seni kaybetmeye de tahammül gösteremeyeceğim için, yaklaştığım an, hısımlarını görünce hemen başka bir sokağa dönmeye çalışan asfalt işçilerinin yaptığına benzer artislik bir hareketle, sağıma soluma veya seni göremeyeceğim herhangi başka bir yöne doğru kanun tanımaz bakışlarla hızla kaçıyor, seni görmelerin taksimetresini durdurup, renksiz yollarımın en kestirmesinden veya en uçarcasına kaybolduğumkinden bile daha hızlı olan bir hızla, müfettiş görünce ceket düğmelerini bile kapatmaya yetişememiş memur kılığıma bürünüyor, seni özlemenin tadını bir daha alıyorum bu sessizlikte, evet sessizlik; çünkü kimseyi duyacak kadar duyarlı değilim bu kızılca çilleri olan bir vakitte, herhangi bir kimsenin intiharını özlem içinde beklerken kendi intiharımı motive ediyor diye ölümler seçecek ve bekleyecek denli de hınzır değilim, eşyanın verdiği bütün hazları algı körlerini bile kıskandıracak bir duyarsızlıkla, bananecilikle başımdan savıyorum, kahrediyorum maddeyi , evden işe götürüyorum seni, işten eve getiriyorum sonra, sen ki yeni yeni ezberlemeye uğraşıyorum yüzlerinin kıvrımını ve kızıl kıyamet izlerini, çantama bakıyorum sen, polisten kaçıyorum sen, ve uyuyunca senle başlayan bir sürü sahtesinden pek ayırt edilemeyen tuhaf ama bir o kadar tatlı gerçeklerle yüzleşememenin verdiği ıstıraplara sardığım kağıtları çekiyorum enfiyemden, ki aşk tek kişinin baş edemeyeceği bir beladır, Karadeniz uçurumlarında giderken binbir parçaya bölündüğünde kaza sonrası, nasıl bir araya getirileceğini hesaplayamazsın ki, uygun bir dönor bulunana kadar hem çok kırılgan bir ruhun olur şafak patlayana dek, hem de kimsenin rahatsız etmesini felan dileyemeyeceksin kadar tozlanmamıştır henüz kafan, olay anında ezilirkenki durumda iken daha fazla umudu olmamıştır hiç kimsenin ya, bu yüzden aşklar da hiç bitmez, biterse umudun kalmaz hiçbir sefere, kahvede oyun oynadığına benzemez bu, yenildiğinde siktir çekip bir daha oturduğun masaya bir deste daha getirirler sen bir dahasına sol diye, yeniden siperler çektiğin hayatlara rağmen gelip misafir konağında düğümlenmiştir aynı hikaye, yazdıklarından ve söylediklerinden ara sırada olsa mühim şeylere denk geliyor olmamız senin lütfun değil yani, bizim onları buluyor olmamızsa ibadetimiz gereğidir, yoksa biri bir tufan yazdı diye bir sonraki emre kadar kimse mayosunu üzerinden çıkarmasın diyen generallere de aşinayız aslında, ve şunun şurasında kaç kıyamet kaldı ki bizi kafaladıkları, biliyoruz epey yaklaştık sona ama, yetiştirmemiz gereken onca aşkın evrakları, muhasebeleri felan kalmadan elimizde, buruşturulması için kötü bir senaryoya ihtiyaç duyulmayan suratlarımızdan düşecek her parçanın hesabı sorulacakmışçasına idare ediyoruz şimdilik platonik ve tek kişilik oyunlarımızı, bi zahmet perdeyi deşmeyin, çünkü orda dünyadaki en naif canavarlarımızla cebelleşiyor durumunda bulunmamız sizi az da olsa kıskandırıyor bilmekteyiz, sakın ama sakın bulmayın bizi, bizim yol kenarlarında ölü taklidi yapan dilencilerin asalarıyla nehirleri parçaladıklarını kitaplardan okumuşluğumuz var, ve de ısınma hareketlerini yapmadan da transa geçebilen hurileri de sevebilmişiz en nihayetinde, seni kaybetmeye lüksüm yok, yaşlıyım, kafamı çok ütülediler, tinercilerle aynı rüyayı yaşıyorum, cinnetim kenar mahallelerde bütün kardeş ve topal halklara pay edildi, bunun için seni sevmenin her türlü maksadını taşıyorum çuvallar dolusu yüreğimle, bunun için biraz kızabilirsin bana, hem bu kış uzun sürmedi mi ki beni bırakıp gitmeyi koymuşsun aklına, hem ki sana nasıl olsa çıkar piyangosunu parkın tekinde bırakan bir yarı çapkın yarı çıplağın piyangosu, işte sana son sözümü de en pahalı şaraplardan içince söyleyebiliyorum, en çok yıllanmayı hak eden hayatların jeanne darc’ı olalım senle, elini kaçırmadan bu yalnızlıktan bile.
ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
13 Mayıs 2011 Cuma
12 Mayıs 2011 Perşembe
ellerini çekmeden yalnızlığından
seni kaybetmeye de tahammül gösteremeyeceğim için, yaklaştığım an, hısımlarını görünce hemen başka bir sokağa dönmeye çalışan asfalt işçilerinin yaptığına benzer artislik bir hareketle, sağıma soluma veya seni göremeyeceğim herhangi başka bir yöne doğru kanun tanımaz bakışlarla hızla kaçıyor, seni görmelerin taksimetresini durdurup, renksiz yollarımın en kestirmesinden veya en uçarcasına kaybolduğumkinden bile daha hızlı olan bir hızla, müfettiş görünce ceket düğmelerini bile kapatmaya yetişememiş memur kılığıma bürünüyor, seni özlemenin tadını bir daha alıyorum bu sessizlikte, evet sessizlik; çünkü kimseyi duyacak kadar duyarlı değilim bu kızılca çilleri olan bir vakitte, herhangi bir kimsenin intiharını özlem içinde beklerken kendi intiharımı motive ediyor diye ölümler seçecek ve bekleyecek denli de hınzır değilim, eşyanın verdiği bütün hazları algı körlerini bile kıskandıracak bir duyarsızlıkla, bananecilikle başımdan savıyorum, kahrediyorum maddeyi , evden işe götürüyorum seni, işten eve getiriyorum sonra, sen ki yeni yeni ezberlemeye uğraşıyorum yüzlerinin kıvrımını ve kızıl kıyamet izlerini, çantama bakıyorum sen, polisten kaçıyorum sen, ve uyuyunca senle başlayan bir sürü sahtesinden pek ayırt edilemeyen tuhaf ama bir o kadar tatlı gerçeklerle yüzleşememenin verdiği ıstıraplara sardığım kağıtları çekiyorum enfiyemden, ki aşk tek kişinin baş edemeyeceği bir beladır, Karadeniz uçurumlarında giderken binbir parçaya bölündüğünde kaza sonrası, nasıl bir araya getirileceğini hesaplayamazsın ki, uygun bir dönor bulunana kadar hem çok kırılgan bir ruhun olur şafak patlayana dek, hem de kimsenin rahatsız etmesini felan dileyemeyeceksin kadar tozlanmamıştır henüz kafan, olay anında ezilirkenki durumda iken daha fazla umudu olmamıştır hiç kimsenin ya, bu yüzden aşklar da hiç bitmez, biterse umudun kalmaz hiçbir sefere, kahvede oyun oynadığına benzemez bu, yenildiğinde siktir çekip bir daha oturduğun masaya bir deste daha getirirler sen bir dahasına sol diye, yeniden siperler çektiğin hayatlara rağmen gelip misafir konağında düğümlenmiştir aynı hikaye, yazdıklarından ve söylediklerinden ara sırada olsa mühim şeylere denk geliyor olmamız senin lütfun değil yani, bizim onları buluyor olmamızsa ibadetimiz gereğidir, yoksa biri bir tufan yazdı diye bir sonraki emre kadar kimse mayosunu üzerinden çıkarmasın diyen generallere de aşinayız aslında, ve şunun şurasında kaç kıyamet kaldı ki bizi kafaladıkları, biliyoruz epey yaklaştık sona ama, yetiştirmemiz gereken onca aşkın evrakları, muhasebeleri felan kalmadan elimizde, buruşturulması için kötü bir senaryoya ihtiyaç duyulmayan suratlarımızdan düşecek her parçanın hesabı sorulacakmışçasına idare ediyoruz şimdilik platonik ve tek kişilik oyunlarımızı, bi zahmet perdeyi deşmeyin, çünkü orda dünyadaki en naif canavarlarımızla cebelleşiyor durumunda bulunmamız sizi az da olsa kıskandırıyor bilmekteyiz, sakın ama sakın bulmayın bizi, bizim yol kenarlarında ölü taklidi yapan dilencilerin asalarıyla nehirleri parçaladıklarını kitaplardan okumuşluğumuz var, ve de ısınma hareketlerini yapmadan da transa geçebilen hurileri de sevebilmişiz en nihayetinde, seni kaybetmeye lüksüm yok, yaşlıyım, kafamı çok ütülediler, tinercilerle aynı rüyayı yaşıyorum, cinnetim kenar mahallelerde bütün kardeş ve topal halklara pay edildi, bunun için seni sevmenin her türlü maksadını taşıyorum çuvallar dolusu yüreğimle, bunun için biraz kızabilirsin bana, hem bu kış uzun sürmedi mi ki beni bırakıp gitmeyi koymuşsun aklına, hem ki sana nasıl olsa çıkar piyangosunu parkın tekinde bırakan bir yarı çapkın yarı çıplağın piyangosu, işte sana son sözümü de en pahalı şaraplardan içince söyleyebiliyorum, en çok yıllanmayı hak eden hayatların jeanne darc’ı olalım senle, elini kaçırmadan bu yalnızlıktan bile.
