22 Mayıs 2011 Pazar

she is my rushmore max !

çiğdemlerin adı olacak o zengin kentlerin küllerine batarak, yine de tertemiz sakallanmakta güvercin kokuşlu sahipleri.  ışık, biriktirilmiş hüzünlerin bir sağdıcı sanki, tutuyor ve beslendiriyor tüm ağrıları, yorgun düşmeyeceği için ayakkabılarını çıkarmadan edemiyor sofraya oturtulduğunda, gerçeklerin nefis kokusuyla arıza yapmış ruhları götürüyor kumsala, sıcaktan bayıltıyor orda herkesi, hatalar yapılıyor, ölmeye bakılıyor uzaktan, yalanlara kızılıyor, sevmeye kızılıyor, yakınlara kızılıyor, ve koşuluyor evdeki kendilerine olan tahammülsüzlüğe yetmek için, çantanın sapından tutuyor avcı ama yakalayamıyor sınırları, kitapta geçen adların hepsini temizleyip eve çıkarıyor, kıl payı kaçırıyor sevilmeyi bir başkasından önce, ki balkon demirleri kilitlenmiş, kum saatleri akmıyor artık, güneş gölgeden bir çamaşır askısı, dün mü bugün mü bilemediğimiz, adını pek hatırlamadığımız bir karanlıkla buluşmuşluğu suçlarının örtbas olmasından önceye denk gelmiyor , denk gelmediği için hala esrar taşıyor ceplerinde, kırılmış pençelerini kırıldıkları yerlerine alıştırıyor, sigarasının köpüklerinden yaptığı kara dumanların hışırtısı olmadığı için sade seyretmekle kalıyor ona ait olan sahneleri, ki dinlemekten seyretmeye  imkanı olmamıştı şimdiye dek,


Büyük ırmağa akmasıyla başlar çocuğun gözlerine değen sular, ne lazımsa giderir dağlar aşağıya doğru, küslüğünden perdeleri havalandırabilirdir artık, artık nerdeyse bir bahardır ve kızarıyor gözler, polenler var hastaları hastaneye götüren, torpili uygun gördüklerinden olacak ilaçlar yazılıyor işten çıksınlar bahanesi olmayan erlere, bir sürü daha diğer şeyler oluyor ama kapıdan içeri alan kalmamış onları, halbuki bir yangın çıkabilirdi döküntü ormanlarda,- kızıyor ve gülümsüyor ahşaptan yaptıkları kalelerden pencerelerinde herifleri o kadınların, içeri girdikçe kravatlarını gören, kadife mor ceket yerine koyu siyah dar ceketleri olan, durmadıkça sallantılı olabiliyorlar, akıllarına gelseydi intihar söyler dururlardı, ve bakakalmaktan daha iyi ederlerdi geçmeyi ve gitmeyi çok iyi yapanlar, sadece gece sandıkları odalarının loşluğunda iyi geçinebiliyorlar hiç kimselerle, ey diyecek kimseleri de yok halbuki. nihayet bahçeye çiçekler asmışlar kadınlar evdeki tek tencereden, çilekleri alkışlamak lazım bu sayede onları hayatlaştırabiliyorlar, gazete ilanlarına benzeyen laf değiş tokuşunu beğeniyorlar, denizleri olan kıyılarda koşmayı kaçırmıyorlar, imdat çağrısı gelmişse dört elden birden sarılıyorlar tren soygunlarını dinlemeye haberlerden çıktığı kadarıyla, bize ellerinden geldiğince, insaf edebildikleri ölçüde gülmeyi başarabildiklerine göre, birazdan akşam olacağı garanti ediliyor, Pakize hanım da çok şişmanlamışsa kırıtamaz böylece, ama bu yalnızlık da nerde çıktı, çok zor bize, kiralık olsa iyi giderdi, oynuyorum ve nerelere assam kendimi sigaram söndürüyor oyunları, zıkkımın dibine ulaşmağa birkaç viraj kalmışken haberimiz oluyor telefonun az duyulan sesinden,


 itaat edeceği duyuluyor ta yarından çıkmış bir tonda,  körkütük yürürken, saygı almış başını gidiyor, ortada henüz fol yok yumurta yok ve buluşulmadan bu kadarını edebiliyorsa günahları bize yazılsın artık yazık, insan bir kere filmlerde gördüklerinin de tekrarlanacağını bilmese, ağlar ağlar ağlar, o yolları yürüyemez, bir rehbere ihtiyacı olacağından değil, karşılıklı hissedilmesi gereken şeylerden bıkıp usanmadığı ve tekrar düşününce de hemen bıkılası şeylermiş gibi olduğundan yaşayacakları, bunu biliyor ama söylemiyor, yorganın altında, güzelliğinin iftarı bozulacak, bu bir taşıt bulmaya kadar sürmeli lazım gelen şeylerden birisidir, yağmur yağmıyor, açız, sıklıkla kocalar ve karılar, caddeler ve erikler, sıklıkla kapıların açılması ve sevinç çığlıkları, belki bir dansa kaldırılması gelinin sıklıkla, anlamın bile kayıp tutulduğu bir korkak sevimlilik, işte bu hepsi, sıradan ve egoyu doyurmaktan öteye olmayan, duvar her zaman ki yerinde, bir kıvılcım yetiyor ayağa kalkmaya, teferruatını bilmesek bile yarıyor o patlama gözbebeklerini kaldırmaya uykulu zamanlardan,


madem sarılması yok bize, dağılmamız takdire şayan, ki onun da aşağı kalır yanı yok özlemeye, şahıslar çoğalıyor gördüğünüz gibi, önler ilikli, gergeflerinden yapılıyor sanki kadınlar, çocuklar herkese eller sallıyor, çocuklar bana el sallıyor, gelecekten de esinlenebilir diye





