14 Nisan 2011 Perşembe

park

bir parkın önünden geçerken yalnız ve sessiz olmaya bak

uzunca bir süredir soğuksuz bırakılmışım ahşapsız parkta
uykusuz yağmurlar öteberimi alıp yağmalamalarda
durup düşünsem sanki heykel düşecek, reçeteyi bulacak bana millet
susacak bana çekip gitmiş çok güzel şehirler öndeki büfelerden

en parlak yolların aslanları bitmiş ellerinde
kovanlar boş kaldığı sürece hükümet lavaş söylüyor
durmak insanlık halidir, bulmakta öyle, daha bi alevsiz ve gür
daha çok öpücük, daha çok yüzyılla kıble tutturulsa hoş

bir kerede atlasam devleti, gözlükten boşalır nedamet
bize mavi silahlar çeker anlaşılmadık kahinler
kışkırtılır şahinler, ulur bize yedi ay, yedekte bırakılır şövalyeler
nasılsa tutulmuş bir sandık kovulmuş bir kızdan yeğdir affet

günaydın otobüsler, parklardan geçerken, günaydın balıklar ve ud
bu konuda yardımcı olmaya çalışırsanız erkanı da bulur bir dağ
konduğu kelebeğin türküsünü beğenmeden seçilmez bir park dövülmez çırak
beni dök gitsin ezelden, filizleneyim, kış bulayım bir çoban ülkesinden

elbet palazlanır kelimeler sen söyleyince, bir mektubun hemen başında namazlanır
kılınır, telefon edilir, ve bir rüyaya aldırılır tüm o cinayetler
uzun, kırmızı, tanıdık gibi müridleri olur o cumhuriyetin
 tez elden patlar fotoğraflar, tango oynar abdallar, tanıklanır düşen masallar

geçimsiz bir park kalır yüzün, katlanmış bir çadır
bir odanın etrafından güneşler ve yalnızlar geçer
bir başkaldırış hep üstesinden gelinmek için planlanır
düşünmekle hata edemezsin, yanıt vermez sevgili

13 Nisan 2011 Çarşamba

RÜZGARSIZ YAĞMURLAR

bilmem bu sigaram kaç yaşında
bilmem bu kaşım bu gözüm 
ormanlarda kayboldum beni bıraktığınızdan da ötelerde
hala bir tanrı bekliyorum ellerimi tutan, yahut kadeh kaldırmasını ve sigaramı tutmasını öğreten diğer ellerimle
sonra üşengeç, tutuk, saygılı kadınlar buldum denizle kesişen ormanın, güneşe doğru başlangıcında
sonra sokaktan kaçarken sokağa doğru, el pençe divan yalvardığım tanrıların hikayelerine benziyordu bundan böyle hikayeleri
yaralı olduğum bütün sokakların ve evlerin ve caddelerin ve çiçeklerin kitapların tanrılarına seslendim,
ordaydılar adlarından harfler uzattılar bana
kısrağından düştüğüm sokakların, merdivenlerini tırmandığım kentlerin, sevdiğim sevildiğim kadınların ve onları yazan harflerin, hıçkırıklarıyla ağlamadığımız kadınların ve onların çikolatalarının,  kahvehanelerinde kötü çaylardan akşamların, yumuşacık edepsiz ve sessiz okumalarımın, onları yazan harflerin, simitlerin ve silahların ve mektuplarını okurken ki aşık balzac’ın tanrısına koştum,
toprak sürdüm yanaklarına karanfil koktular
unutmak dedim, şu anda ormandan ve herkesten hariç herkesi unutmak ile başlayalım dedim koşmağa
hatırlayıp kaçtılar incir koktular, çünkü kılıçlar da yaratılmaktadır
 kim olduklarından öteye kadar korktular bir düşünsenize, ve çikolatalar bir düşünsenize
evet bundan hemen yarım saat önceydi bin yıllarca sürdü
aldılar götürdüler yaralı olduğum bilinmedi
üzerlerine baktığımda döküldüğü pek anlaşılmayan yaşlar bıraktım, gördüler belki ama resim çizmediler
harfleri birleştirip evlerden, ağaçlardan, kedilerden ve gökkuşaklarından yaptık birer ikişer
notlar aldık, nereliysek yani nerde öldüysek, çünkü terzilere iki sene ömür biçtikleri için haykıran fahişelerin fazlaca bulunduğu bir yerden,
kendimizi seviyorsak bağışlanmaya yetecek kadar sıyrık göstermedik meleklere
oysa davamız düşmemişti, hala yakışıklıydık, kelimeleri tanıyorduk ve Victor Demeden şarkılar dinlerken çay kokmaya karar kılındı, şimdi kaç kez karar kılınıyordur dünyada bi düşünsenize
seni ve tüm senleri ayırtmıştık ormanların en tenha istasyonlarına
ordan geçmek öylesine kutsal  ve öylesine şaşkın şaşkın durmaya yol açmıştı
aslında kuş gibi kokuyorduk da söylemekle inanmak arsındaki korkak çizgilerden yürüyorduk boşluklara basmadan
hepimiz marşlara ses vererek uyanan piçleriz gibi erkenden doğuyorduk sınıflara
Lililer ve Romyler bizden yaklaşık on sınıf kadar uzak ve saygılıydılar
bu yüzden hep biraz sisli geçiyordu takvim yaprakları
boynumuz sabahtan akşama kadar tutuluyordu Lili’leri Romy’leri  ve birbirimizi görmemekten
şikayetçi olacağız elbet tek başınalığın boşalttığı özgürlükten ama
kuyular o vakit çok fazla kurcalanıyor şairler tarafından, biz görüyoruz oldukça resimli cümleler yazıyorlar
ki  allah’tan avcılara tahsis edilmiş bir kalbimiz, bizi ayıran yeşil, kapalı, rahat akreplerimiz var
duvarlarımıza bakıp aslan kesilebiliyoruz hala bu tek başınalıklarına rağmen,
 özgürlüğümüze rağmen düşünüyoruz ve çaba gösteriyoruz topluca intihar etmeler için

