ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
10 Ekim 2011 Pazartesi
7 Ekim 2011 Cuma
(bulgakov bilse ki ben onu okuyacam) kıyameti koparırdı
yanıyordu gece çıktık baktık
kaybettiğim bişey var ama ellerimde
bir yolun yarısında
sonuna ulaşmış gibi
kimse vurgulu söylemiyor yokluğunu
söylemiyorum ellerimi.
aydınlık küstah dokunuşuyla beni
taşıyor eski limana
liman yanaşıyor gemiye
gemi elma ağacının sırtında
deniz de yüzmüş açık çukura
ellerime bakıyorum acıyor her şey
susunca her yer bir Meksika.
sus diyorum uyanıyor gemi
batmaya yüzükoyun yatmış
sese öfkeli
sakin sakin bağırıyorum o halde
gelene geçene,
yalnızlık budur, ipek kravat değil.
bir pencereden bakınca
ateş oluyor siyahın gerdanı ve boynu
bir de geceliği var bilirim
yokluk dolduruyor evimi
boşluğun harı çıkmış
süslenip ölüyor tekrar etmek gerekirse
tekrar söylemek gerekirse
karşılamak gerekirse gidenleri
unutmak gerekirse yaz aylarını
nerden geldiyse geldi kelimelerle
üstelik elbisesi yanlış.
sen ve ben ve ikimiz işte
açıklanıyorlar birden
aynı sabahın içinde
aynı rüzgarın fitiliyle
kendi için bana bir son gün diliyor biri
biri koşmayı bilmediği için memur
biri de yüzmeyi bilmekten yorulmuştur herhalde.
beklemelerin yavaşlığında söylenmiş susmalar
söylenmiş şeylerin arkasında duran gerçek
taranıyorlar hep birlikte
ve güzelleşmeyip
ve bağrışıyorlar odada.
yenmiş bir takım
sarı saçlı olmaya bilenen adam
hepsi sahanın içinde
unutturuyorlar güze güz olduğunu
dumanı olmayan bir sigarayı
bitmemiş bir yalnızlığın içinde
söndürüyorlar iyice,
sanki hiçbir sevdaya
ayrılık için çıkmamış gibi
bulandırıyorlar suyu
şimdiyse yavaşça yazık bir şey
yakut diye salınıyor
ellerime doluyor gökyüzü sarmaşığı
sislerin siyah güllü güvertesi
perdenin mavisi
buğulu ellerimin penceresi
ve pencerenin kanı
yavaş yavaş usulca dökülüyorlar
incelik derdine düşmeden
kan yavaş yavaş sökülüyor aydan
işte geldim ama
on dört yaşımda değilim diyerek
annesine kızan bir kızgın sanki
sabahların gelini bir düşbazla
sabahları gelini bir düşbaz
tekrarlamak gerekirse
dipdiri gömlekli ve acımadan
tükürüyorlar üstüme
şaşkınlıkla dinliyorum gözyaşlarını
öç alıcı bir hasan ve de Mehmet mi desem
yoksa tanınmamış bir başlangıç mı bilemem
beni hızla eskitiyor
unutmak da bir Allahın belası
tanrı bunu önemsemiyor.
kaybettiğim bişey var ama ellerimde
bir yolun yarısında
sonuna ulaşmış gibi
kimse vurgulu söylemiyor yokluğunu
söylemiyorum ellerimi.
aydınlık küstah dokunuşuyla beni
taşıyor eski limana
liman yanaşıyor gemiye
gemi elma ağacının sırtında
deniz de yüzmüş açık çukura
ellerime bakıyorum acıyor her şey
susunca her yer bir Meksika.
sus diyorum uyanıyor gemi
batmaya yüzükoyun yatmış
sese öfkeli
sakin sakin bağırıyorum o halde
gelene geçene,
yalnızlık budur, ipek kravat değil.
bir pencereden bakınca
ateş oluyor siyahın gerdanı ve boynu
bir de geceliği var bilirim
yokluk dolduruyor evimi
boşluğun harı çıkmış
süslenip ölüyor tekrar etmek gerekirse
tekrar söylemek gerekirse
karşılamak gerekirse gidenleri
unutmak gerekirse yaz aylarını
nerden geldiyse geldi kelimelerle
üstelik elbisesi yanlış.
sen ve ben ve ikimiz işte
açıklanıyorlar birden
aynı sabahın içinde
aynı rüzgarın fitiliyle
kendi için bana bir son gün diliyor biri
biri koşmayı bilmediği için memur
biri de yüzmeyi bilmekten yorulmuştur herhalde.