Hakir

İçimin canına okudum

Bu yüzden sadece ona


Yine de kalktım gezdim dünyada
Beyaz!
Güya bembeyaz şeylerden bahsedecektim
Lirik parmaklarıma dökülen mürekkeple canıma bulaşan ağu mesela
Madencilerin elindeki demirin ağrısı ya da
Tam ortasındayken bir ömrün
Bulaştı canıma dinmez bir masal
Bir kalmak acısı


Aslında bembeyaz şeylerden bahsedecektim
Bir güle kırmızı davranmanın hikayesinde kaldım
Toydum ve hakir
Dedim bileye bileye ettiğimiz bu heykel ne kadar da çirkin
Ne kadar da sakar şu ettiğimiz akıl
Şu dalgın merhamet
Şu yol yordam


Yine de kalktım yürüdüm dünyada
Leke bir kalbin kenarındaki yavaşlık
Soğuk bir yüze bulaşmış masal gibi
Yuvarlaktır dediler dünya
Yanlış ve uzundur anladım


Kalktım ben de yürüdüm bir sürü yanlış fotoğrafta
Zehir zehir çevirdiğim sayfanın kalbinden edindiğim leke mesela
Toydum ve hakir
Dedim dilerim sokak öldürsün sokağa seslenenleri
Sonra umur vurulunca bir kalbin ara sokağında
Sanki dünya iyileşmez anladım
Dünya ve doğu iyileşmez asla


Üç çizik attı kalbime doktor
Her sabah aç karnımla üç kere seni unutmalıyım sandım
Kalktım bıçak çektim dünyaya
Toydum ve korkunç hakir
Yine de kaldım
Kaldım ve sandım
İçimin canı yokmuş
Kapkara bir kelebeğe acilen kiralıkmış kalbim


Sonra sessizce alnından indim
Bıçak çektim dünyaya


Seyyidhan Kömürcü

16 Mayıs 2011 Pazartesi

kitaptaki nazlık

kahvaltı daha mükemmel olsun diye güneş bir aydır parladığından bin kat daha üstün bir çeviklikle devralmıştı karanlıktan nöbeti, etrafta kağıtlar ve elbiseler ve poşetler, peçeteler peçeteler peçeteler, yemek artıkları, kitaplar, hoparlörler, ve peçeteler, ve sanki peçetelerden yapılmış her şey, bir sürü her tarafa yayılmış kablolar, ve bir daha o olağanüstü karmaşık ve kirli düğümden hiç çıkarılamayacakcasına, çözülemeyecekcesine kabloların oluşturduğu tuzaklar, -toz, halının üzerinde bir yerlerde, özellikle de uzun sarı koltuğun balkon kapısına yakın olan köşesine yakın tuz kalıntısı, ve daha bir sürü şeyle kirletilmeye gerek kalmadan da yeterince kirli sayılabilecek bir Pazar sabahında sere serpe ve açıkça bu hallice olan her yer burdaydı, çünkü Pazar sabahı nerdeyse her yer bu küçük, bu  üzerinde çoğunlukla çatlakların sırıttığı, kalın kalın çivilerin üzerinde hiçbir poster afiş vs.’nin -yeni kiracı olan bizlerin bütün o Galatasaray ve onunla ilgili diğer tüm ıvır zıvır resimleri nerdeyse yakacak denli nefret edip de sadece çöpe atıp uyuştuğumuz günden beridir-, artık bulunmadığı yeşil boyalı duvardan, hiçbir işlevinin olmadığı küçücük ekranlı bir televizyondan, masa olarak hariç başka her şey olarak kullanılan masadan, yalnızca birinde oturulup, sigara içilip, uyku uyulup, yemek yapılıp bir koltuk ve üzerine oturulmayan diğer bütün koltuklardan, kırmızı eski bir halıdan ibaret oluyor ve oluşuyor desek yalan söylemiş olmayız, Perşembe günleri ve Salı günleri de bundan farklı sayılmazdı, ama o gün evde pek kimse olmadığından, cenazesine hiç kimsenin gelmediği, sevilmemesinden değil de, hani yeryüzündeki bütün tanıdıklarını atom bombası yüzünden kaybetmiş bir Çinli ve arnavutun mezarlığına da kimsenin gelmeyeceği endişesi pek olmazdır, buna binayen bizim kirli odamızın da bazı günler bizlere hiçbir rahatsızlık vermemesi de iyiden iyiye gönlümüzde taht kurmasına sebep olabiliyor,

orada kalmamalıydım, sabahtan akşama kadar güneş evin her tarafını kıştan çıkarken yaptığı gibi ısıttığında dahi kalmasam iyi ederdim, ve dışarıya çıkarsam küçük çocukların bağrış çağrışlarıyla hemen hemen her tarafımdan ısırıldığımı kesinkes hissedeceğimi adım gibi biliyor olsam bile, keşişler evin içine kutsal kitapları gömmüş olsalar da, televizyondan haberlerden herkesin meydanlardan bizi beklediğine dair türlü martavalı, kendilerini her türlü bilginin alimi addeden seks, alkol, ölüm ve türlü türlü diğer puştlukların bağımlısı oruspu çocuklarından dinledikten sonra bile gitmemeli ve, çıkmamalıydım, elime almamalıydım daha geçenlerde evin bir nevi ortağı olan bir orospu çocuğunun sırf beni hayal kırıklığına uğratmak için epeyce didinerek, taşınırken evden çıkardığı fırça nedeniyle son zamanlarda iyice temizleyemediğim, iyice eskimiş bir surata yavaşça bürünen, kirli ve uçları baya aşınmış ayakkabılarımı, sonra çıktım, sonra yeni bir hapşırık nöbeti.