8 Nisan 2011 Cuma

ve sen garcia lorca; ne işin vardı kavunların yanında

bir nedeni yoktu, başladığımda cemaat ayaktaydı, şehirler binalar kuruluyordu, sahipleri belli karanlıklar, yürüyordun, akşamdı, sokaklardaydın, bir fotoğrafın bir resmiydin sadece, geldin kapı açıktı oturdun, sana otoyollarda gördüğümüz şehirleri anlattırdım, ölü sulardan, yoksulluktan, yanıbaşımızdan, lanetli günlerden, anılardan konuşup yirmilik üç sigara paketi bitirip, şarabın sonunu gördük, hiç biri bir sonrasının yerini tutmadan, içtik, konuştuk, günlerimizi geçirdik, alışveriş yaptık. yaşlanıyor, camların içinden hala görünmeyebiliyor, noktalama işaretlerine, imla kurallarına uymadan hayatı döküyorduk işte 2,30 da lavaboya, geniş delikli tuvaletlere. soracak sorumuz yok, kimseye nasihat edemeden, kimseyi daha bıçaklamadan, sabitlenmişiz duvarların karşısında. ya biz melekleşecek miyiz, otomobilleşecek miyiz, bulutlaşacak mıyız, sıramızı savacak mıyız. nerdeyiz, başaklar ve sulardan saklı ovalarda, silik zamanların haritada çıkmayan alanlarında, hayatta mıyız yoksa atlarımızdan inmedik mi daha. pencereden çıkardın kafanı, üşüdün, yağmur yağdı tanrı hakkı için, kağıtlar ıslandı, bozuldu kelimeler, hayallerimiz ıslandı, ıssız kaldık, battaniyemizi sakladık birbirimizden, ayık kalmaya yetmiyorduk , askere yazılmalıydık ilk savaşta, silahlar bizimle konuşabiliyordu çünkü, filmlerdeki gibi, bazı sahneler sırf konuşmayalım diye yazılmıştır, ordaydık bir gömünün karanlığında,konuşmadık, konuşmayınca düzeliyordu birden bozuk şiirler, kupayı kaldırmıştık sevinç içinde, bizi bulacaklar merakı içinde endişeliydik ve gergin hayli, ışık söndüğünde kurtarılmamış bir biz olacağız, bunun için sabahlara kadar içecekler, kutlayacaklar sanki bu şehirleri üzerimize yıkabildikleri yüzünden,