1 Mayıs 2011 Pazar
akşamların devamına
uzaklardan geldik ta buralara kadar, parmaklarımızda nasırlardan yer kalmadı yüzüklere, yüzümüz ekşi, ve yabancısıyız gittiğimiz yerlerin, yabancısı kalmaya da inanıyorduk verhasıl. başladığımız yerdeydik, kaldığımız yerden devam etmemiz icap ediyordu sağanak yağışlı koşuşturmalara, hayret ettiğimiz şeylerden bu kez sıkılıyorduk, imkanların içinden kocaman imkansızlıklar yaratıyorduk, bayatlamış yüzleri, bayatlamış sokakları ve sofraları, başkalaşmış üzüntüleri ve yılgıları tekrar edip duruyorduk, unuttuğumuz küslükleri bağışlıyor yavaş yavaş, biriktirdiğimiz tanışıklıkları bozuyorduk bankadan, buzları çözülmemiş sevgililer icad etmemizse bir doğulu duruşuydu şimdilerde,
ah akşamlar! rüyalarımda ancak bu kadar yoksunuz, gelincikler açmıyor siz gelince, kimi sarışın kim esmer, kim katil belli değil siz bana yetince, kurumaya yüz tutuyor çöller, İbrahim zulümden kaçmıyor yine de, ama yine de gizliden gizliye yakınsınız da bilirim, sigaralarımı en çok siz de söndürdüm ben, kelimeler en çok sizin balkonlarınızda duyuldu duyulduğu üzre, savaşlar ve antlaşmalar düşünüldü, çöp kovaları ağzına kadar dolu, haberlerde yine çok ölü vardı ama ben kımıldayamıyordum. ateşe bağdaş kurmuş, misafirleri ağırlıyordum sen bizden yüz çevirince.
ah akşamüzerleri sabrınız taştı bilirim, kaç zamandır yüzünüze hasretim, koşmadım kırlarınızda bahçelerinizde, ekmeklerinizden tadamadım, danslarınıza eşlik edemedim, el sürmedim kadınlarınıza, boyum da yetemiyor bundan böyle alnınızdan öpmeye, sizden af diliyorum şimdiden, gümüş renklerden ışıklarınızı seyredip kırıyorum alacaklıları, maddi manevi, her türden kırıyorum, tam da esmer olabilecekken üstelik, tam da umudu kesmişken kılıçlarımın göğüslerimde kırılmasından.
ah öğleden sonraları, yorgun, sabırsız, ve nefretlerimle çıkageldiğim, en firari halime katlanan ey öğleden sonraları, buradayım, halkalıda çatısız binalardan denize koştuğum uzaklarda, yarınımı bilmeden verilmiş sözleri tutamamaktayım şimdi, ah beni bir götürebilseniz akşama, ah beni bir alabilseniz tek kişilik bir korolara. çok sığıntıyım bilirim, çok içiyorum belki bundan, ama kimse sarılmazda size doya doya ,ama bir çay demleseniz, bir çay içerim, sizi telef ederim kırılmazsanız,
30 Nisan 2011 Cumartesi
bahçemize dikilen pardesüyü
bahçelerde kaynıyorsun, parmaklarının berberlerinde bir çeşit megaloman
çok fazla fiyakalı gardiyanları yetiştiriyor annen gibileri, sana bir çeşit sus payı sunuluyor
kırıldıkça olgaya daha çok benziyor muyduk neydik, o kadar taranmış mıydık neydik?