önce siliyorum, sonra tekrar oluyorum, kelimesi kelimesine aynen böyle taşıyorum her dokusunu zamanın, devrik krallıklar çökünceye kadar yeni Atlantislerin oluşmasını istiyorum, sofrayı kaldırmadan bunu yapmış olmanın tadını alıp yere bırakıyorum, üstüme başıma bir daha dikkatlice tükürüyorum, bir de bakıyorum akşam oluyor kanser olamamamdan hemen önce, ben sürekli böyle doğup çoğalırken çevrede, sınıfta kalıyor çocuklar örtmenimlerine pek tatsız yolculuklar dileyerek göçlerine doğru, oysa Konya çok muhteşem yapılmış bir kuşağın, ilk farikalarıydı nerdeyse, illa ki silahlara veda edeceklerdi paranın üzerine daha şanlı bir asker katılınca, yine de az mı gelirdi topraklarında yaşamış Tevfik fikret’i müdür etmeleri, ….  neyse;;;  güzel , kurtulduk oralardan, şimdi de kışı bekleyeceğiz, munzuru bekleyeceğiz, varto’yu ve adı daha konulmamış başkentlerin napolyonlarını, gittikleri yerden getirebildikleri kadar hafriyatla döksünler içimi bile, -hani Konya vardır halsa, hani kim kırdı gözlerini, ve efsun kelimesine de pek yakışmıyordu zaten buralar, kerametini bildikleri bütün intiharlardan sağ çıkıyorlardı allahını seversen niye,   

hiçbir şeye rıza göstermeyenlerin kulübünden içiyorum, içki parlaklığımı aydınlatan kaçışlarıma mevzilendiğinden beridir iddialı yarınlar görüyorum, ve sinirimden bir şeyler fethedeceğim gidiyor aklıma, anlatacağım çilekler mevsiminden önce içmeye devam etmeye tenezzül alsam bile biyerlerden ve biyerlerden, bir çek koyuverdiklerinin mevsiminden de ötede bi yerlerden, bir kuş var görüyorum ama nazik, portakal deyince porakal olmuyor sanki su, nasıl elim silah tuttuğunda öksüz kalamadıysak, yani yaralıdır her yer, tabaktaki üzümler, kattıkler, çünkü her kaçış mesafesi, onları yakalayabilmemizin süratini verir, domates kırmızı olmadan da yeşildir,

bize yolları tarif ederken kızıp bağıran yabancıların uğraşıp bulamadıkları hallerini sordular o odalarda, hala kaçmalıydık denilen bir emir vermişti içimizdeki düşmanlardan büyük bir ses, ve çok, ve öyle çok benzer sesler karıştırılması ile görülmüş değişik çarpışmalarla duyduk ki seslerimiz birilerin kelimelerini derken, ,

13 Mayıs 2011 Cuma

kullanılacak klavyelerin yazıldığı yalanlar

seni kaybetmeye de tahammül gösteremeyeceğim için, yaklaştığım an, hısımlarını görünce hemen başka bir sokağa dönmeye çalışan asfalt işçilerinin yaptığına benzer artislik bir hareketle, sağıma soluma veya seni göremeyeceğim herhangi başka bir yöne doğru kanun tanımaz bakışlarla hızla kaçıyor, seni görmelerin taksimetresini durdurup, renksiz yollarımın en kestirmesinden veya en uçarcasına kaybolduğumkinden bile daha hızlı olan bir hızla, müfettiş görünce ceket düğmelerini bile kapatmaya yetişememiş memur kılığıma bürünüyor, seni özlemenin tadını bir daha alıyorum bu sessizlikte, evet sessizlik; çünkü kimseyi duyacak kadar duyarlı değilim bu kızılca çilleri olan bir vakitte, herhangi bir kimsenin intiharını özlem içinde beklerken kendi intiharımı motive ediyor diye ölümler seçecek ve bekleyecek denli de hınzır değilim, eşyanın verdiği bütün hazları algı körlerini bile kıskandıracak bir duyarsızlıkla, bananecilikle başımdan savıyorum, kahrediyorum maddeyi , evden işe götürüyorum seni, işten eve getiriyorum sonra, sen ki yeni yeni ezberlemeye uğraşıyorum yüzlerinin kıvrımını ve kızıl kıyamet izlerini, çantama bakıyorum sen, polisten kaçıyorum sen, ve uyuyunca senle başlayan bir sürü sahtesinden pek ayırt edilemeyen tuhaf ama bir o kadar tatlı gerçeklerle yüzleşememenin verdiği ıstıraplara sardığım kağıtları çekiyorum enfiyemden, ki aşk tek kişinin baş edemeyeceği bir beladır, Karadeniz uçurumlarında giderken binbir parçaya bölündüğünde kaza sonrası, nasıl bir araya getirileceğini hesaplayamazsın ki, uygun bir dönor bulunana kadar hem çok kırılgan bir ruhun olur şafak patlayana dek, hem de kimsenin rahatsız etmesini felan dileyemeyeceksin kadar tozlanmamıştır henüz kafan, olay anında ezilirkenki durumda iken daha fazla umudu olmamıştır hiç kimsenin ya, bu yüzden aşklar da hiç bitmez, biterse umudun kalmaz hiçbir sefere, kahvede oyun oynadığına benzemez bu, yenildiğinde siktir çekip bir daha oturduğun masaya bir deste daha getirirler sen bir dahasına sol diye, yeniden siperler çektiğin hayatlara rağmen gelip misafir konağında düğümlenmiştir aynı hikaye, yazdıklarından ve söylediklerinden ara sırada olsa mühim şeylere denk geliyor olmamız senin lütfun değil yani, bizim onları buluyor olmamızsa ibadetimiz gereğidir, yoksa biri bir tufan yazdı diye bir sonraki emre kadar kimse mayosunu üzerinden çıkarmasın diyen generallere de aşinayız aslında, ve şunun şurasında kaç kıyamet kaldı ki bizi kafaladıkları, biliyoruz epey yaklaştık sona ama, yetiştirmemiz gereken onca aşkın evrakları, muhasebeleri felan kalmadan elimizde, buruşturulması için kötü bir senaryoya ihtiyaç duyulmayan suratlarımızdan düşecek her parçanın hesabı sorulacakmışçasına idare ediyoruz şimdilik platonik ve tek kişilik oyunlarımızı, bi zahmet perdeyi deşmeyin, çünkü orda dünyadaki en naif canavarlarımızla cebelleşiyor durumunda bulunmamız sizi az da olsa kıskandırıyor bilmekteyiz, sakın ama sakın bulmayın bizi, bizim yol kenarlarında ölü taklidi yapan dilencilerin asalarıyla nehirleri parçaladıklarını kitaplardan okumuşluğumuz var, ve de ısınma hareketlerini yapmadan da transa geçebilen hurileri de sevebilmişiz en nihayetinde, seni kaybetmeye lüksüm yok, yaşlıyım, kafamı çok ütülediler, tinercilerle aynı rüyayı yaşıyorum, cinnetim kenar mahallelerde bütün kardeş ve topal halklara pay edildi, bunun için seni sevmenin her türlü maksadını taşıyorum çuvallar dolusu yüreğimle, bunun için biraz kızabilirsin bana, hem bu kış uzun sürmedi mi ki beni bırakıp gitmeyi koymuşsun aklına, hem ki sana nasıl olsa çıkar piyangosunu parkın tekinde bırakan bir yarı çapkın yarı çıplağın piyangosu, işte sana son sözümü de en pahalı şaraplardan içince söyleyebiliyorum, en çok yıllanmayı hak eden hayatların jeanne darc’ı olalım senle, elini kaçırmadan bu yalnızlıktan bile.