beklemelerin yavaşlığında söylenmiş susmalar
söylenmiş şeylerin arkasında duran gerçek
taranıyorlar hep birlikte
ve güzelleşmeyip
ve bağrışıyorlar odada.
yenmiş bir takım
sarı saçlı olmaya bilenen adam
hepsi sahanın içinde
unutturuyorlar güze güz olduğunu
dumanı olmayan bir sigarayı
bitmemiş bir yalnızlığın içinde
söndürüyorlar iyice,
sanki hiçbir sevdaya
ayrılık için çıkmamış gibi
bulandırıyorlar suyu
şimdiyse yavaşça yazık bir şey
yakut diye salınıyor
ellerime doluyor gökyüzü sarmaşığı
sislerin siyah güllü güvertesi
perdenin mavisi
buğulu ellerimin penceresi
ve pencerenin kanı
yavaş yavaş usulca dökülüyorlar
incelik derdine düşmeden
kan yavaş yavaş sökülüyor aydan
işte geldim ama
on dört yaşımda değilim diyerek
annesine kızan bir kızgın sanki
sabahların gelini bir düşbazla
sabahları gelini bir düşbaz
tekrarlamak gerekirse
dipdiri gömlekli ve acımadan
tükürüyorlar üstüme
şaşkınlıkla dinliyorum gözyaşlarını
öç alıcı bir hasan ve de Mehmet mi desem
yoksa tanınmamış bir başlangıç mı bilemem
beni hızla eskitiyor
unutmak da bir Allahın belası
tanrı bunu önemsemiyor.
25 Eylül 2011 Pazar
susuşun boynu bükük, kırılmış harfleri kelimelerin
dönüp yorgun bir ağrıya dönüşüyor sessizlik
ışık görünmemenin renginden yapılmış
hayal kırıklığının şeritlerine geçmeye izinli dünya
unutmaksa dönüp dolaşıp ağlara takılıyor
tezgahlardan mutfaklara alınmaları arttırıyor boşluğu
ve içeri alınıyorlar, o ki camlar abartılacak derecede açık
kimse uyanmamış yaşadıklarından, kimse düştüğünden
rüyanın kokusu sinmiş gök yüzüne, eline mum alan yarılıyor filmi
ağladıkça unutulur ama, ağlamak diye bişey yok
arabulucu, arabulucu, arabulucu nerdesin
kasablanka elimde bir kitap, yardımın gerek unutmaya
yangınların dolaştığı evlerin sahibiyim, üstelik de sakalım yok
unutmak için giyeceğim bir pardösü bulmama yardım etmelisin
düşerken düşmeyi aklımdan geçirmemiştim
sade bana yetecek bir avlusu olsundu hayatın
olmadı, durağa vardık, kimse beklemedi bi daha yaratılışımızı
her şeyi sona erdirmek üzere seçtiğim bıçağı nehir yuttu
şimdiyse ortalık kahredici sessizlik baştan başa
şimdi bir günü yaşamak için yüzlerce kederli gece
bu durumda katilin elinden gelen ne
katili katil yapan neyse, sessizliği de sessizlik yapan
onuncu kattan atlamayı ölmek yapan o
belki siyahı gece yapan bir mühim el, bir mühim bilinmezlik
tek başına, ortaksız, kimi seyre dalmış öyle uzun uzun
dönüp yorgun bir ağrıya dönüşüyor sessizlik
ışık görünmemenin renginden yapılmış
hayal kırıklığının şeritlerine geçmeye izinli dünya
unutmaksa dönüp dolaşıp ağlara takılıyor
tezgahlardan mutfaklara alınmaları arttırıyor boşluğu
ve içeri alınıyorlar, o ki camlar abartılacak derecede açık
kimse uyanmamış yaşadıklarından, kimse düştüğünden
rüyanın kokusu sinmiş gök yüzüne, eline mum alan yarılıyor filmi
ağladıkça unutulur ama, ağlamak diye bişey yok
arabulucu, arabulucu, arabulucu nerdesin
kasablanka elimde bir kitap, yardımın gerek unutmaya
yangınların dolaştığı evlerin sahibiyim, üstelik de sakalım yok
unutmak için giyeceğim bir pardösü bulmama yardım etmelisin
düşerken düşmeyi aklımdan geçirmemiştim
sade bana yetecek bir avlusu olsundu hayatın
