Mutlu olmak gelip geçiyor bir kadının bahçesinden
Bir balkonda oturup iyilik güzellik düşünenler unutmasınlar ki
hastalanacaklar az kalsın, ve sevdikleri çok sevdikleri
unutmanın, unutuşun, geçiştirişin yılanlarıyız artık
ve dilimizde kelimeler yerine
ormanlara yetecek yangınlar
Ama hiçbir anlamı yok ayrılışın veya unutuşun
Ateşle kirlenmiyor geceler pek
Bunun da bir yeri vardır hiçlik meselesinde
Fakat vapurları takip eden kuşlara benzemiyor
Umursanmadıklarımız, yaprakların düşüşü
Bulutlu bir günden geçen nehirler bir fona dönüşüyor yalnızca
Karanlıkların esamesi okunmuyor karanlıkken bile
Bir isim düşüyor dilimize, hüznümüz bundan ibaret
Halbuki insan üzülebilmeli, filmlere gitmeli
Sevmeli, sevip otogarlara çekilmeli, telaşla sokağa atılmaktan
Bıkıp usanmıştır ayaklar
Gündüzlerin gerektiği kadar yaşanılmaması
için bitip tükenmiştir mürekkebi kalemlerin
bu arada şehre otobüsler alıyorlar yine

27 Haziran 2013 Perşembe

size,
bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzundan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşından
hiç bahsetmedim.

size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
‘iyiyim’ diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını, gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.

-Birhan Keskin-

22 Haziran 2013 Cumartesi

başarısız boktan bir kış geçirdik





yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum

altın düştü örneğin
karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman
geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı
sevgilim senin ellerin bir keçisever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlamaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
söğütlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur

bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi

sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bir süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda eski bir zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi

bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak sürer gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan karsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler

turgutuyar / kıştan kalan soğukluk

www.ruzgarsurucukursu.com

 
 
www.ruzgarsurucukursu.com    0212 495 0 555  -  0546 493 0 555 


21 Haziran 2013 Cuma

ve açık bir pencere mi? -ve açık bir pencere

ve açık bir pencere mi?
-ve açık bir pencere.
ve açık pencereden gördüğün her şey mi?
-ve açık pencereden gördüğüm her şey.
ve o açık pencere önündeki her şey mi?
... -ve o açık pencere önündeki her şey.
ve o açık pencere çerçevesine sığmayan şeyler mi?
-ve o açık pencere çerçevesine sığmayan şeyler.
ve açık pencere önünde oldukları için dokunabildiklerin mi?
-ve açık pencere önünde oldukları için dokunabildiklerim.
ve açık pencere ötesinde oldukları için uzanılamayanlar mı?
-ve açık pencere ötesinde oldukları için uzanılamayanlar.
ve yakındakilerle uzaktakiler mi?
-ve yakındakilerle uzaktakiler.
ve açık pencere?
-ve açık pencere.
ve açık olmayan ama açılabilecek bir pencere mi?
-ve açık olmayan ama açılabilecek bir pencere.
ve açık bir pencere mi?
-pencere açık değil, açılamaz da.
ve önündeki bir pencere mi?
–ne pencere açık ne de arkasındayım.
ne pencere açık ne de açık pencere gördüm.
ne de açık pencere ardında bir şey gördüm.
ne de açık pencere ardındaki bir şeye
dokunabilirdim, çünkü ne pencere açıktı
ne de bir an bile olsa pencereydi.
sonuç olarak, ben açık bir pencereden söz etmek
bile istemiş değilim.
ve açık bir pencere mi?
-ve açık bir pencere.