kırmızılı ve çilli kim varsa ikimizden gayrı, biz sancaklardı az kalsın, az kalsın yakalanabilirdik kıskıvrak
işte görülüyor, bak görülüyor aslında sınırdaki sahillerin gümbürtüsü ve kısrak
acelem varsa ikimizi de suların aslı gibi sustuğu iplere assınlar durmayarak
bir başak ileri, bir başka sola dönmekten ve bir saat evvelden otobüslerinin arkasından bakakalarak
irtibatlarımızın kulelerini saklamış yugoslav, hele hele saçlarını örtünce
gene böyle çetrefil, bohem, tanınmamaktan yadigar kalmış atalarından
gene böyle Belkıs, içeridekilerden Belkıs, aynada bir yetmiş seçiliyor neyse
anahtarlarımın odalarına doğru kurşunlar boşalacak birazdan nerdeyse
ben seni öpmeden de sevebiliyormuşum meğer, sevebilmeksizin kalmışsam eğer
bir limon portakalının nefsime doğru en çılgın asitli maviliğinde
en polisiyesinde ve en çok firar edileninde oturuyorum günlerdir
ve dinleniyorum ta şuralarımda, ta şuramın en hotel motel yerinde
girdiğin her motel kars oluyor pencereden bakınca, balkondakileri tabancama gömme
ve sen bununla birlikte sebahattin alinin yazdığı hikayeleri de alabilirsin tiyatroya
bunları da alabilirsin ellerine, sakin olabilirsin, bizi vurmayabilirsin
ve vaktin nasıl geçtiğini duymadan bile olsa bu şarkıların servilerini döktüğü karaşınlarda
gramofonda bağıran kızlardan başlarken öldürmeye emrettiğin kuşları
dünya nasıl da bir başka fabrikada sahibine dost, patronun da silahı var hem neyse
hem zaten sayın senyör burada ölmenin hiç birimize faydası kalmadı artık, artık şuralarımızda iklimler kıraç
diye çöle seferleri iptal edip, diye malkom x’ daha vahşice, daha genç ölebilirdi de
iyi olmuş, modern olmuş, kırmamışlar bizi
amerikadan getirttikleri ekmek kırıntılarını koyar mı insan ağzına hiç
her Pazar yangınına koştuğum bu kent
benim halkalıda unuttuğum annelerin çamaşırlarını kuruluyordu neyse
müsaade ederseniz uzun zamandır sigarasını yakmadım hürriyetin felan
akşamdan yarıladığım bisikletleri yazacağım ben burada
18 Nisan 2011 Pazartesi
süpürük
burda krallara layık bulunmak ile pekiştirmek geceyi
gücüne gitmeden her hangi bir kadifeli toprak parçasından
müebbet değil belki ama düğümleri ezberden çözebilmekse
en büyük coğrafi keşif de bir tür oligarşidir
dense ki daha gol olmamış ruhları yırtmaya geldiler ta tiyatrodan üzüle üzüle
mecburen simyası bozulmadan konuşur çivilendiği meydandan
ve iner işi bırakır gözümüzün önünde,
yorganı yünsüz, geçimi yalandan, suyu tövbeden,
kaşığı iklim koşulları gereği gebe, intiharsa bir zorunluluk en dik mahalleden
zati konuşabiliyorsa köy korucularının önünde
iliklenmiş öfkeler ve mezar taşlarına duyduğu taşra romantizmi
ile
kesintisiz bir kovuşturma daha açılır müstakil katillere
kabahatleri ve rüyaları uzun sürsün diye filme ara verilmeli
perdelerin boyu bitmeli pencerenin boynuna gelindiğinde
liberaller kanseri icat etmeye ayaklanıncaya dek hastaneler ülserleri çıkarmamalı
labirentten çıkanları derhal şamanlara teslim etmeli
ve şamanlar müritlerimi asmam için uygun ipler verir bana
ve artık kimse çantasına mektuplarını almıyor, vazolara karanfiller bırakmak ağlamak için yetmiyor
kırılana kadar ıvır zıvır, kırılana kadar melankoli, bir de avuç içi kadar özgür ruh gerek
ihbar etmeye intihar giyenleri
kendi katilimden söz açılmışken, benden söz eden merhum gibi şimdilik başkasının yasındayım
frengimi tazelemekteyim saçlarını söylemekteyim rüzgarda, ve yağmur buna hızla bahane buluyor sağanakla
iyi bak bana, bana iyi bak, düz, çizgisiz, meydandan bak
papatyaları bırak da bak, yakanı kirletme, sola topla az, kenara çekil de öyle bak
tankların bacağından kirlenmiş Japon karıncası
bir gözü firarda, diğer bütün atlılar Sümerlere kadar fırlatılmış gibi orta direk
bulanık bir nisan ayının güvercinliğinden kaçırma bir dul ile
martının tam ortasından asılacak bir yabancı
aynı lobide esrarengiz cinayetlerin devletlerinden kaçarak
sırrına erecek o vakit perdesiz uzayların, bayraklar bitecek yani vatan demeye
zaten yanına uzanmadan piton kışkırtılır, denize örülür bütün soyağaçları faşistlerin
dinlerini değiştirmeye gümüş bir fidan dikilir yüzlerinin derme çatma apartman katlarına
dikenli tellerinden günahlarını çıkarır truvadan çıkan gelinler
ve inatla ecmain inatla karpuzdan suphanallah çıkar
dengeye kadar bir bahriyeli, dengeye kadar emniyet içinde
kırbaçlanmış el işinden kadınların uyku saatlerinde,
samimiyetsiz portakallar anlaşılıp kalır durmadan
beyaz zencilerin ahını aldıktan sonra