neyse bekle, gitme, onlardan ve kimseden bahsetmeyeceğim, inan bu kez daha sen gibi bakışlarım, bir kızın saçlarından daha sen gibi, ormanlardan kaçarken hüzünlü olmaktan da daha çok sana benzeyen şeyler gibi anlatacağım seni, gitme, pencereyi kapat, filmi başlat, yasla yeşil duvarı bedenlere, eğ biraz şu karşıdan görünen dalları, böylesi daha acı, çünkü ne kadar çok acı çekerse herhangi bir şey, daha ihtişamlı bağırıyorsun, daha ihtişamlı diyorsun ağladıklarını, bağışladıklarını, küfrüne doymadıklarını, şimdi bak camlara, konuş, konuş 85 senesinde ne çok napolyon’dun, ne çok Cengiz, ayakların yere değmezdi anlat, bir bıçaktan daha keskin, hapisteki oto hırsızlarından, ağalardan, piçlerden daha cesur, herkesten daha ön saflarda felandın anlat, ankara’yı sevecek denli kibar ve soğuk, şiir bilecek kadar güçlü, aylak ve kuduz. şimdi yalnızsın birer birer bütün yıldızların altında, bir yandan burada, uzun yeşil bir evdesin, bir yandan hiçbir yerde, uzun süren davanın geniş salonlarında, biraz beklesen attila ilhan çıkagelir, markette unuttuğun aileler, sevgililer ve, sokağın sana doğru uzanan baharında gördüğün çilekler savrulur rüzgarda, kaybolur akşam filmde gördüğümüz kış sahilleri, yanar bir daha filmde içtiğimiz sigaralar, stanley kubrick son filminde kendisini oynamıştı hani o filmde, o filmde ne güzel çıkmıştın sen hani, ve sen Ferhad’ı duyuyordun gençken, sandalyede bırakmıştın mektuplarını okuyan sevgiliyi, masaya uzatmıştın korkudan bileklerini, karanfil lüzumsuzca kırmızıydı ve dikensiz bir bulutun dallarından kopartılımış, yanımızdaydı walt whitman, vampirler düzenlenmişti, şarkıda adı geçiyordu kandırılmış, sihirsiz hayaletlerimizin, sonra durduk ve okuduk, meyveler plaklara benziyordu, meyveler ve plaklar ve kullanılmış cümleler ve tren yolları ve kapılar ve bira kuyrukları ve taze leblebi bekleyenler ve dünya ve susmak bilmeyen çenelerimiz ve silahlarımız ölüyordu , ölüyordu hepsi içlerinden gelerek, sormadan, hesapsız, bakışsız, namlusuz, Kürtsüz, Afrikasız, borçsuz, ve yalnız başlarına. bu iyiydi garcia lorca, bu iyiydi gencecik işçiler, iyiydi bu atlı karıncaya binenler Malatyalarda, iyiydi bunlar ey şairler, kaçıncı sınıfa gittiğinizi bilmeden büyüyor kıyamet, patlıyor yıldızlar, sakin gülerek yetişiyor bir martı olanlara, tanrı kitabı kapatınca kaldığı yeri işaretleyerek, gidiyorsun eskiden bindiğin atlara.

7 Nisan 2011 Perşembe

boşluk mevsimi

ama bu kadar meşhur bir denize açılmış gitmek, vazoda tek başına bırakılma halime
ne kadar benzerse o ölçüde burjuva ve fani
ne kadar kan çeker bir tufan gitmesi , kabuklanır, yaralanır, sarmaşır
gitmen bir çok Arjantin kentinde sokağa çıkma yasağı ilanına bahane edilir
ah ne iyiydi ıslak hali caddelerdeki yağmurun
ne iyi ellerin soyut bir tanışıklık gibi mevsim yok gibi
sokaklara sordururken seni kayboluyordu deniz, martılar sakar
en çok böyle kurtarılırsın hızla döner Fatma, merdivenken akşam akşam her durak
ve senden net bir cevap almaya hazır değilken sarımtırak halklar, gitmek de bunun için, kalmak da
bir iki sokak öteye geçeceksin bak göklerin içinden kılıçlar doğacak
belli ki yedekte bekletmek gerekecek akdenizi Francis mutlu, yeşil bayrağı aktı
esrar bulursa şüpheye düşmeyiz hele beraberlikten, pastoral oluruz kırmızı kalemle çizdiğimiz,
böylece doğum günü kutlarız toprağı sevmekten
toprağı sormaktan endişeyle zıplarız, alkol dövmek fedakarlığını tavsiye eder şair

bilesin tüm yollar uzaktan seçilir altıparmakta
ki  vazgeçmeyince direniş görmek istiyor ellerim
sonra toplanınca kalabalık olup takip ediyoruz sırayla kendilerimizi
ki fukişimada deprem bilmek sevgilim, sanata dahil

burada bekle
yüzün bağışık kalsın hainlere
yepyeni bir kabre sığmayan şiirleri yeniden ağlamak için poyraz sert epeydir
otobüs hazır, bombayı da siyah kuşağıma dök, ıslan ve düşün
düşün balkondan ankaraya bakabilmeyi
dök zaten benden bi Ankara olmaz
yine de koymak istiyorsan bizi değişik vazolara
isa haklı çıkacak modern edebiyat için dediklerinden
bakarsın morfini dedemin kurduğu vakitlerde yasaklar atlılar
ve buna rağmen göç ettiyse etti, kompartıman doluysa kuşlarla doludur
torbadan çıkan şiiri masaya koy biraz şarapla yemeğe bak, şahin hala bilirkişi