olmadı, durağa vardık, kimse beklemedi bi daha yaratılışımızı
her şeyi sona erdirmek üzere seçtiğim bıçağı nehir yuttu
şimdiyse ortalık kahredici sessizlik baştan başa
şimdi bir günü yaşamak için yüzlerce kederli gece
bu durumda katilin elinden gelen ne
katili katil yapan neyse, sessizliği de sessizlik yapan
onuncu kattan atlamayı ölmek yapan o
belki siyahı gece yapan bir mühim el, bir mühim bilinmezlik
tek başına, ortaksız, kimi seyre dalmış öyle uzun uzun
24 Eylül 2011 Cumartesi
salonsuz bir keder ile
başkaları gitmiş olabilir, karanlığın kime kalacağı bilinmez
ihtimaldir ki sevmek: bir beşikte doğmayı beklemektedir
fark edilmek için çaldığın bir şarkı gibi aceleden okunmaz
ihtimaldir ki bulmaya hazırlandığın sevgili, istasyona doğru ölmektedir
uçurumun altında kav, yanmış ve ölü bulunmuş yaralılar
dertleri tasaları yok, artık sevginin iki katlı çelik elbisesi herkes
üç kanatlı gözcüsü kim olacak, bu ise açık seçik bir filme girer elbet
yağmurun bitimine dek intihardan bahsedilmeyecek
çünkü o çocuk öpüşmeye doymuyor istasyon gördüğünde
ve biz neyse ki yola çıkıyoruz gözlerimizi götürmeden
yağmura hapsolmuş bir köyün derme çatma Salı günlerinde
öpüşmenin inzibatları derleyip toplamış etrafı kör yürüyüşlerde
görünmüyor iç içe geçmiş salonlar, küfürler birisinin yeleği gibi
yani ne kadar perişansak o kadar da marifetimiz var hayata
evlerin içi dünya kadar pişman ev içi olduklarına
nefrete saygımız var, sevgiye muhtaçlığımızsa baki
ama istasyon hiçbir yerden görünmez başkaları yüzünden
kıyıya vurur vazgeçmek, ihtimaller boşalır çeşmeden
görmek ki hayatın kalesi, alkol ikindisi ve süpürülmesi gerekeni
gittik gördük ama dirilmeye vaktimiz yetmedi adam gibi
ve günü kurtardık diye birkaç yıl acı çektik, çekildik alkollü gecelere
çekildik bütün zehirli yılanların ülkesine, dehşetledik sinemizi
ürperdik, ürpermiş gibi yaptık ve düğümler atıldı bir sonraki yaza
öpüşmekle sevmek arasında ne kadar zaman vardır ki
bir de kuğular, bir de başaklar, bir de ne vardır ki bilemedim
salonsuz bir kederimiz uyanırdır mutluluk denince aşka
bütün camların kırılası gelirdir tahmin ederseniz
ve böylece kıtlık kıran kaybolur diye bir ümit belirir aynada
diye öcü alınmalı kapı çalmakların, diye hücum edilir yalnızlığa
ihtimaldir ki sevmek: bir beşikte doğmayı beklemektedir
fark edilmek için çaldığın bir şarkı gibi aceleden okunmaz
ihtimaldir ki bulmaya hazırlandığın sevgili, istasyona doğru ölmektedir
uçurumun altında kav, yanmış ve ölü bulunmuş yaralılar
dertleri tasaları yok, artık sevginin iki katlı çelik elbisesi herkes
üç kanatlı gözcüsü kim olacak, bu ise açık seçik bir filme girer elbet
yağmurun bitimine dek intihardan bahsedilmeyecek
çünkü o çocuk öpüşmeye doymuyor istasyon gördüğünde
ve biz neyse ki yola çıkıyoruz gözlerimizi götürmeden
yağmura hapsolmuş bir köyün derme çatma Salı günlerinde
öpüşmenin inzibatları derleyip toplamış etrafı kör yürüyüşlerde
görünmüyor iç içe geçmiş salonlar, küfürler birisinin yeleği gibi
yani ne kadar perişansak o kadar da marifetimiz var hayata
evlerin içi dünya kadar pişman ev içi olduklarına
nefrete saygımız var, sevgiye muhtaçlığımızsa baki
ama istasyon hiçbir yerden görünmez başkaları yüzünden