ne melekleri vuran ademoğlu gibi zorba
ne de nadasa bırakılmış şehirler geçer önümüzden
14 Nisan 2011 Perşembe
park
bir parkın önünden geçerken yalnız ve sessiz olmaya bak
uzunca bir süredir soğuksuz bırakılmışım ahşapsız parkta
uykusuz yağmurlar öteberimi alıp yağmalamalarda
durup düşünsem sanki heykel düşecek, reçeteyi bulacak bana millet
susacak bana çekip gitmiş çok güzel şehirler öndeki büfelerden
en parlak yolların aslanları bitmiş ellerinde
kovanlar boş kaldığı sürece hükümet lavaş söylüyor
durmak insanlık halidir, bulmakta öyle, daha bi alevsiz ve gür
daha çok öpücük, daha çok yüzyılla kıble tutturulsa hoş
bir kerede atlasam devleti, gözlükten boşalır nedamet
bize mavi silahlar çeker anlaşılmadık kahinler
kışkırtılır şahinler, ulur bize yedi ay, yedekte bırakılır şövalyeler
nasılsa tutulmuş bir sandık kovulmuş bir kızdan yeğdir affet
günaydın otobüsler, parklardan geçerken, günaydın balıklar ve ud
bu konuda yardımcı olmaya çalışırsanız erkanı da bulur bir dağ
konduğu kelebeğin türküsünü beğenmeden seçilmez bir park dövülmez çırak
beni dök gitsin ezelden, filizleneyim, kış bulayım bir çoban ülkesinden
elbet palazlanır kelimeler sen söyleyince, bir mektubun hemen başında namazlanır
kılınır, telefon edilir, ve bir rüyaya aldırılır tüm o cinayetler
uzun, kırmızı, tanıdık gibi müridleri olur o cumhuriyetin
tez elden patlar fotoğraflar, tango oynar abdallar, tanıklanır düşen masallar
geçimsiz bir park kalır yüzün, katlanmış bir çadır
bir odanın etrafından güneşler ve yalnızlar geçer
bir başkaldırış hep üstesinden gelinmek için planlanır
düşünmekle hata edemezsin, yanıt vermez sevgili
13 Nisan 2011 Çarşamba
RÜZGARSIZ YAĞMURLAR
bilmem bu sigaram kaç yaşında
bilmem bu kaşım bu gözüm
ormanlarda kayboldum beni bıraktığınızdan da ötelerde
hala bir tanrı bekliyorum ellerimi tutan, yahut kadeh kaldırmasını ve sigaramı tutmasını öğreten diğer ellerimle
sonra üşengeç, tutuk, saygılı kadınlar buldum denizle kesişen ormanın, güneşe doğru başlangıcında
sonra sokaktan kaçarken sokağa doğru, el pençe divan yalvardığım tanrıların hikayelerine benziyordu bundan böyle hikayeleri
yaralı olduğum bütün sokakların ve evlerin ve caddelerin ve çiçeklerin kitapların tanrılarına seslendim,
ordaydılar adlarından harfler uzattılar bana
kısrağından düştüğüm sokakların, merdivenlerini tırmandığım kentlerin, sevdiğim sevildiğim kadınların ve onları yazan harflerin, hıçkırıklarıyla ağlamadığımız kadınların ve onların çikolatalarının, kahvehanelerinde kötü çaylardan akşamların, yumuşacık edepsiz ve sessiz okumalarımın, onları yazan harflerin, simitlerin ve silahların ve mektuplarını okurken ki aşık balzac’ın tanrısına koştum,
toprak sürdüm yanaklarına karanfil koktular
unutmak dedim, şu anda ormandan ve herkesten hariç herkesi unutmak ile başlayalım dedim koşmağa
hatırlayıp kaçtılar incir koktular, çünkü kılıçlar da yaratılmaktadır
kim olduklarından öteye kadar korktular bir düşünsenize, ve çikolatalar bir düşünsenize
evet bundan hemen yarım saat önceydi bin yıllarca sürdü
aldılar götürdüler yaralı olduğum bilinmedi
üzerlerine baktığımda döküldüğü pek anlaşılmayan yaşlar bıraktım, gördüler belki ama resim çizmediler
harfleri birleştirip evlerden, ağaçlardan, kedilerden ve gökkuşaklarından yaptık birer ikişer
notlar aldık, nereliysek yani nerde öldüysek, çünkü terzilere iki sene ömür biçtikleri için haykıran fahişelerin fazlaca bulunduğu bir yerden,
kendimizi seviyorsak bağışlanmaya yetecek kadar sıyrık göstermedik meleklere
oysa davamız düşmemişti, hala yakışıklıydık, kelimeleri tanıyorduk ve Victor Demeden şarkılar dinlerken çay kokmaya karar kılındı, şimdi kaç kez karar kılınıyordur dünyada bi düşünsenize
seni ve tüm senleri ayırtmıştık ormanların en tenha istasyonlarına
ordan geçmek öylesine kutsal ve öylesine şaşkın şaşkın durmaya yol açmıştı
aslında kuş gibi kokuyorduk da söylemekle inanmak arsındaki korkak çizgilerden yürüyorduk boşluklara basmadan
hepimiz marşlara ses vererek uyanan piçleriz gibi erkenden doğuyorduk sınıflara
Lililer ve Romyler bizden yaklaşık on sınıf kadar uzak ve saygılıydılar
bu yüzden hep biraz sisli geçiyordu takvim yaprakları
boynumuz sabahtan akşama kadar tutuluyordu Lili’leri Romy’leri ve birbirimizi görmemekten
şikayetçi olacağız elbet tek başınalığın boşalttığı özgürlükten ama
kuyular o vakit çok fazla kurcalanıyor şairler tarafından, biz görüyoruz oldukça resimli cümleler yazıyorlar