burada yine maçtan gelişimle bir yangın çıkıyor kadından
öğretmen ekmeği bölüyor, çok kurtulmuş şehirler icad ediliyor
hivro ayı dilimliyor kandırıldığına dair
ve dönüyor kandırılıyor nesimi

korkuyorum çünkü mekanizm büyük bozuldu tren
sayılardan bize sıralar gelmiyor henüz
toplum buna sert ünsüzler gibi bakıyor katili gözünden öpüyor büyükler
dışarı çıkıyorum bahar var ayşe çok zarif
evlere merdivenlerden fena halde çıkılıyor
bu alfabeyle çok katil doğurur analar diyor
annem kitap yazmayı bu kadar sevmese
birkaç boşluk hüzün bırakıyor merak ediyorum onları

düşünmeyi merak içinde öğrenmekteyim maç yapmaktayım, kurtarmaktayım şarapları ekşimekten
bekletiyorum daha kendimi, Amerika değmesin bize
yoksa kefen yakışmaz, kırılır kanadı, perdeler katreleşir
gönderirim bir yalnızlık olur Süleyman, ellerim pıçaktan daha kesik

sokaklardır uçurum görmeyen binalardan atlayınca biraz daha suskun
azıcık solar, biraz fren yap hafifler müzik, donakalır komşular
trenden atlayacak son fabrika kızını da ayık görürlerse
götürürler, bir Perşembe günü millet meclisinde kutlanır, bu bizi gayet modern yapar
mühim oluruz, damarlarımızdaki yoğurdu pekmezleriz
istersen atlarız bir manganın bile uygunsuz hallerine
yeter ki sen bir dağ düşün, ki tırmanmak düşmekten iyidir
nikahın faziletlerini saymaktan iyidir, perşembeye nazaran

sorular bitti, kanepeye yasladı kendini masa
son sayfada ismi geçene kadar cevap vermedi pezevenk
alkışları gördü, sigarayı bıraktı, kıyamet patladı
cebinden bir selvi çıkardı rüyasından kalma
el değiştirdi bu kez silah, boşlukta hüzün, parlak redingot
hüznün içinden keman sesleri, şiirler ve anneler infilak etti

6 Nisan 2011 Çarşamba

tühmekan

şehre indim ineli arabalar kızgın, sırılsıklam martılar yiyordu sokaklara bakan pencereleri, yazdıklarından ejderhalar kırılıyordu elebaşları sinecek diye mahalleye, bir gün böyle şantaj yaparak güllenip, babasıyla konuşmadan teyze olduğuna inat, civarda ölen marlon brando görmüş kadar yakışıklısını aramış da şapkasız , ve parkları öğreten ve belki de nüfuslar girer evlere diye, mühendisin kuş sefasına birden inanıp kalırlarken aşk görmüş olacak ki manav reyonundan tarttığı, birden böyle tesadüfi ve resmen silah kurtarılmış bir karanlık basımında, aşkın her teferruatından cam kesiğiyle cesetlenmiş kaçırılarak, tanrıya sormadan edemeyeceğini babasıyla susarken, en küçük prenses kokusuyla lakap aramışken ikimize de, hangi şehre sayılmışsa bu kandırıldığı, terazi biz kırmızıda yanarken çekilmişti yani aşk kısmından, yani şehre indim ve belimize rüzgar ayarttık buraya gelmez filmlerden, bir yangına uzandık, elimize geçen ilk afrikaya tebessüm edip, bizle rastlaşan ilk sekretere şımardık, üstünde mektuplar okunan ölü dikim evlerini haritalara boğduk, boğduk yani kıştı biraz üşüdüydük, biraz bomba düştü ceketimizden, oysa dedektifler ne güzel daha çok Amerikayla paslaşıyorlardı kanıtları, oysa paylaşıyorlardı günlerini, pokerde kazandıklarının kentleri sarhoş düşürene kadar, düşlerinde gördüklerinden daha çok garcia lorca vardı süpermarketin girişinde, ordan çıkar çıkmaz anlarında atkılarla mühimlenmiş gümüş renk adamlar bakıyordu süpermarkete, park edip rükuya varınca, aslında çıkmadık biz kaşıklarımızdaki sabahlardan, sonra bir şarkı duyduk dedim miydi; ara ara bi sesler geliyordu iyiydik, birileri bi mektup felan yazmaya kalkışıyordu, korna sesiyle tanıdıklar, bizi çıkarıyorlar sonra, bir şarkıyla parkedip kendindeleştiriyorlar ki, ben bunu bi yerden hatırlamış olmak için ateş yaksam söner ağzımdan, ya da selviler arta kalsın inanılmaz bir çarpışmadan ki, öyle değişik bir sağnak patlasın klarnet gömdüğümde seslerimi, çünkü çıplak bisikletleri eve değiştirmesinler, ovalar elma sevdiğim kadar şehredilsin, ifadelerim soğusun, dünyanın en son kızını bi yerden duymak için...
en derininden çatlamış birdenbire ve kalorifer peteğinden giderken ezberlerimizi, astığımız kedilerden yahut yakut üstünde transatlantiği geçerek, şu yalan dünyanın bizimle alakası olmasın diye kaç kez tükürsen de işte saat işte nakarat, hep aynı şeridin düşmanlarıyız yerlerimiz tüfeği belirlenmiş birer şarap bize, ve şöyle birkaç başak örtünmüş kenti yağmalayıp, şöyle ne zaman rakısı sol şeritte kaynayan adamlar görsek, damarlarımızın göç edebileceği bir yüreğe konduk gibi oluyoruz ve laleler sanki göğsümüzde ah yatabilsin, virajı hemen geçtikten sonraki belediye arsasında bir de top sür, verdiğin paslar en uzak ihtimalle bir ihtilale prangadır, bir şarkıyla istediğin güzellikte birden çok hayal çakabilirsin bunla, al bu çakıyla dünyayı hafiflet, al bununla istediğin şarkıyı bulabilirsin, her peteğinden ayrı volkanı süzebilirsin,