12 Mayıs 2011 Perşembe

ellerini çekmeden yalnızlığından

seni kaybetmeye de tahammül gösteremeyeceğim için, yaklaştığım an, hısımlarını görünce hemen başka bir sokağa dönmeye çalışan asfalt işçilerinin yaptığına benzer artislik bir hareketle, sağıma soluma veya seni göremeyeceğim herhangi başka bir yöne doğru kanun tanımaz bakışlarla hızla kaçıyor, seni görmelerin taksimetresini durdurup, renksiz yollarımın en kestirmesinden veya en uçarcasına kaybolduğumkinden bile daha hızlı olan bir hızla, müfettiş görünce ceket düğmelerini bile kapatmaya yetişememiş memur kılığıma bürünüyor, seni özlemenin tadını bir daha alıyorum bu sessizlikte, evet sessizlik; çünkü kimseyi duyacak kadar duyarlı değilim bu kızılca çilleri olan bir vakitte, herhangi bir kimsenin intiharını özlem içinde beklerken kendi intiharımı motive ediyor diye ölümler seçecek ve bekleyecek denli de hınzır değilim, eşyanın verdiği bütün hazları algı körlerini bile kıskandıracak bir duyarsızlıkla, bananecilikle başımdan savıyorum, kahrediyorum maddeyi , evden işe götürüyorum seni, işten eve getiriyorum sonra, sen ki yeni yeni ezberlemeye uğraşıyorum yüzlerinin kıvrımını ve kızıl kıyamet izlerini, çantama bakıyorum sen, polisten kaçıyorum sen, ve uyuyunca senle başlayan bir sürü sahtesinden pek ayırt edilemeyen tuhaf ama bir o kadar tatlı gerçeklerle yüzleşememenin verdiği ıstıraplara sardığım kağıtları çekiyorum enfiyemden, ki aşk tek kişinin baş edemeyeceği bir beladır, Karadeniz uçurumlarında giderken binbir parçaya bölündüğünde kaza sonrası, nasıl bir araya getirileceğini hesaplayamazsın ki, uygun bir dönor bulunana kadar hem çok kırılgan bir ruhun olur şafak patlayana dek, hem de kimsenin rahatsız etmesini felan dileyemeyeceksin kadar tozlanmamıştır henüz kafan, olay anında ezilirkenki durumda iken daha fazla umudu olmamıştır hiç kimsenin ya, bu yüzden aşklar da hiç bitmez, biterse umudun kalmaz hiçbir sefere, kahvede oyun oynadığına benzemez bu, yenildiğinde siktir çekip bir daha oturduğun masaya bir deste daha getirirler sen bir dahasına sol diye, yeniden siperler çektiğin hayatlara rağmen gelip misafir konağında düğümlenmiştir aynı hikaye, yazdıklarından ve söylediklerinden ara sırada olsa mühim şeylere denk geliyor olmamız senin lütfun değil yani, bizim onları buluyor olmamızsa ibadetimiz gereğidir, yoksa biri bir tufan yazdı diye bir sonraki emre kadar kimse mayosunu üzerinden çıkarmasın diyen generallere de aşinayız aslında, ve şunun şurasında kaç kıyamet kaldı ki bizi kafaladıkları, biliyoruz epey yaklaştık sona ama, yetiştirmemiz gereken onca aşkın evrakları, muhasebeleri felan kalmadan elimizde, buruşturulması için kötü bir senaryoya ihtiyaç duyulmayan suratlarımızdan düşecek her parçanın hesabı sorulacakmışçasına idare ediyoruz şimdilik platonik ve tek kişilik oyunlarımızı, bi zahmet perdeyi deşmeyin, çünkü orda dünyadaki en naif canavarlarımızla cebelleşiyor durumunda bulunmamız sizi az da olsa kıskandırıyor bilmekteyiz, sakın ama sakın bulmayın bizi, bizim yol kenarlarında ölü taklidi yapan dilencilerin asalarıyla nehirleri parçaladıklarını kitaplardan okumuşluğumuz var, ve de ısınma hareketlerini yapmadan da transa geçebilen hurileri de sevebilmişiz en nihayetinde, seni kaybetmeye lüksüm yok, yaşlıyım, kafamı çok ütülediler, tinercilerle aynı rüyayı yaşıyorum, cinnetim kenar mahallelerde bütün kardeş ve topal halklara pay edildi, bunun için seni sevmenin her türlü maksadını taşıyorum çuvallar dolusu yüreğimle, bunun için biraz kızabilirsin bana, hem bu kış uzun sürmedi mi ki beni bırakıp gitmeyi koymuşsun aklına, hem ki sana nasıl olsa çıkar piyangosunu parkın tekinde bırakan bir yarı çapkın yarı çıplağın piyangosu, işte sana son sözümü de en pahalı şaraplardan içince söyleyebiliyorum, en çok yıllanmayı hak eden hayatların jeanne darc’ı olalım senle, elini kaçırmadan bu yalnızlıktan bile.