kıyıya vurur vazgeçmek, ihtimaller boşalır çeşmeden
görmek ki hayatın kalesi, alkol ikindisi ve süpürülmesi gerekeni
gittik gördük ama dirilmeye vaktimiz yetmedi adam gibi
ve günü kurtardık diye birkaç yıl acı çektik, çekildik alkollü gecelere
çekildik bütün zehirli yılanların ülkesine, dehşetledik sinemizi
ürperdik, ürpermiş gibi yaptık ve düğümler atıldı bir sonraki yaza
öpüşmekle sevmek arasında ne kadar zaman vardır ki
bir de kuğular, bir de başaklar, bir de ne vardır ki bilemedim
salonsuz bir kederimiz uyanırdır mutluluk denince aşka
bütün camların kırılası gelirdir tahmin ederseniz
ve böylece kıtlık kıran kaybolur diye bir ümit belirir aynada
diye öcü alınmalı kapı çalmakların, diye hücum edilir yalnızlığa
23 Eylül 2011 Cuma
pardesünü giymen için yapmışlar mı hürriyet
pardesünü giymen için yapmışlar mı geceyi
pardesünü giymen için yapmışlar mı kışı
pardesünü giymen için yapmışlar mı denizi
pardesünü giymen için baban mı olmamış hiç
pardesünü giymen için sarhoş mu oluruz
pardesünü giymen için ne kadar da serin bir hürriyet gecesi
pardesünü giymen için ne kadar yakışık bir kış denizi
pardesünü giymen için sarhoş baban ansızın
hatırlatır ölmeyi
pardesünü giymen için yapmışlar mı geceyi
pardesünü giymen için yapmışlar mı kışı
pardesünü giymen için yapmışlar mı denizi
pardesünü giymen için baban mı olmamış hiç
pardesünü giymen için sarhoş mu oluruz
pardesünü giymen için ne kadar da serin bir hürriyet gecesi
pardesünü giymen için ne kadar yakışık bir kış denizi
pardesünü giymen için sarhoş baban ansızın
hatırlatır ölmeyi
21 Eylül 2011 Çarşamba
cam kenarları için saklanılmış biletler
kızgın olduğumuz şey her yere yayıldı uçaklarla
balıklar söylenip durdular bunu görmedikleri bir yerde.
zamirlerin kimi kastettiği belli değildi bu hengamede
hengame dediysek sarhoşken bütün eviçleri öyle
iyi kötü ayrıldığımız mekanı bulmuştuk, sarhoştuk hepsi bu
terk edilmiş ayrılıkların mezarı, pençe izleri kalmış tüh
kaçtın ve saklandın sakıncalı bir nehre
şehir şehir olsaydı bu kadar şaşılmazdı gelene
ve sen kaçtın aceleyle saklandığın dirilişe
öfkelenmiş gömülüyordun bulutlu camlardan
kaçmış sığınmış bulunuyordun helak edilmiş kavimlere
gelmiş bir ay çıkmıştı tam üstüne tam saçlarına
konmuş bir kuştun sen, kızgınlıktan esmer
yanlış ne vardıysa hepsinde biraz haklı ve esmer
bi sigara içimlik cumhuriyetler vardı, öyle şirin öyle pak
izmarit bulamamıştın, bari deniz temiz kalsa
ama kızgın değilsin hala kendi yaşındaki çocuğa
öpülecek alın çok, büyümek gerek kelebeğe
ve sevinç içinde Bitlisi öptün pembe renkli bir gülde
mavi kapaklı bir dergide yazdılar bunu ama, ellerimi tutma
çalışılmış bir ayrılığı tekrar edip durdun sokak yolunda
sigara içmek için ülke yaratmamıştılar terk edildiğinde
ama sana söz işler iyi giderse bundan sonra
darmadağın olacağımız dişe dokunur bir uçurum ayarlarım sana
sert bir içki bulurum, kadere inanmaktan vazgeçeriz
ikinci kez yaratılırız, sert adamlar olup çıkarız
a harfini dilediğimiz kadar uzatırız bağırırken sevgiliye
Afrika’ya kadar düşünürüz ayışığını, ama çok üşürüz
ve başladığımız yerde bir sokak kedisine dönüşürüz
balıklar söylenip durdular bunu görmedikleri bir yerde.