Zvonko Makovic
Palyaço

i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz

-turgutuyar-

18 Haziran 2013 Salı

Shahram Nazeri

sessizliktir burası, bir gömütlüğün koca kımıltısızlığı!
Öncellikle, Gezi’de ilk gün orantısız polis şiddeti uygulanması ile ahlaki üstünlüğü zedelenen hükümeti, daha sonra attığı demokratik adımların etkisini azaltan cumartesi akşamki müdahale kararı için “tebrik” etmek istiyorum. Hükümetten başladım, çünkü aklı hala başında kalan sağduyulu insanların gördüğü gibi, bu kaos eğer nihayetlenmezse, bundan en çok 11 yılda kazanılan demokratik haklar, ama daha da önemlisi, 30 yıllık kan banyosunu bitirecek ve çok olumlu giden çözüm süreci zarar görecek. Allah korusun, hele bunun bir iç çatışmaya dönüşmesi durumunda, ortaya çıkacak resmi hayal etmek bile istemiyorum.
Eğer birkaç gün veya bir hafta beklenebilseydi, apolitik gençler, radikal ulusolcu örgütler ile olaya diyalog kanalları ile yaklaşan hükümetin yaklaşımı arasındaki farkı takdir edebilecek ve alanı terk edeceklerdi. Daha sonra ise, küçük bir marjinal grup kalacaktı orada. Bu ayrışma süreci başlamıştı bile Gezi’de. Hükümetin bu kararında, hem Taksim Dayanışması’nın verdiği sözde durmaması, referandum konusunda Başbakan’la toplantıda konuştuklarını reddetmesi, hem de Taksim’e bir milyon kişi yürütme kararının etkili olduğu söyleniyor.
Hala aklı başında davranabilecek tek etkili adres hükümet olduğu için yazıya hükümeti eleştirerek başladım. Ancak Taksim Dayanışması’nın alanda kalmaya devam etme kararı, en ciddi şekilde eleştirilmeyi hak ediyor. Zaten açıklamanın diline baktığınızda, değişmeyen sekter zihniyeti açık eden 1930’larin Stalinist jargonunun hakim olduğunu görüyorsunuz. Bir yanda gençlerin enerjisine akbabalar gibi göz diken faklı farklı kesimler, bir yanda siyasetten çok çatışmadan medet uman tarih dışı kalmış bir örgütçülük… Arada tüm gri renkler kaynayıp gidiyor haliyle.
Hiçbir şey için geç değil. “Ya hep, ya hiçe” sıkışmak zorunda değiliz. Ortalığı sakinleştirmek hükümete ve herkese düşüyor. Zaman sinip kenarda bekleme zamanı değil. Ama kim olursanız olun, resmin bir parçasına odaklanıp öfkeyle davranacaksanız, ateşe odun taşıyacaksanız, varlığınız eksik olsun, kenarda durun. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum’un paradoksu gibi, Gezi’de oluşan imaj rantının devşirilmesi, buradan en popüler isim olarak çıkma yarışını kazanmanın büyüsüne bir dur denmeli bence. Ama sanırım aynı dili konuşmuyoruz. Ve sanırım bu her şeyden evvel bir ahlak meselesi.
Hükümetin, basit bir çevre meselesinin, kendilerine yönelik bir komplo zeminine dönüştüğünü görüyorsa, tam da bu nedenle, soruna çok ciddiyetle ve sabırla yaklaşması gerekiyor. Ortamı gerecek, krizi kontrol edilemeyecek ve istismar edilecek hale getirecek her tuzağı boşa çıkarmak öncelikle hükümete düşüyor. Bin düşünüp bir yapmalı, kötücül “Türkiye bir diktatörlüğe gidiyor” kampanyasını destekleyecek hatalardan kaçınmaları gerek. Her halde bu sağduyuyu, ulusolcular ve kibirli, Erdoğan nefretiyle eleştirinin namusunu kaybetmiş aydınlardan bekleyemeyeceğiz. Eğer cumartesi bu müdahale olmasaydı, bugüne, 20 günlük kabustan önemli ölçüde kurtulmuş olarak uyanacaktık, belki. Belki diyorum, çünkü kaşıma gayretleri devam edecekti şüphesiz. Hepimiz çok üzüldük ve çok yorulduk. Ama hükümetin, haksızlığa uğradığını, aldatıldığını düşünerek duygusal davranmaya hakkı yok. Hepimizin geleceği ile ilgili bir kırılma yaşıyoruz. Buradan ancak daha fazla demokrasi ile çıkabiliriz. Ahlaki üstünlük ise sürekli olarak çözüm ve oyunları bozmak isteyen taraflarda olmalı.