1 Mayıs 2011 Pazar

akşamların devamına

uzaklardan geldik ta buralara kadar, parmaklarımızda nasırlardan yer kalmadı yüzüklere, yüzümüz ekşi, ve yabancısıyız gittiğimiz yerlerin, yabancısı kalmaya da inanıyorduk verhasıl. başladığımız yerdeydik, kaldığımız yerden devam etmemiz icap ediyordu sağanak yağışlı koşuşturmalara, hayret ettiğimiz şeylerden bu kez sıkılıyorduk, imkanların içinden kocaman imkansızlıklar yaratıyorduk, bayatlamış yüzleri, bayatlamış sokakları ve sofraları, başkalaşmış üzüntüleri ve yılgıları tekrar edip duruyorduk, unuttuğumuz küslükleri bağışlıyor yavaş yavaş, biriktirdiğimiz tanışıklıkları bozuyorduk bankadan, buzları çözülmemiş sevgililer icad etmemizse bir doğulu duruşuydu şimdilerde,                                      
ah akşamlar! rüyalarımda ancak bu kadar yoksunuz, gelincikler açmıyor siz gelince, kimi sarışın kim esmer, kim katil belli değil siz bana yetince, kurumaya yüz tutuyor çöller, İbrahim zulümden kaçmıyor yine de, ama yine de gizliden gizliye yakınsınız da bilirim, sigaralarımı en çok siz de söndürdüm ben, kelimeler en çok sizin balkonlarınızda duyuldu duyulduğu üzre, savaşlar ve antlaşmalar düşünüldü, çöp kovaları ağzına kadar dolu, haberlerde yine çok ölü vardı ama ben kımıldayamıyordum. ateşe bağdaş kurmuş, misafirleri ağırlıyordum sen bizden yüz çevirince.

ah akşamüzerleri sabrınız taştı bilirim, kaç zamandır yüzünüze hasretim, koşmadım kırlarınızda bahçelerinizde, ekmeklerinizden tadamadım, danslarınıza eşlik edemedim, el sürmedim kadınlarınıza, boyum da yetemiyor bundan böyle alnınızdan öpmeye, sizden af diliyorum şimdiden, gümüş renklerden ışıklarınızı seyredip kırıyorum alacaklıları, maddi manevi, her türden kırıyorum, tam da esmer olabilecekken üstelik, tam da umudu kesmişken kılıçlarımın göğüslerimde kırılmasından.
ah öğleden sonraları, yorgun, sabırsız, ve nefretlerimle çıkageldiğim, en firari halime katlanan ey öğleden sonraları, buradayım, halkalıda çatısız binalardan denize koştuğum uzaklarda, yarınımı bilmeden verilmiş sözleri tutamamaktayım şimdi, ah beni bir götürebilseniz akşama, ah beni bir alabilseniz tek kişilik bir korolara.  çok sığıntıyım bilirim, çok içiyorum belki bundan, ama kimse sarılmazda size doya doya ,ama bir çay demleseniz, bir çay içerim, sizi telef ederim kırılmazsanız,

30 Nisan 2011 Cumartesi

bahçemize dikilen pardesüyü

bahçelerde kaynıyorsun, parmaklarının berberlerinde bir çeşit megaloman
çok fazla fiyakalı gardiyanları yetiştiriyor annen gibileri, sana bir çeşit sus payı sunuluyor
kırıldıkça olgaya daha çok benziyor muyduk neydik, o kadar taranmış mıydık neydik?
kırmızılı ve çilli kim varsa ikimizden gayrı, biz sancaklardı az kalsın, az kalsın yakalanabilirdik kıskıvrak
işte görülüyor, bak görülüyor aslında sınırdaki sahillerin gümbürtüsü ve kısrak
acelem varsa ikimizi de suların aslı gibi sustuğu iplere assınlar durmayarak
bir başak ileri, bir başka sola dönmekten ve bir saat evvelden otobüslerinin arkasından bakakalarak
irtibatlarımızın kulelerini saklamış yugoslav, hele hele saçlarını örtünce
gene böyle çetrefil, bohem, tanınmamaktan yadigar kalmış atalarından
gene böyle Belkıs, içeridekilerden Belkıs, aynada bir yetmiş seçiliyor neyse
anahtarlarımın odalarına doğru kurşunlar boşalacak birazdan nerdeyse
ben seni öpmeden de sevebiliyormuşum meğer, sevebilmeksizin kalmışsam eğer