zamirlerin kimi kastettiği belli değildi bu hengamede
hengame dediysek sarhoşken bütün eviçleri öyle
iyi kötü ayrıldığımız mekanı bulmuştuk, sarhoştuk hepsi bu
terk edilmiş ayrılıkların mezarı, pençe izleri kalmış tüh
kaçtın ve saklandın sakıncalı bir nehre
şehir şehir olsaydı bu kadar şaşılmazdı gelene
ve sen kaçtın aceleyle saklandığın dirilişe
öfkelenmiş gömülüyordun bulutlu camlardan
kaçmış sığınmış bulunuyordun helak edilmiş kavimlere
gelmiş bir ay çıkmıştı tam üstüne tam saçlarına
konmuş bir kuştun sen, kızgınlıktan esmer
yanlış ne vardıysa hepsinde biraz haklı ve esmer
bi sigara içimlik cumhuriyetler vardı, öyle şirin öyle pak
izmarit bulamamıştın, bari deniz temiz kalsa
ama kızgın değilsin hala kendi yaşındaki çocuğa
öpülecek alın çok, büyümek gerek kelebeğe
ve sevinç içinde Bitlisi öptün pembe renkli bir gülde
mavi kapaklı bir dergide yazdılar bunu ama, ellerimi tutma
çalışılmış bir ayrılığı tekrar edip durdun sokak yolunda
sigara içmek için ülke yaratmamıştılar terk edildiğinde
ama sana söz işler iyi giderse bundan sonra
darmadağın olacağımız dişe dokunur bir uçurum ayarlarım sana
sert bir içki bulurum, kadere inanmaktan vazgeçeriz
ikinci kez yaratılırız, sert adamlar olup çıkarız
a harfini dilediğimiz kadar uzatırız bağırırken sevgiliye
Afrika’ya kadar düşünürüz ayışığını, ama çok üşürüz
ve başladığımız yerde bir sokak kedisine dönüşürüz
aceleci bir bir fırtınada yenik düşen efendinin karısı
çok aceleci fırtınalar geçti önümüzden
kiraz ağaçları kırıldı ve penaltıları kaçırdık
kaldık ellerimizde yapmacık çiçeklerle
ve hızla uzaklaştık mevsimlik acıtan parklardan
vapurlara doluşan kurtlar olduğumuzu öğrendik
yapayalnız kadınlarımız sıska kurtlara kaldı
bayraklar astığımız şehirler uçurumdan aşağı…
ve bir de zarif ayaklarımız vardı ama dil bilmeyen
kibar kentlere uğradık bunlarla ama biletsiz
zulümden gözlerini kaçıran beyefendi üslubumuz
bizi ta hürriyetin kilitli karanlığına ulaştırdı
meğerse kaptan telaşlıydı, aynalar karanlıktı
meğerse aynalar bulanıktı, kaptan sessizlikten muzdarip
yalnızlıktan kapkara düşmüştü teninin her damlası
biz şimdi vapurdayız, etraf darmadağın, yağmur bildiğiniz gibi
ceplerimizde bir kitabın zorba harfleriyle
kendimize ağıtlar söylemekteyiz
bütün karaları geride bıraktık, bütün arı şeyleri
bayraklar astığımız topraklara çığ düşmüş denildi, kabul ettik
güçlü bir halatla bağlamışlardı vatanı uzak bir kaldırıma
kaldırım ne kadar sessizdi, ne kadar da yetim düşmüş
deniz ne kadar da umutsuz gidiyordu bizi götürmeyeceği yere
hançerlenmiş halimizle pejmürde halimize baktık
sonra kaptan gözlerimizi kamaştırıp kamaştırıp
bütün ölmüş mültecilerin yerine bizi denize döktü mü döktü
ölünceye kadar yüzdük, yüzdük ama sevimli değiliz biz
mürekkebi bitmişti artık yalnızlık denilen jiletin
akşamlar ekim ayları ve Pazar günleri için
yeterince bekletilmişlerdi.
yağmur felan yağdı, filim felan başladı, anneler felan öldü.