1 Nisan 2011 Cuma

şaşısanat

engelsten beri şaşkınız, hüzün ve kaşmir
berber dükkanları açılıverir uzaylaşırken hepsi
kundurasının patentini sorsalar lale pasajından ağlayarak
biruni asker mahir yasta elinde kuran hey

ben burada sevgilim senin içkilerimle sönerken
atlılar her delinmemiş hendeğe bizi atlarlarken
dün görseydin hele nasıl da noel kutlarlarken
inanırdın çakmak damlasa evlerimizin kuşuna

silah yaralatan adamların cebinden pim
kanuniyi görseydin altına giymiş binbir dar mustang
ki kayışlamaktır en baba infaz yıldızlara baktığında kıza
sen öyle bana hazır mahalleliyken

bir ses mahkemede döndü yüzünü esmerliğime
kürt olduğum pıçaklandı ebu zer yetişmedi
ölüm sanayi kalım endeks adalet motoru çalıştı
ebu zer yetişmedi ben plak hiç görmedim illa o da gömmeyecekti

zaten sicmimden oturtulmuş bir altınşehir oteli
bıraksalar çekseler kızsalar ve hey
bari kalbimiz hiç yoktan Marla’nın oteli
şarkı çalarken Amerikan ederdik birbirimizi


sarı koyunumu giyecektim müsveddeleri çıkarıp
sanat babamdan yediğim son dayak idi ve lirikçesi hayat
ilk bir babanın bana uzatışı sigara, bana bayram sabahı silah tutuşu
imzalı tövbeler ederek kurtulmaya bir şehre dek

biraz hüzün tedarik ettik süleymandan tahadan
yalnız kaldık hançer öptük allah’a vurulduk
etekleri bekledik bizleri örtüp sokağa dolsun
yıldırımlar için en şık halleriyle bizleri vursun


ben hiç Afrika olmadım haftada üç pazartesi
ama küfrederek utanmaz ve bağışlanır oldum
hızlı koştum öfkelendim yüzüm tanrı dudaklı
yine de seni sakladım incitmedim koydum kenara

31 Mart 2011 Perşembe

bir dairenin en yalnız katında
bir bildikleri vardır diye ileri alınmış tarihlerin ayazında
yalnız beyaz saçlıların pencereden görebildikleri
yalnız ağaçların ağlamaklı dallarına yakın mevzi almış
silahları kurcalamakta elleri
sıcaktan lal olmuş anneler sepetlerinde biriktiriyorlarken çocuklarını
kuyular kazılıyor geçtiğimiz çelik yollara
kırbaçlamakta bir sakınca görmüyorlar yabancıları
kimse gitmiyordu düş gördüğü illere bi kez daha
daha yaralılar
daha çıkmamışlardı uykularından
daha kapılar gıcırdamıyordu çocuklar kızmasınlar diye
sakin sakin giderken köpeğin ittiği yere
gülümseyerek ve topallayarak aynı adları söylerken pasaportsuz
dilinde papatyalardan kopardığı tazelikle, bir menekşeyi çocuklaştıran
bir gömleği tutuşturan bizdeki sabır, bizdeki ağırlaşan veba
üstümüze hançerler çekilmiş sanacaklar diye yanmayız
orda herkes oksijen içerken eldivenlerinden görünmeyen içlerine doğru
kalkıp sığınmışız annelerin doksanlardan getirttiği salıncaklara
sehpalara bırakmışız kuşların dediklerini bize