ki allah’tan avcılara tahsis edilmiş bir kalbimiz, bizi ayıran yeşil, kapalı, rahat akreplerimiz var
duvarlarımıza bakıp aslan kesilebiliyoruz hala bu tek başınalıklarına rağmen,
özgürlüğümüze rağmen düşünüyoruz ve çaba gösteriyoruz topluca intihar etmeler için
8 Nisan 2011 Cuma
ve sen garcia lorca; ne işin vardı kavunların yanında
bir nedeni yoktu, başladığımda cemaat ayaktaydı, şehirler binalar kuruluyordu, sahipleri belli karanlıklar, yürüyordun, akşamdı, sokaklardaydın, bir fotoğrafın bir resmiydin sadece, geldin kapı açıktı oturdun, sana otoyollarda gördüğümüz şehirleri anlattırdım, ölü sulardan, yoksulluktan, yanıbaşımızdan, lanetli günlerden, anılardan konuşup yirmilik üç sigara paketi bitirip, şarabın sonunu gördük, hiç biri bir sonrasının yerini tutmadan, içtik, konuştuk, günlerimizi geçirdik, alışveriş yaptık. yaşlanıyor, camların içinden hala görünmeyebiliyor, noktalama işaretlerine, imla kurallarına uymadan hayatı döküyorduk işte 2,30 da lavaboya, geniş delikli tuvaletlere. soracak sorumuz yok, kimseye nasihat edemeden, kimseyi daha bıçaklamadan, sabitlenmişiz duvarların karşısında. ya biz melekleşecek miyiz, otomobilleşecek miyiz, bulutlaşacak mıyız, sıramızı savacak mıyız. nerdeyiz, başaklar ve sulardan saklı ovalarda, silik zamanların haritada çıkmayan alanlarında, hayatta mıyız yoksa atlarımızdan inmedik mi daha. pencereden çıkardın kafanı, üşüdün, yağmur yağdı tanrı hakkı için, kağıtlar ıslandı, bozuldu kelimeler, hayallerimiz ıslandı, ıssız kaldık, battaniyemizi sakladık birbirimizden, ayık kalmaya yetmiyorduk , askere yazılmalıydık ilk savaşta, silahlar bizimle konuşabiliyordu çünkü, filmlerdeki gibi, bazı sahneler sırf konuşmayalım diye yazılmıştır, ordaydık bir gömünün karanlığında,konuşmadık, konuşmayınca düzeliyordu birden bozuk şiirler, kupayı kaldırmıştık sevinç içinde, bizi bulacaklar merakı içinde endişeliydik ve gergin hayli, ışık söndüğünde kurtarılmamış bir biz olacağız, bunun için sabahlara kadar içecekler, kutlayacaklar sanki bu şehirleri üzerimize yıkabildikleri yüzünden,
neyse bekle, gitme, onlardan ve kimseden bahsetmeyeceğim, inan bu kez daha sen gibi bakışlarım, bir kızın saçlarından daha sen gibi, ormanlardan kaçarken hüzünlü olmaktan da daha çok sana benzeyen şeyler gibi anlatacağım seni, gitme, pencereyi kapat, filmi başlat, yasla yeşil duvarı bedenlere, eğ biraz şu karşıdan görünen dalları, böylesi daha acı, çünkü ne kadar çok acı çekerse herhangi bir şey, daha ihtişamlı bağırıyorsun, daha ihtişamlı diyorsun ağladıklarını, bağışladıklarını, küfrüne doymadıklarını, şimdi bak camlara, konuş, konuş 85 senesinde ne çok napolyon’dun, ne çok Cengiz, ayakların yere değmezdi anlat, bir bıçaktan daha keskin, hapisteki oto hırsızlarından, ağalardan, piçlerden daha cesur, herkesten daha ön saflarda felandın anlat, ankara’yı sevecek denli kibar ve soğuk, şiir bilecek kadar güçlü, aylak ve kuduz. şimdi yalnızsın birer birer bütün yıldızların altında, bir yandan burada, uzun yeşil bir evdesin, bir yandan hiçbir yerde, uzun süren davanın geniş salonlarında, biraz beklesen attila ilhan çıkagelir, markette unuttuğun aileler, sevgililer ve, sokağın sana doğru uzanan baharında gördüğün çilekler savrulur rüzgarda, kaybolur akşam filmde gördüğümüz kış sahilleri, yanar bir daha filmde içtiğimiz sigaralar, stanley kubrick son filminde kendisini oynamıştı hani o filmde, o filmde ne güzel çıkmıştın sen hani, ve sen Ferhad’ı duyuyordun gençken, sandalyede bırakmıştın mektuplarını okuyan sevgiliyi, masaya uzatmıştın korkudan bileklerini, karanfil lüzumsuzca kırmızıydı ve dikensiz bir bulutun dallarından kopartılımış, yanımızdaydı walt whitman, vampirler düzenlenmişti, şarkıda adı geçiyordu kandırılmış, sihirsiz hayaletlerimizin, sonra durduk ve okuduk, meyveler plaklara benziyordu, meyveler ve plaklar ve kullanılmış cümleler ve tren yolları ve kapılar ve bira kuyrukları ve taze leblebi bekleyenler ve dünya ve susmak bilmeyen çenelerimiz ve silahlarımız ölüyordu , ölüyordu hepsi içlerinden gelerek, sormadan, hesapsız, bakışsız, namlusuz, Kürtsüz, Afrikasız, borçsuz, ve yalnız başlarına. bu iyiydi garcia lorca, bu iyiydi gencecik işçiler, iyiydi bu atlı karıncaya binenler Malatyalarda, iyiydi bunlar ey şairler, kaçıncı sınıfa gittiğinizi bilmeden büyüyor kıyamet, patlıyor yıldızlar, sakin gülerek yetişiyor bir martı olanlara, tanrı kitabı kapatınca kaldığı yeri işaretleyerek, gidiyorsun eskiden bindiğin atlara.