bir limon portakalının nefsime doğru en çılgın asitli maviliğinde
en polisiyesinde ve en çok firar edileninde oturuyorum günlerdir
 ve dinleniyorum ta şuralarımda, ta şuramın en hotel motel yerinde
girdiğin her motel kars oluyor pencereden bakınca, balkondakileri tabancama gömme
ve sen bununla birlikte sebahattin alinin yazdığı hikayeleri de alabilirsin tiyatroya
 bunları da alabilirsin ellerine, sakin olabilirsin, bizi vurmayabilirsin
 ve vaktin nasıl geçtiğini duymadan bile olsa bu şarkıların servilerini döktüğü karaşınlarda
gramofonda bağıran kızlardan başlarken öldürmeye emrettiğin kuşları
dünya nasıl da bir başka fabrikada sahibine dost, patronun da silahı var hem neyse
hem zaten sayın senyör burada ölmenin hiç birimize faydası kalmadı artık, artık şuralarımızda iklimler kıraç
diye çöle seferleri iptal edip, diye malkom x’ daha vahşice, daha genç ölebilirdi de
iyi olmuş, modern olmuş, kırmamışlar bizi
amerikadan getirttikleri ekmek kırıntılarını koyar mı insan ağzına hiç
her Pazar yangınına koştuğum bu kent
benim halkalıda unuttuğum annelerin çamaşırlarını kuruluyordu neyse
müsaade ederseniz uzun zamandır sigarasını yakmadım hürriyetin felan
akşamdan yarıladığım bisikletleri yazacağım ben burada

18 Nisan 2011 Pazartesi

süpürük

burda krallara layık bulunmak ile pekiştirmek geceyi
gücüne gitmeden her hangi bir kadifeli toprak parçasından
müebbet değil belki ama düğümleri ezberden çözebilmekse
en büyük coğrafi keşif de bir tür oligarşidir
dense ki daha gol olmamış ruhları yırtmaya geldiler ta tiyatrodan üzüle üzüle
mecburen simyası bozulmadan konuşur çivilendiği meydandan
ve iner işi bırakır gözümüzün önünde,
 yorganı yünsüz, geçimi yalandan, suyu tövbeden,
kaşığı iklim koşulları gereği gebe, intiharsa bir zorunluluk en dik mahalleden
zati konuşabiliyorsa köy korucularının önünde
iliklenmiş öfkeler ve mezar taşlarına duyduğu taşra romantizmi
ile
kesintisiz bir kovuşturma daha açılır müstakil katillere
kabahatleri ve rüyaları uzun sürsün diye filme ara verilmeli
perdelerin boyu bitmeli pencerenin boynuna gelindiğinde
liberaller kanseri icat etmeye ayaklanıncaya dek hastaneler ülserleri çıkarmamalı
labirentten çıkanları derhal şamanlara teslim etmeli
ve şamanlar müritlerimi asmam için uygun ipler verir bana
ve artık kimse çantasına mektuplarını almıyor, vazolara karanfiller bırakmak ağlamak için yetmiyor
kırılana kadar ıvır zıvır, kırılana kadar melankoli, bir de avuç içi kadar özgür ruh gerek
ihbar etmeye intihar giyenleri
kendi katilimden söz açılmışken, benden söz eden merhum gibi şimdilik başkasının yasındayım
frengimi tazelemekteyim saçlarını söylemekteyim rüzgarda, ve yağmur buna hızla bahane buluyor sağanakla
iyi bak bana, bana iyi bak, düz, çizgisiz, meydandan bak
papatyaları bırak da bak, yakanı kirletme, sola topla az, kenara çekil de öyle bak


 
tankların bacağından kirlenmiş Japon karıncası
bir gözü firarda, diğer bütün atlılar Sümerlere kadar fırlatılmış gibi orta direk  
 bulanık bir nisan ayının güvercinliğinden kaçırma bir dul ile
 martının tam ortasından asılacak bir yabancı
aynı lobide esrarengiz cinayetlerin devletlerinden kaçarak
 sırrına erecek o vakit perdesiz uzayların, bayraklar bitecek yani vatan demeye
zaten yanına uzanmadan piton kışkırtılır, denize örülür bütün soyağaçları faşistlerin
dinlerini değiştirmeye gümüş bir fidan dikilir yüzlerinin derme çatma apartman katlarına
dikenli tellerinden günahlarını çıkarır truvadan çıkan gelinler
ve inatla ecmain inatla karpuzdan suphanallah çıkar
dengeye kadar bir bahriyeli, dengeye kadar emniyet içinde
 kırbaçlanmış el işinden kadınların uyku saatlerinde,
samimiyetsiz portakallar anlaşılıp kalır durmadan
beyaz zencilerin ahını aldıktan sonra
ne melekleri vuran ademoğlu gibi zorba
ne de nadasa bırakılmış şehirler geçer önümüzden