23 Mart 2011 Çarşamba

YENİLGİ

YENİLGİ
çocuk kalmak yüzünden, çocuk ölmek yüzünden

anca intihar ederken soylanan memurlar gibi kıt kanaat geçindik,
ölünce beni şiirden sayıyorlar diye güvenli bölgelerin dikenli telleri arasında doğurdular,
 ve niye ki beni doğmamış telaşlarının incecik yaşlarından şarj edip, düşlerinin memuru ediyorlar,
kalkıp bir geceyi söksem adamın tekinin derisinden, zift kokar adım şimdilik,
şimdilik pek ehemmiyeti yok seni sevmelerimin, meşgulüm seni sevebilecek kadar bir kez daha yazmayı göstermediğinden sevgilim,
birbirini yaralayacak atların tanışıklığı var bu savaşta ve ikimizin alın yazısında, renklerimiz bir elbisenin bilmem kaçıncı duvarında,
el etsen habire boğazlanırız, burası da annemin ördüğü bir kıştır diye düğümleniriz,  
aşk da gemi de batmıştı en baştaki kıvılcımla, nihayet seni boğulurken görmeye bir balık olacağız en baştaki çakmakla ve kıyamet gününde,
 geriye kıvırcık bir ülkemin nasırlı memleketinin avlusuna bırakıldığımız,
geriye belki uzun süredir bakmamış unutmuş kadınlarını,
geriye hüzünlerine bekçiler tayin olmuş kasabanın en trajikomik mahallelerinde,
ve bu boşlukta, bu acı acına sürmekte , batmaya direnen ta kendisidir,
kılıçlarını üstelik, sakallı olmasına rağmen, ve bırakın nihayet vardırsın ateşini zeusa kadar,
yılmaz abi hem çiğ köfte yapar buruş buruş bir memurdur, sıyrılmıştır, avuçlarında doksan sekizde sevdiği bir tanrı,
sıyrılmışsa tatmin olduğu yüzünden bir kızın gözü morardı, bir evin çatısına çıktı kış,
ben neyi hatırlıyorsam onu yaşıyor şimdi o, bi dostumdan alacaklı olduğum öğleden sonrasını
yoksa ben avucumun içinde saklayabileyim diye doğmaz güneşlerim, dövüşlerimi kırbaçlardım
bu yüzden kar bıyıklarına yağdı unuttuklarının adıyla tanınan bir adamın