denizde boğulmasına boğulduk, üşümesine çok üşüdük
kışın gelişini cennete asılmış afişlerden öğrendik
öğrendiğimize değmedi annelerin öldüğü, yağmurun başladığı
yağmurun başladığı güne döndük, uğultuluydu
karanlığın sakladığı dünyayı özledik te özledik
denizler çok tatlı, ayşe sevim öyle, okula yeni gelen …
anneler ölürken bile çok gayretli ve sofra kuruyorlar
yazılmayan şarkıların martıları olarak sofra kuruyorlar
tutup ellerini yıkadıkları sessizliğin devamını çekiyorlar
karanlık bir odadayken karanlık bir gemiyi özleyen
bir tufanın denizini bile bilebiliyorlar
biliyorlar kendilerini…
19 Eylül 2011 Pazartesi
içimden gelerek söylediğim bir şehirde, üzerimize yağan kış
sanki senden önce sadece yağmur vardı van’da
sanki senden önce yağmur sadece van’da
cumhuriyette üstümüze yağardı denilirdi
bir çocuk gelip esmer olmak istemezdi ya hiç van’da
benim de kar yağdığında her gün
geceleri pencere kenarından dışarıya doğru yüksek sesle bağırarak
şiirler okuyan amcaoğlum vardı yanımda
sanki kar yağınca her yer van'da bir pencere kenarı olurdu
bir pencere kenarı kış gecesine dönerdi
ve geceler, şiir okumanın tren istasyonlarında unutulmuş bavullarıydı artık
kırlangıçlar bunu öğrendiklerinde demokrasiye geçilirdi
tabiatın şaşmaz güzelliğiydi bu bilirdik, hep kar yağardı vali konağına
star 2000’in orda sana rastlamak çok güzeldi, üşürdük soba önünde
acı çekmesini bilmemek çok güzeldi, cumhuriyetimiz ve diğer filimlerimiz öyle
küçük İskender ve ahmed arif vardı ne güzel, kelebekler de öyle
kelebekler varmış gibi yaparlardı sonsuz yürüdüğümüz o caddede
çünkü Müslümanları tanımıyorduk evelallah, çünkü şair olmak ayıptı
bir insanın adını bilmeden de sevebilmek için van’da
illa afrikada kıtlık kıran olması gerekmezdi ya
ben, burda klasik olarak gizli bir ağlama bile tutturamam senin için
en fazla sigaraya başlarım en fazla bir gece pencereden dışarıya bakarken yine
çiçeği burnunda bir dünyadan yıllarca uzak düşmüş kırlangıçlara senden bahsederim
burada kalacağımıza evet demek için keşke bir nikah memuru olsaydı derim
keşke sorsaydı bir daha hiç gitmeyeceksiniz öyle mi değil mi diye
ama kimse hiçbir şey sormadı, ben çok sigara içtiğimde ağlamadım
ben çok sigara içtiğimde ağlamadıysam, aslında içimde bir şiir hiç söylenmemiştir
aslında bir yangın çıkarılmamıştır henüz, bu dava bizi güzelleştirmemiştir
gecemi gündüzüme katıp onu söylüyorumdur, durmadan yanan bu kent değildir
şiirlerdir, kalelerdir, dağlardır ve otobüs yolculuklarıdır bitlisten geçen
sonra her evin bir vazoya ihtiyacı olduğu kadar bu şehrin bir denize ihtiyacı vardır
ama benim, deniz olmadan da yapabilirim diyeceğim bir vazom olmadı hiç
sen içimde paramparça bir dünyanın ilk şehri oluyorken o sıralarda
deniz olmadan da yapabilirim diyebileceğim bir vazom olmadı hiç
bir hayalin içinden geçen nehirleri suluyorken sen, tiyatroya hiç gitmezken
olmadı teomanın şarkılarının sesini açmama yardım edecek bir bakkal amca
hem kimin bir bakkal amcası olmamıştır ki van’da
sonra mezun oluyorduk van’dan, başka şehirleri sevmeyeceğimize inanarak
tutuşturulmaktan ve kar yağan gecelerde migrosa doğru koşarak sevmekten
mezun oluyorduk
o sadece dağlarına kar yağan şehirlerden çok farkı olan
herkese yetecek kadar kar yağan büyülü şehirden mezun oluyorduk
içten içe paramparça oluyorduk ilk defa bu konuda yalan söylemeden
ve denizi olmayan şehirlerde bir daha birlikte olamayacağımızı bile bile
çareler aramayı sürdürüyorduk bu şehrin rüyalarının bitmeyişi için
sanki senden önce yağmur sadece van’da
cumhuriyette üstümüze yağardı denilirdi
bir çocuk gelip esmer olmak istemezdi ya hiç van’da
benim de kar yağdığında her gün
geceleri pencere kenarından dışarıya doğru yüksek sesle bağırarak
şiirler okuyan amcaoğlum vardı yanımda
sanki kar yağınca her yer van'da bir pencere kenarı olurdu
bir pencere kenarı kış gecesine dönerdi