Gelelim Gezi parkına. Ben Başbakan ve Vali ile yapılan uzun görüşmeler sonrası kendi aralarında toplanan örgütlerden eylemi bırakma kararı çıkmayacağından adım gibi emindim. Haksız çıkmayı o kadar dilerdim ki! Eğer, apolitik gençler örgütlü olabilseydi –bu bir oksimoron, biliyorum- ve karar alma gücü onlarda olsaydı, emin olun Gezi’yi terk etme kararı alırlardı. “Direnme” kararı ile, örgütlerin hiç umurunda olmayan siyaset yapma imkanı da harcanmış oldu. Oysa, buradan orta-uzun vadede özgürlükçü bir muhalefetin nüveleri ortaya çıkabilirdi. En azından, demokratik-özgürlükçü bir kent siyasetinin ilk anlamlı başarısı olarak tarihe geçerdi. Taksim Dayanışması bunu bencilce heba etti. Çünkü hayata hala 1970’lerden, devrim romantizminden bakmaktalar. Böyle ortamlar da, asla onların yaratamayacağı bir varolma-görünme rantı yaratmakta. Hem siyaseti reddetmek, hem de maksimalist taleplerin karşılanacağını ummak, bir şarkıcının, kalıcı eserler bırakmak yerine özel hayatı ve skandallarla ün yapma tercihine benziyor. Özgürlük taleplerinin siyasete tahvil edilmemesi, en iyi ihtimalle bir romantizm ile sonuçlanır. Ya da ergenliğe bile ulaşamamış bir tür nihilizm olarak algılanır, toplumun teveccühünü arkasına alamaz.
Tabii bu işin bir vehçesi ve benim “enerjiyi siyasete tahvil edin” önerimi olanaksız kılan başka ciddi meselelerimiz var. İlk günkü meşruluğunu, hükümetin attığı net demokratik adımları yok sayarak kaybeden Gezi hareketini, -cumartesi günü yeniden bir polis müdahalesine maruz kalsa da- “özgürlükçü” bir halk hareketi olarak yorumlamak ancak bir temennidir. Gezi ilk günden beri, Erdoğan nefreti ile malul bir çevrenin mahalle baskısı altında kaldı, domine edildi ve sömürüldü. Kentin geleceğinde söz sahibi olmak ve hükümetin bazı icraatlarına itiraz etmek isteyen –aslında en zayıf olan- halkanın üzerine, temel niyeti hükümeti “ülkeyi yönetemez hale getirmek” olanlar abandı, boğdu. Buna, “çevrenin” “merkeze” yürümesini hazmedemeyen elit öfkesi eklendi. Kimse, polis şiddetini, hükümetin veya Başbakan Erdoğan’ın eleştirilemezliğini veya yanılmazlığını savunmuyor, ancak ülkenin geldiği bu ortam, hükümetin veya Başbakan’ın yaptığı icraatlarla orantılı mı sizce? Burada, “gerçeklik algısını” ciddi bir bozma gayreti var ve bunu yapanlar ya nefretle, ya duygusallıkla, ya ergenlikle, ya da sınıfsal nedenlerle bunu yapmaktalar.
Bu bir koalisyon ve gençlerin samimi enerjisini ve onların hükümetin yaşam biçimlerine müdahale etme gücüne yönelik tedirginliği alabildiğince sömürüyor. Sokakta, 11 yıllık muhalefetçe temsil edilmemişliğe öfke duyan kesimler de bu enerjiye destek veriyor. Gezi’de karşı olunan şey Erdoğan; ve Erdoğan’a karşı olma nedenleri demokratik olandan operasyonel olana kadar çok geniş bir spektrumu ima ediyor. O nedenle de enerjisi hem çok yüksek, hem de olumsuz ve örgütlü olana yem olmaya çok açık.
Max Horkheimer, 1968 hareketlerinde sokağa inmediği için oldukça eleştirilmiş ve verdiği cevapla da çok konuşulmuştu. Horkheimer, şöyle diyordu:
“Günümüzün gençliğini harekete geçiren dürtülerin bir kısmını ben de paylaşıyorum. Ayrılığımız, gençlerin uyguladığı şiddetle ilgilidir, aslında güçsüz olan düşmanlarının işine yarayan, onları güçlendiren şiddetle. Bütün kusurlarına karşın, sarsak bir demokrasi bile bugün bir devrimin kaçınılmaz sonucu olacak bir diktatörlükten iyidir — bunu açıkça söylemek, doğruluk adına zorunlu görünüyor bana... Sınırlı özgürlüğü gittikçe artan tehditlere karşı savunmak, korumak ve mümkün olduğu yerlerde de genişletmek, … umutsuz eylemlerle onu tehlikeye atmaktan çok daha acil bir görevdir.”