14 Nisan 2011 Perşembe

park

bir parkın önünden geçerken yalnız ve sessiz olmaya bak

uzunca bir süredir soğuksuz bırakılmışım ahşapsız parkta
uykusuz yağmurlar öteberimi alıp yağmalamalarda
durup düşünsem sanki heykel düşecek, reçeteyi bulacak bana millet
susacak bana çekip gitmiş çok güzel şehirler öndeki büfelerden

en parlak yolların aslanları bitmiş ellerinde
kovanlar boş kaldığı sürece hükümet lavaş söylüyor
durmak insanlık halidir, bulmakta öyle, daha bi alevsiz ve gür
daha çok öpücük, daha çok yüzyılla kıble tutturulsa hoş

bir kerede atlasam devleti, gözlükten boşalır nedamet
bize mavi silahlar çeker anlaşılmadık kahinler
kışkırtılır şahinler, ulur bize yedi ay, yedekte bırakılır şövalyeler
nasılsa tutulmuş bir sandık kovulmuş bir kızdan yeğdir affet

günaydın otobüsler, parklardan geçerken, günaydın balıklar ve ud
bu konuda yardımcı olmaya çalışırsanız erkanı da bulur bir dağ
konduğu kelebeğin türküsünü beğenmeden seçilmez bir park dövülmez çırak
beni dök gitsin ezelden, filizleneyim, kış bulayım bir çoban ülkesinden

elbet palazlanır kelimeler sen söyleyince, bir mektubun hemen başında namazlanır
kılınır, telefon edilir, ve bir rüyaya aldırılır tüm o cinayetler
uzun, kırmızı, tanıdık gibi müridleri olur o cumhuriyetin
 tez elden patlar fotoğraflar, tango oynar abdallar, tanıklanır düşen masallar

geçimsiz bir park kalır yüzün, katlanmış bir çadır
bir odanın etrafından güneşler ve yalnızlar geçer
bir başkaldırış hep üstesinden gelinmek için planlanır
düşünmekle hata edemezsin, yanıt vermez sevgili

13 Nisan 2011 Çarşamba

RÜZGARSIZ YAĞMURLAR

bilmem bu sigaram kaç yaşında
bilmem bu kaşım bu gözüm 
ormanlarda kayboldum beni bıraktığınızdan da ötelerde
hala bir tanrı bekliyorum ellerimi tutan, yahut kadeh kaldırmasını ve sigaramı tutmasını öğreten diğer ellerimle
sonra üşengeç, tutuk, saygılı kadınlar buldum denizle kesişen ormanın, güneşe doğru başlangıcında
sonra sokaktan kaçarken sokağa doğru, el pençe divan yalvardığım tanrıların hikayelerine benziyordu bundan böyle hikayeleri
yaralı olduğum bütün sokakların ve evlerin ve caddelerin ve çiçeklerin kitapların tanrılarına seslendim,
ordaydılar adlarından harfler uzattılar bana
kısrağından düştüğüm sokakların, merdivenlerini tırmandığım kentlerin, sevdiğim sevildiğim kadınların ve onları yazan harflerin, hıçkırıklarıyla ağlamadığımız kadınların ve onların çikolatalarının,  kahvehanelerinde kötü çaylardan akşamların, yumuşacık edepsiz ve sessiz okumalarımın, onları yazan harflerin, simitlerin ve silahların ve mektuplarını okurken ki aşık balzac’ın tanrısına koştum,
toprak sürdüm yanaklarına karanfil koktular
unutmak dedim, şu anda ormandan ve herkesten hariç herkesi unutmak ile başlayalım dedim koşmağa
hatırlayıp kaçtılar incir koktular, çünkü kılıçlar da yaratılmaktadır
 kim olduklarından öteye kadar korktular bir düşünsenize, ve çikolatalar bir düşünsenize
evet bundan hemen yarım saat önceydi bin yıllarca sürdü
aldılar götürdüler yaralı olduğum bilinmedi
üzerlerine baktığımda döküldüğü pek anlaşılmayan yaşlar bıraktım, gördüler belki ama resim çizmediler
harfleri birleştirip evlerden, ağaçlardan, kedilerden ve gökkuşaklarından yaptık birer ikişer
notlar aldık, nereliysek yani nerde öldüysek, çünkü terzilere iki sene ömür biçtikleri için haykıran fahişelerin fazlaca bulunduğu bir yerden,
kendimizi seviyorsak bağışlanmaya yetecek kadar sıyrık göstermedik meleklere
oysa davamız düşmemişti, hala yakışıklıydık, kelimeleri tanıyorduk ve Victor Demeden şarkılar dinlerken çay kokmaya karar kılındı, şimdi kaç kez karar kılınıyordur dünyada bi düşünsenize
seni ve tüm senleri ayırtmıştık ormanların en tenha istasyonlarına
ordan geçmek öylesine kutsal  ve öylesine şaşkın şaşkın durmaya yol açmıştı
aslında kuş gibi kokuyorduk da söylemekle inanmak arsındaki korkak çizgilerden yürüyorduk boşluklara basmadan
hepimiz marşlara ses vererek uyanan piçleriz gibi erkenden doğuyorduk sınıflara
Lililer ve Romyler bizden yaklaşık on sınıf kadar uzak ve saygılıydılar
bu yüzden hep biraz sisli geçiyordu takvim yaprakları
boynumuz sabahtan akşama kadar tutuluyordu Lili’leri Romy’leri  ve birbirimizi görmemekten
şikayetçi olacağız elbet tek başınalığın boşalttığı özgürlükten ama
kuyular o vakit çok fazla kurcalanıyor şairler tarafından, biz görüyoruz oldukça resimli cümleler yazıyorlar
ki  allah’tan avcılara tahsis edilmiş bir kalbimiz, bizi ayıran yeşil, kapalı, rahat akreplerimiz var
duvarlarımıza bakıp aslan kesilebiliyoruz hala bu tek başınalıklarına rağmen,
 özgürlüğümüze rağmen düşünüyoruz ve çaba gösteriyoruz topluca intihar etmeler için