ve geceler, şiir okumanın tren istasyonlarında unutulmuş bavullarıydı artık
kırlangıçlar bunu öğrendiklerinde demokrasiye geçilirdi
tabiatın şaşmaz güzelliğiydi bu bilirdik, hep kar yağardı vali konağına
star 2000’in orda sana rastlamak çok güzeldi, üşürdük soba önünde
acı çekmesini bilmemek çok güzeldi, cumhuriyetimiz ve diğer filimlerimiz öyle
küçük İskender ve ahmed arif vardı ne güzel, kelebekler de öyle
kelebekler varmış gibi yaparlardı sonsuz yürüdüğümüz o caddede
çünkü Müslümanları tanımıyorduk evelallah, çünkü şair olmak ayıptı
bir insanın adını bilmeden de sevebilmek için van’da
illa afrikada kıtlık kıran olması gerekmezdi ya
ben, burda klasik olarak gizli bir ağlama bile tutturamam senin için
en fazla sigaraya başlarım en fazla bir gece pencereden dışarıya bakarken yine
çiçeği burnunda bir dünyadan yıllarca uzak düşmüş kırlangıçlara senden bahsederim
burada kalacağımıza evet demek için keşke bir nikah memuru olsaydı derim
keşke sorsaydı bir daha hiç gitmeyeceksiniz öyle mi değil mi diye
ama kimse hiçbir şey sormadı, ben çok sigara içtiğimde ağlamadım
ben çok sigara içtiğimde ağlamadıysam, aslında içimde bir şiir hiç söylenmemiştir
aslında bir yangın çıkarılmamıştır henüz, bu dava bizi güzelleştirmemiştir
gecemi gündüzüme katıp onu söylüyorumdur, durmadan yanan bu kent değildir
şiirlerdir, kalelerdir, dağlardır ve otobüs yolculuklarıdır bitlisten geçen
sonra her evin bir vazoya ihtiyacı olduğu kadar bu şehrin bir denize ihtiyacı vardır
ama benim, deniz olmadan da yapabilirim diyeceğim bir vazom olmadı hiç
sen içimde paramparça bir dünyanın ilk şehri oluyorken o sıralarda
deniz olmadan da yapabilirim diyebileceğim bir vazom olmadı hiç
bir hayalin içinden geçen nehirleri suluyorken sen, tiyatroya hiç gitmezken
olmadı teomanın şarkılarının sesini açmama yardım edecek bir bakkal amca
hem kimin bir bakkal amcası olmamıştır ki van’da
sonra mezun oluyorduk van’dan, başka şehirleri sevmeyeceğimize inanarak
tutuşturulmaktan ve kar yağan gecelerde migrosa doğru koşarak sevmekten
mezun oluyorduk
o sadece dağlarına kar yağan şehirlerden çok farkı olan
herkese yetecek kadar kar yağan büyülü şehirden mezun oluyorduk
içten içe paramparça oluyorduk ilk defa bu konuda yalan söylemeden
ve denizi olmayan şehirlerde bir daha birlikte olamayacağımızı bile bile
çareler aramayı sürdürüyorduk bu şehrin rüyalarının bitmeyişi için
17 Eylül 2011 Cumartesi
gayet netim bu konuda
sonuçta tutundum bir dala
şunu sev dediler sevdim ama kendimin dediklerini yapma konusunda hamarat sayılmam, ona göre de akşamleyin düşünmek için epey vakit ayırıyorum seçmek işine, neyi seçeceğime bağlı olarak milyonlarca yön işareti, trafik ışığı ve şehirler var, perişan kederli, perişan hüzünlü biriyim, siyah giyemem ben, beyaz giyemem, insanlar uçma eksikliği olan öfkeli şeylerdir böylece. nokta.
çoğunlukla eksikliğimi hissetmiyor hayat, bu kimi mutlu ediyor bilmiyorum, bakire olmak kır çiçeği olmak gibi. kaygı verici şeyleri istemiyorum. ve kaygı verici şeyler oluyor hep yanımda, istemediğim boşluklar doluyor avucuma, atıyorum atıyorum çoğalıyorlar, bu beni ne kadar post modern yapabilir ki. Ben bunları postmodern olmak için mi yapıyorum sence, bi düşün…
ben misal bir dağım, sonsuz yüksek bir dağ.hiç keyifli olmam o zaman.
her şeye karşı bölük pörçüğüm. çıplağım, boğulmanın güneşiyim, en büyüğüm şu odada.
basit olmayı hep gizledim kendimden,oysa basit en karmakarışıktır aynı zamanda. alışılan şeylere olan özlemimi bastıramıyorum bi türlü.
Sakin olmakla ilgili bir nehirde ne yaparım, duramam oralarda, beni çağırın lütfen, beni bi filmin içine atın.
Yaşarken ölmeyi gerektirecek hallerden herkese nasip olmuş mudur, sanmıyorum. Siz hiç trende bir hırsız olmayı görebildiniz mi? rezil olmak kimseye yakışmıyor abiler, rezil olmaya mecbur kalındığı için rezil olunur ancak. biraz daha büyüyelim, biraz ve daha . Eyvallah.