çocuk kalmak yüzünden, çocuk ölmek yüzünden

22 Mart 2011 Salı

birazdan gecikmiş olarak unutuldu, merdivenlerde gözlerini boşalttı, çakmağı sönmemişti, bir böcek bulup ezdi sonuna kadar, yürüyecekti şimdi, bir kervan bulup yürüyecekti, dolu yağacağını beklemişti uzun süre, arkasından bir el dokundu omzuna, sonra bir yıldırım düştü ayağının dibine, birinin penceresi açıktı, birisi çıplaktı, birkaç sendeleyip rıza gösterdi olanlarla, şişmişti dudakları, galiba burnunu kırmışlardı, acıyıp gitmeselerdi ayağa kalkamayacaktı sanki, kalktı üzerini topladı, durağa gidip otobüs beklemeye koyuldu, içindeki o korkunç sızı yine başladı, heyecandan kaburgaları kırılacaktı nerdeyse, bugün kırmızıydı, bugün alevdi, yediği dayağı hiç yememiş gibiydi, eve döndü, dolu yağmıştı ve bitmişti, baloda kaçırdığı kız aklına gelmişti, otobüsten inerken balonun yapıldığı okul meydanında, o da çıkıp gitmişti, kapıyı açıp içeri sokuldu, odasını bulacak halde değildi, birisi ona odasını gösterdi, kimsesi yoktu ama bazen de şanslı gününde olabiliyordu, sigarasından dört tane içti, her seferinde bir engel çıkıyordu sevmeye, bu da onlardan biriydi, hele bir keresinde üniversitedeyken, aynı sınıftaki tek başına sevdiği kızı öpmeye çalışmıştı, kız izin verir gibi dudaklarını uzatmıştı da, ama o asistan olacak hayvan kıskanmış gibi, bir cinayeti önlüyormuş gibi bitirmişti bu anı, ama ellerinin kızın memelerine değdiğini fark ettiğinde,  hak vermişti de bir yandan, her seferinde bir baltayla kesiliyordu sanki çiçek tutan ellerli, bu kez de olmadı, ve bir sigaraya daha başladı.
herkesten farklı çekiyordu zamanı içine, bir merhaba etmeden odalara girdiğindekine benzer, ıslanırdı adeta her yürüdüğünde, birisi sektiriyordu onu bir aşağı bir yukarı.
bitmesi gerekiyorduysa, bunun için ateşleyeceği her kurşun penceresinden sekecekti, bitecekti. görmeye can atıyordu bir kez daha, sabaha kadar uyutmamıştı onu sesler, ilacı merhemi kalmamıştı, durduramadı bacaklarını, hızla çıktı evden, okula varınca bir kez daha göreceğinden korkmuyordu yine onları, baktı, ordaydılar, kızgındılar. sınıfa girdi, bir müddet çıkmadı, sonra aşağı kantine doğru yollandı, oturdu iki şekerli çayından içti, gürültü ona soluk aldırmıyordu, mutlu insanları görmekten sıkılmıştı, gidip aynada kendini izledi, üst katın koridorlarındaki korkuluklara yaslanıp gelen geçeni gözetledi, beş dakika sonra nihayet görünmüştü, beş dakika sonra o ağrı ikisinin de canını acıtmıştı tekrar, o an aynı şeyler hatırladıklarını kaydetmiştir muhakkak melekler, anlaşmış gibi, birbirlerini göremeden de olsa, en üst kattaki fizikçinin odasındaydılar, kavruk tenine baktı, gülümsedi, karşılık alamadı, sonra çıkıp onu bekledi, demek ki bir milyon kez bile vazgeçirseler, yine de mücadele edecekti, yanına yaklaştı, kız durdu, yüzüne bakmadan durdu kız, yüzüne bakmadan ve bir söz etmeden o da seviyordu işte, yavaşça yürümeye koyuldu kız, arkasından gelmesini emredercesine, arkadan gelense itaat etti, yürüdüler birbirlerini hem tanımayarak hem de çok severek, birbirlerine aç, aynı zamanda erkek kızın tokasını kendisinin aldığını görerek, ve mutlu aşk yoktur sözünü şairin birinin yazdığı aynı kitaptan, aynı anda okumuşlukları vardı, hatırladılar, hatırladılar, kızın gözleri kan kırmızısı, erkeğin suratı dağılmış halde.