8 Nisan 2011 Cuma

ve sen garcia lorca; ne işin vardı kavunların yanında

bir nedeni yoktu, başladığımda cemaat ayaktaydı, şehirler binalar kuruluyordu, sahipleri belli karanlıklar, yürüyordun, akşamdı, sokaklardaydın, bir fotoğrafın bir resmiydin sadece, geldin kapı açıktı oturdun, sana otoyollarda gördüğümüz şehirleri anlattırdım, ölü sulardan, yoksulluktan, yanıbaşımızdan, lanetli günlerden, anılardan konuşup yirmilik üç sigara paketi bitirip, şarabın sonunu gördük, hiç biri bir sonrasının yerini tutmadan, içtik, konuştuk, günlerimizi geçirdik, alışveriş yaptık. yaşlanıyor, camların içinden hala görünmeyebiliyor, noktalama işaretlerine, imla kurallarına uymadan hayatı döküyorduk işte 2,30 da lavaboya, geniş delikli tuvaletlere. soracak sorumuz yok, kimseye nasihat edemeden, kimseyi daha bıçaklamadan, sabitlenmişiz duvarların karşısında. ya biz melekleşecek miyiz, otomobilleşecek miyiz, bulutlaşacak mıyız, sıramızı savacak mıyız. nerdeyiz, başaklar ve sulardan saklı ovalarda, silik zamanların haritada çıkmayan alanlarında, hayatta mıyız yoksa atlarımızdan inmedik mi daha. pencereden çıkardın kafanı, üşüdün, yağmur yağdı tanrı hakkı için, kağıtlar ıslandı, bozuldu kelimeler, hayallerimiz ıslandı, ıssız kaldık, battaniyemizi sakladık birbirimizden, ayık kalmaya yetmiyorduk , askere yazılmalıydık ilk savaşta, silahlar bizimle konuşabiliyordu çünkü, filmlerdeki gibi, bazı sahneler sırf konuşmayalım diye yazılmıştır, ordaydık bir gömünün karanlığında,konuşmadık, konuşmayınca düzeliyordu birden bozuk şiirler, kupayı kaldırmıştık sevinç içinde, bizi bulacaklar merakı içinde endişeliydik ve gergin hayli, ışık söndüğünde kurtarılmamış bir biz olacağız, bunun için sabahlara kadar içecekler, kutlayacaklar sanki bu şehirleri üzerimize yıkabildikleri yüzünden,

neyse bekle, gitme, onlardan ve kimseden bahsetmeyeceğim, inan bu kez daha sen gibi bakışlarım, bir kızın saçlarından daha sen gibi, ormanlardan kaçarken hüzünlü olmaktan da daha çok sana benzeyen şeyler gibi anlatacağım seni, gitme, pencereyi kapat, filmi başlat, yasla yeşil duvarı bedenlere, eğ biraz şu karşıdan görünen dalları, böylesi daha acı, çünkü ne kadar çok acı çekerse herhangi bir şey, daha ihtişamlı bağırıyorsun, daha ihtişamlı diyorsun ağladıklarını, bağışladıklarını, küfrüne doymadıklarını, şimdi bak camlara, konuş, konuş 85 senesinde ne çok napolyon’dun, ne çok Cengiz, ayakların yere değmezdi anlat, bir bıçaktan daha keskin, hapisteki oto hırsızlarından, ağalardan, piçlerden daha cesur, herkesten daha ön saflarda felandın anlat, ankara’yı sevecek denli kibar ve soğuk, şiir bilecek kadar güçlü, aylak ve kuduz. şimdi yalnızsın birer birer bütün yıldızların altında, bir yandan burada, uzun yeşil bir evdesin, bir yandan hiçbir yerde, uzun süren davanın geniş salonlarında, biraz beklesen attila ilhan çıkagelir, markette unuttuğun aileler, sevgililer ve, sokağın sana doğru uzanan baharında gördüğün çilekler savrulur rüzgarda, kaybolur akşam filmde gördüğümüz kış sahilleri, yanar bir daha filmde içtiğimiz sigaralar, stanley kubrick son filminde kendisini oynamıştı hani o filmde, o filmde ne güzel çıkmıştın sen hani, ve sen Ferhad’ı duyuyordun gençken, sandalyede bırakmıştın mektuplarını okuyan sevgiliyi, masaya uzatmıştın korkudan bileklerini, karanfil lüzumsuzca kırmızıydı ve dikensiz bir bulutun dallarından kopartılımış, yanımızdaydı walt whitman, vampirler düzenlenmişti, şarkıda adı geçiyordu kandırılmış, sihirsiz hayaletlerimizin, sonra durduk ve okuduk, meyveler plaklara benziyordu, meyveler ve plaklar ve kullanılmış cümleler ve tren yolları ve kapılar ve bira kuyrukları ve taze leblebi bekleyenler ve dünya ve susmak bilmeyen çenelerimiz ve silahlarımız ölüyordu , ölüyordu hepsi içlerinden gelerek, sormadan, hesapsız, bakışsız, namlusuz, Kürtsüz, Afrikasız, borçsuz, ve yalnız başlarına. bu iyiydi garcia lorca, bu iyiydi gencecik işçiler, iyiydi bu atlı karıncaya binenler Malatyalarda, iyiydi bunlar ey şairler, kaçıncı sınıfa gittiğinizi bilmeden büyüyor kıyamet, patlıyor yıldızlar, sakin gülerek yetişiyor bir martı olanlara, tanrı kitabı kapatınca kaldığı yeri işaretleyerek, gidiyorsun eskiden bindiğin atlara.