7 Nisan 2011 Perşembe
boşluk mevsimi
ama bu kadar meşhur bir denize açılmış gitmek, vazoda tek başına bırakılma halime
ne kadar benzerse o ölçüde burjuva ve fani
ne kadar kan çeker bir tufan gitmesi , kabuklanır, yaralanır, sarmaşır
gitmen bir çok Arjantin kentinde sokağa çıkma yasağı ilanına bahane edilir
ah ne iyiydi ıslak hali caddelerdeki yağmurun
ne iyi ellerin soyut bir tanışıklık gibi mevsim yok gibi
sokaklara sordururken seni kayboluyordu deniz, martılar sakar
en çok böyle kurtarılırsın hızla döner Fatma, merdivenken akşam akşam her durak
ve senden net bir cevap almaya hazır değilken sarımtırak halklar, gitmek de bunun için, kalmak da
bir iki sokak öteye geçeceksin bak göklerin içinden kılıçlar doğacak
belli ki yedekte bekletmek gerekecek akdenizi Francis mutlu, yeşil bayrağı aktı
esrar bulursa şüpheye düşmeyiz hele beraberlikten, pastoral oluruz kırmızı kalemle çizdiğimiz,
böylece doğum günü kutlarız toprağı sevmekten
toprağı sormaktan endişeyle zıplarız, alkol dövmek fedakarlığını tavsiye eder şair
bilesin tüm yollar uzaktan seçilir altıparmakta
ki vazgeçmeyince direniş görmek istiyor ellerim
sonra toplanınca kalabalık olup takip ediyoruz sırayla kendilerimizi
ki fukişimada deprem bilmek sevgilim, sanata dahil
burada bekle
yüzün bağışık kalsın hainlere
yepyeni bir kabre sığmayan şiirleri yeniden ağlamak için poyraz sert epeydir
otobüs hazır, bombayı da siyah kuşağıma dök, ıslan ve düşün
düşün balkondan ankaraya bakabilmeyi
dök zaten benden bi Ankara olmaz
yine de koymak istiyorsan bizi değişik vazolara
isa haklı çıkacak modern edebiyat için dediklerinden
bakarsın morfini dedemin kurduğu vakitlerde yasaklar atlılar
ve buna rağmen göç ettiyse etti, kompartıman doluysa kuşlarla doludur
torbadan çıkan şiiri masaya koy biraz şarapla yemeğe bak, şahin hala bilirkişi
burada yine maçtan gelişimle bir yangın çıkıyor kadından
öğretmen ekmeği bölüyor, çok kurtulmuş şehirler icad ediliyor
hivro ayı dilimliyor kandırıldığına dair
ve dönüyor kandırılıyor nesimi
korkuyorum çünkü mekanizm büyük bozuldu tren
sayılardan bize sıralar gelmiyor henüz
toplum buna sert ünsüzler gibi bakıyor katili gözünden öpüyor büyükler
dışarı çıkıyorum bahar var ayşe çok zarif
evlere merdivenlerden fena halde çıkılıyor
bu alfabeyle çok katil doğurur analar diyor
annem kitap yazmayı bu kadar sevmese
birkaç boşluk hüzün bırakıyor merak ediyorum onları
düşünmeyi merak içinde öğrenmekteyim maç yapmaktayım, kurtarmaktayım şarapları ekşimekten
bekletiyorum daha kendimi, Amerika değmesin bize
yoksa kefen yakışmaz, kırılır kanadı, perdeler katreleşir
gönderirim bir yalnızlık olur Süleyman, ellerim pıçaktan daha kesik
sokaklardır uçurum görmeyen binalardan atlayınca biraz daha suskun
azıcık solar, biraz fren yap hafifler müzik, donakalır komşular
trenden atlayacak son fabrika kızını da ayık görürlerse
götürürler, bir Perşembe günü millet meclisinde kutlanır, bu bizi gayet modern yapar
mühim oluruz, damarlarımızdaki yoğurdu pekmezleriz
istersen atlarız bir manganın bile uygunsuz hallerine
yeter ki sen bir dağ düşün, ki tırmanmak düşmekten iyidir
nikahın faziletlerini saymaktan iyidir, perşembeye nazaran
sorular bitti, kanepeye yasladı kendini masa
son sayfada ismi geçene kadar cevap vermedi pezevenk