Ben de aynen böyle düşünüyorum. Bu duruş, ortamın gerginliğinde, muktedire yakın durma, Stockholm Sendromu ile çarpıtılmaya müsait, olsun. Gezi projesini yönetiminde bulunduğum gazetede haber ve yazılarımla iki yıl boyunca eleştirmiştim. Hatta bizim gazeteden başka hiçbir gazete bu boyutta olayın takipçisi olmamıştı. Gezi ne halkın, ne de muhalefetin umurundaydı o sıralarda. Ağaçların söküldüğü ilk gün ben de oradaydım. Daha sonraki günler de gittim. Yapılan polis şiddetini, ölümleri, yaralanma olaylarını defalarca telin ettim ve ediyorum. Ama bu haklı itiraz alanı, ilk birkaç gün sonrasında, üzerinde akbabaların dolaştığı verimli bir kaos tarlası haline geldi. Tabii, alanın heterojenliği, oradan, haklı bir grubu, veya haklı bir itirazı seçip gözünüze sokmalarına neden oluyor. Bu durum ise, politik ve örgütlü olanın apolitik olana galebe çalacağı gerçeğini değiştirmiyor. “Sokağa çıkın” çağrılarının, ne kadarının adil, sağduyulu ve ahlaki bir yerden yapıldığı kuşkulu. Bu eylemlere samimiyetle katılanların da, daha sonra, haklı itirazlarının, yüksek enerjilerinin nasıl istismar edildiğini görerek üzüntü duymaları sürpriz olmayacak.
Hükümete dönelim ve yazıyı bitirelim. Hükümet etme bir aklı ima etmeli, duyguları değil. Yapılan her hata, “Türkiye diktatörlüğe gidiyor” kampanyasına malzeme taşır. Ciddi bir Erdoğan’ı yalnızlaştırma operasyonu ile karşı karşıyayız. Buradan kimseye fayda gelmez. Ancak sokağı fiştekleyenler, bunun komplo boyutuna dair bilgiler, hükümetin ayarını bozmamalı. Ahlaki üstünlük sürekli gözetilmeli. Çünkü siyasetin ahlaki üstünlüğü, yani demokratik olanı temsil etme ve uygulama gücü, bu krizden en az yara alarak çıkmamızı sağlayacak. Yönetemez hale gelme, sadece sokağın karışması ile değil, kutuplaşmanın taşınamaz hale gelmesi ile de mümkün. İki tarafı çok keskin bir bıçağın ucunda yürümek zorunda bu hükümet.
Bu çağrıyı sağduyusunu kaybetmiş tüm kesimlere yapmak isterim. Ama orası artık çok karışık ve ajite edilmiş duygular hakim. Görünen o ki, bu süreçte “aydınlarımızın” veya aydın sandıklarımızın da çoğunu kaybettik. Bu durumu toparlayacak tek aklıselim merkezi, yine halk ve hükümet görünüyor. Olanlardan ders çıkarmak, diyalogu hiç kesmemek, ölen vatandaşların sorumlularını hızlı bir şekilde bulmak en etkili cevap olur. Adalet duygusu zedelenmemeli. Sokağın neden bu kadar öfkeli olduğu, sadece komplolarla, kötü niyetlilerin provokasyonlarıyla açıklanmaya çalışılırsa, ölümcül bir kör nokta oluşur. Başbakan’ın tek bir sözünün bile çok şey değiştireceği bir ortamda, sağduyulu, kucaklayıcı yaklaşımlar, provokatörlerin her halde son arzusu olacaktır. Bunu da “camiye ayakkabılarıyla girdiler, camide içki içtiler, Gezi’deki çadırlarda kim bilir neler oldu” diyerek yapamazsınız. Hele hele mezhep kavgasının kaşındığı bu günlerde…
Evet, bu özgürlükçü bir hareket değil. Samimi insanlar bunu görmeli ve eve dönmeli. Buradan ancak bir kaos çıkar, 28 Şubat gibi hükümete darbe olmaz, ama hükümet ülkeyi yönetemez hale gelebilir. Bence en büyük risk de budur. Gelin sakinleşelim, demokrasi sorunlarımızı barışçı bir şekilde çözmeye çalışalım. Bu kaybet-kaybet oyununu, kazan-kazan haline getirmek bizlerin elinde.
Tüm farklılıklarımızla, birarada olmaktan daha güzel ne var ki şu hayatta?