kamü

eşyaları alıp sokağa çıktık,karanlık basmıştı, gece olmasına az kalmıştı, yürüdük, güçlü oluyorduk git gide, canımız sıkılmıyordu bundan, maç vardı, malatyaspor 1. lige çıkmak için elazığı geçmesi gerekti, murat iyi konuşurdu, kaynaşabilirdi yanındakilerle, aç değildik, boyuna sigara içmelerden, eğleniyor gibi gözükmeye çalışmaktan sıkılsak da, başka çare yok gibiydi, maç uzatmalara kalsın diye içimizden çok geçirdik, penaltılara kalsa 1’e veya duruma göre 2’ye 3’e kadar dışarıda herkes gibi eğlenirdik, başımızı sokabileceğimiz bir yer yoktu, öyleyse bu maç ne kadar uzarsa, ve çıkarsa takım 1. lige, taraftarlar uzun süre eğlenirdi sokaklarda, onların arsında geceyi bitirirdik. maç penaltılara kalmadan bitti, Malatya 1 ligdeydi, herkes coşmuştu, sokakları, caddeleri bağırarak geçmek durumunda bırakılmıştık, iki tur attık Malatya caddelerinde dolaşarak, sonra arabasıyla şov yapanlar oldu, izleyip katıldık, belki bizde kalan en iyi anıydı bu, adam arabanın bir tarafını havaya kaldırmış dönmekteydi, iki tekerlek üstünde arabaya patinaj yaptırtarak dönüyordu caddede, sonra insanlar azaldı, gürültü bitti, herkes eve doğru yol aldı, sanki herkes birdenbire evine varmıştı, caddelerde tek tük bağırmayan insan vardı artık, sade biz kalıncaya dek gezdik caddeleri, birkaç tur daha attık, eve dönüyoruz gibi yaptık, yabancı görünmemek için, kalacak yerimiz olmadığı bilinmesin diye rol kesiyorduk, paramız yoktu, ancak yol parası ederdi ceplerimizdeki, telefondan abimi aradım, acil para göndermesi için, ilk iş yarın erkenden para gönderecekti, kahvaltı yapıp, çok kötü bir gecenin ardından, güzel bir gündüz geçirip dönmeyi planladık, sonra zaman durdu, kimse kalmadı etrafta, saklanmalıydık veya uyumalıydık bir köşede, evsizliği öğrenmeye niyetli olmadığımızdan,  bir yerde birkaç saat geçirip, okula dönecektik, üniversite öğrencilerinin sık uğradığı, yabancı filmleri oynatan bir kahvehanenin bulunduğu pasaja girdik, en iyi bildiğimiz yerlerdendi, orda iki, tahtadan ,uzun ve boyu kısa sandalyeye uzandık, uyuyamıyorduk biri bizi görür diye, telaş içinde kalmıştık, fısıldaşarak konuşmaya başladık, planlar yaptık, bunu kimsenin yapamayacağından bahsettik, ne kadar güçlü olduğumuzdan, ne kadar farklı olduğumuzdan, bir birimize hep dost kalacağımızdan, kaderlerimizden falan, sonra birden bir ses, sonra karanlıkta pasajın kilitli kısmından birinin içeri girmeye çalıştığını belli belirsiz gördük, çok korktuk, bekledik bir an, sonra aynı kişinin, aynı kişi olması gerektiği için nerdeyse aynı kişinin, pasajın bizimde girdiğimiz kısmından giriyor olduğunu ayak seslerinden anladık, hemen sandalyelerden kalkıp, pasajın iki girişinden dar olan kısmına geçip,bir nevi bizi görmeden tüymeyi istedik, adam tam da tahmin ettiğimiz üzere giriş bölümündeki geniş yoldan içeri girince, yavaş yavaş, sessiz adımlarla terk ettik gençlik kahvesini, İnönü stadına doğru korka korka gittik, stadın hemen dışındaki bilet peronlarının bulunduğu alanda, toprak ve az da olsa çimenli alanda durduk, ordan etrafı kolaçan ettik, her hangi bir kimsenin bizi fark etmiş olup olmadığını kontrol ettik, sonra uzanmaya karar verip, yarımşar saat arayla ve sırayla, birinin uyanık kalması şartıyla uyuduk, ikişer nöbet değişiminin ardından, hemen yanımızda köpeklerin de dinlendiğini görünce, orayı da terk ettik, sabaha az kalmıştı, ezan okunmuştu ve insanlar dışarı çıkmaya başlamıştı, polisler yoktu etrafta, ya da fark etmemişlerdi şimdiye kadar, bundan sonra görseler bile şüphe çekmezdik en azından, içimiz rahatlamıştı, etraf aydınlanmaya başlamıştı, çok gururluyduk, kendimize güvenimiz, birbirimize güvenimiz artmıştı, sabah olunca malatyanın büyükçe bir parkında uyuyamadan uzandık, konuştuk, sigara içtik, halen acıkma hissi hisetmiyorduk, abime sürekli çağrı atarak para göndermesini aceleye getirmesini sağlamaya çalışıyordum, ama bu imkansızdı, öğretmendi ve dersleri bitirip gönderebilirdi ancak, bu da demek oluyordu ki öğleye kadar bekleyecektik, öğleye kadar dışarıda kalacaktık, sonra bir başka arkadaş daha vardı başka bir cemaat evinde duran, pek bilemediğim bir yer, daha çok Kürtler vardı burda diye murat tembihlemişti, şefaa’nın kaldığı cemaat evine doğru gitmeye karar verdik, en azından kahvaltı edip, zaman geçirecektik, en azından şefaadan borç para alacak, okula dönebilecektik, şefaanın evine varıp, kapıyı çaldık, aynı okuldan başka biri açtı, hiç şaşırmadım orda olduğuna, kürttü ve namazında niyazındaydı, içeri girdik, okuldan tanıdık başkalarıyla selamlaşıp, birkaç yalandan sonra, rahatlamış olarak kurulduk bir çekyata, iyi gelmişti bu, nerdeyse iyi ki gelmişiz dedik, şefaayı ilk kez bu kadar sevdim, kahvaltı ettik, namaza kalmadan çıkmak için bir bahane bulup ayrıldık ordan şefaayla, sonra okula dönüp hayatımızın değişeceğini ama, daha mı iyi daha mı kötü bilmeden, daha iyi yaşamaya başladık, zaten iyiyle kötü arsında pek bir fark yoktu, ama kötülüğü her zaman hissedebiliyorduk bundan sonra, yapacaklarımız ve olacaklarımız hepten değişiyordu bunu anladık, anladık ki büyük insanlar en çok ve en büyük tehlikeleri atlatanlardı bundan böyle,