alkışları gördü, sigarayı bıraktı, kıyamet patladı
cebinden bir selvi çıkardı rüyasından kalma
el değiştirdi bu kez silah, boşlukta hüzün, parlak redingot
hüznün içinden keman sesleri, şiirler ve anneler infilak etti
6 Nisan 2011 Çarşamba
tühmekan
şehre indim ineli arabalar kızgın, sırılsıklam martılar yiyordu sokaklara bakan pencereleri, yazdıklarından ejderhalar kırılıyordu elebaşları sinecek diye mahalleye, bir gün böyle şantaj yaparak güllenip, babasıyla konuşmadan teyze olduğuna inat, civarda ölen marlon brando görmüş kadar yakışıklısını aramış da şapkasız , ve parkları öğreten ve belki de nüfuslar girer evlere diye, mühendisin kuş sefasına birden inanıp kalırlarken aşk görmüş olacak ki manav reyonundan tarttığı, birden böyle tesadüfi ve resmen silah kurtarılmış bir karanlık basımında, aşkın her teferruatından cam kesiğiyle cesetlenmiş kaçırılarak, tanrıya sormadan edemeyeceğini babasıyla susarken, en küçük prenses kokusuyla lakap aramışken ikimize de, hangi şehre sayılmışsa bu kandırıldığı, terazi biz kırmızıda yanarken çekilmişti yani aşk kısmından, yani şehre indim ve belimize rüzgar ayarttık buraya gelmez filmlerden, bir yangına uzandık, elimize geçen ilk afrikaya tebessüm edip, bizle rastlaşan ilk sekretere şımardık, üstünde mektuplar okunan ölü dikim evlerini haritalara boğduk, boğduk yani kıştı biraz üşüdüydük, biraz bomba düştü ceketimizden, oysa dedektifler ne güzel daha çok Amerikayla paslaşıyorlardı kanıtları, oysa paylaşıyorlardı günlerini, pokerde kazandıklarının kentleri sarhoş düşürene kadar, düşlerinde gördüklerinden daha çok garcia lorca vardı süpermarketin girişinde, ordan çıkar çıkmaz anlarında atkılarla mühimlenmiş gümüş renk adamlar bakıyordu süpermarkete, park edip rükuya varınca, aslında çıkmadık biz kaşıklarımızdaki sabahlardan, sonra bir şarkı duyduk dedim miydi; ara ara bi sesler geliyordu iyiydik, birileri bi mektup felan yazmaya kalkışıyordu, korna sesiyle tanıdıklar, bizi çıkarıyorlar sonra, bir şarkıyla parkedip kendindeleştiriyorlar ki, ben bunu bi yerden hatırlamış olmak için ateş yaksam söner ağzımdan, ya da selviler arta kalsın inanılmaz bir çarpışmadan ki, öyle değişik bir sağnak patlasın klarnet gömdüğümde seslerimi, çünkü çıplak bisikletleri eve değiştirmesinler, ovalar elma sevdiğim kadar şehredilsin, ifadelerim soğusun, dünyanın en son kızını bi yerden duymak için...
en derininden çatlamış birdenbire ve kalorifer peteğinden giderken ezberlerimizi, astığımız kedilerden yahut yakut üstünde transatlantiği geçerek, şu yalan dünyanın bizimle alakası olmasın diye kaç kez tükürsen de işte saat işte nakarat, hep aynı şeridin düşmanlarıyız yerlerimiz tüfeği belirlenmiş birer şarap bize, ve şöyle birkaç başak örtünmüş kenti yağmalayıp, şöyle ne zaman rakısı sol şeritte kaynayan adamlar görsek, damarlarımızın göç edebileceği bir yüreğe konduk gibi oluyoruz ve laleler sanki göğsümüzde ah yatabilsin, virajı hemen geçtikten sonraki belediye arsasında bir de top sür, verdiğin paslar en uzak ihtimalle bir ihtilale prangadır, bir şarkıyla istediğin güzellikte birden çok hayal çakabilirsin bunla, al bu çakıyla dünyayı hafiflet, al bununla istediğin şarkıyı bulabilirsin, her peteğinden ayrı volkanı süzebilirsin,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)