Markar Esayan  17.06.2013, İstanbul

Beklemiş Bir Paket Cigaranın Son Umuduna

 

İşte suyumuzu kestiler ama masamda yine bir çiçek
bir çiçeğin akşamı elbet bir çiçeğe benzeyecek

nasıl güzel nasıl diri bir çiçek
dipdiri adamlardan biri bir çiçek

evet ben son ve kesin umuduyum bir paket cıgaranın
bir köhne câmekanda sararmış alıp içmemi bekleyecek

sonsuz bir camekânda
başlangıçsız bir çiçek

alırım seni tüttürürüm bir gün güzel tütün
söyle kim var bunu benden daha iyi bilecek

ey kalın duman gün senindir
kim var senden daha doğru tütecek


ben gelirim seni alırım büyük alanlara gideriz
seninle ben o kavruk biçim bir de o diri çiçek

ne sandın bütün alanlar bizimdir
biziz ne varsa kalan, biziz ne varsa gerçek

işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel
geleceksin intihar özlemleri de kıraçlar da gelecek

nerden baksan bir bütün hüznümüz
nerden baksan sonunda o diri çiçek

ki hüznü bir mavilik duygusuna bozar gideriz biz
çünkü biliriz yılkılarımız serin yaylalarda üreyecek

yağmurlar yağar o serin yaylalara
çünkü serin yaylalarda otlar büyüyecek

bir çiçek bahçesinin elinden tutarız biz, biz olmasak kim ne
kim pundunu bulup paralara kötü pazarlıklara böyle sövecek

ey eski camekân ey diri çiçek
biz olmasak şunlara bunlara kim sövecek

ben seni alırım sakin evime koyarım sakin sonra gideriz
gözlerim mavi, senin dumanın mavi, yüreğimiz bir okka çiçek

suyun da denizin de mavi ve avuçların
biliyorsun bir gün gökyüzü değişecek

işte sürahiyi kırdılar suyumuz kesik hadi bakalım
ey camekân seninle biziz ancak bunları yenileyecek

hadi bakalım ey durgun çiçek
hangi ıslak mendil bunları söyleyecek

tatil bitti. güzel hasır şapkamı bir bıçakla değiştim
suyumuzu kestiler işte ama masamda o diri çiçek

tatil bitti şapkamı değiştim bir bıçakla
o bıçak bir güzel cıgara gibi işleyecek

-turgutuyar-