-bir tabak salata verir misin? diyor
eleman da (esas kahraman)
-tabii ki veririm, veremem mi zannediyorsun? diye karşılık veriyor
-sigara içmeyi özlemek başka anlamlara da geliyor,
Hoşça kal demek çok zor ve hatırlamanın kıskançlıkla ilgisi var mıdır bilmiyorum. Gelin bunu sorgulayalım. Sigarayı yeni bırakan birine yardımınız dokunmuş olur böylece, hele böylesi bir dünyada yardım etmek artık çok önemli, bunun siz de idrakindesinizdir. Birisi sigara içerken hiç de sağlam temellerimin olmadığını apaçık izliyorum, sakin olmayı aklımdan geçiremiyorum böylesi durumlarda, içimde ona karşı hazır tuttuğum yalancı tavrım yok oluyordur yavaş yavaş. işgale hazırlanmak ne kadar da hazin bir şey, hem de ne kadar beklenen bir şey değil mi? peki Ben sigarayı başkalarından kıskanıyorum mudur nedir bu? Bana biraz fazla yardım edin lütfen. Belki de kıskançlık değildir bunun adı ama aynı zamanda belki de öyledir, cevap henüz net değil gördüğünüz gibi.
Ama önümüzde bi kaç raunt daha var, bir şeyler daha yazalım bakalım bitecek mi bu yazı.
Onları öyle birbirlerinin sevgilisiymiş gibi görmek çok fena, bi de ben yokken nasıl eğleniyorlardır Allah bilir.
Özlemek mi ya da kıskanmak mı daha ağır basıyor şimdi hala bir karar veremedim, ya siz? Olsun devam edelim, gemi daha kalkmış değil nasıl olsa. Ama saygılı günleri geride bırakmışım sizin de gördüğünüz üzre. Çok sinirliyim… bu beni artiz kılan özelliğim.
Birinin arkasından çok konuşuyorsanız ( hem de kovboy şapkası varken kafada) bu sizin onu kolay kolay unutamayacağınızı mı gösterir (kovboy şapkası unuttuğunuzu bildirmek için insanlara, kovboy şapkası gözünüzü insanlardan kaçırmaya....(dört nokta attım oraya olum, yeterince anlamışsındır diye ha))? Demek ki vazgeçtiğimizi saklayıp gizlemeliyiz ki hatırlamayabilelim öyle mi? yo yo hayır buna ben bile katılamam doğrusu(belki de katlanamam). açıkçası unutmayacağımız şeylerin alayının bizatihi farkındayızdır, yıllar yıllar öncesinden bile bilebiliriz neyi ve kimleri unutmayacağımızı, lütfen, lütfen, onlar hakkında tek kelime bile etmesek de, ya da herkeslerle oturup kalkıp herkeslerle onları konuşup dursak da (herkeslerle oturmanın nedeni de bir nevi herkeslere ondan (unutamadığınız ondan) bahsedip durmaktır ya neyse) , hatta sürekli etrafımızda bulunsalar veya bizlerden binlerce yıl uzakta yaşasalar dahi, yine de kolay unutulacaklar kolay unutulurlar, zoru zoruna unutulacaklar ise sıralarını beklerler. Peki bu tarz şeyler, (bu şeylere elbete insanlar dahil ama, esas maksadım size sigarayla aramdaki münasebeti anlatmak olduğundan, bağışlarsanız ve anlayış göstereceğinizi umarak en çok sigara dahil diyeceğim) neden hep zor unutulacaklar listesinin top onlarında filan olurlar, peki niye bünyemizi ve beynimizin her yerini bu denli çok işgal ederler, onlara olan bu zavallı bağlılığımız, onlara karşı olan bu süprüntülü esrarkeşliğimiz nerden geliyor?
Sigarayla aramda geçenler nerdeyse böyle, ama beni tekrar ona döndürmeye çalışan asıl güç nedir, bilelim de ona göre malzeme alalım alışveriş merkezinden.
Sigara ve ben, dünya gelsin de aşk görsün…
Ancak unutabileceklerinizi terk edin yoksa infilak olursunuz. Yoksa geri dönmekten mideniz bulansa bile, ona geri dönmemeyi beceremezsiniz bi türlü. (bkz. zeki demirkubuz: kader)
Bu yaşa gelmişsin ve hiçbir şeye hoşça kal diyemiyorsun artık, bu çok zor. Bunu yazdığım için özür dilerim.
Çoktandır unuttuğumu sandığım şeyler, bugün tüm çıplaklıklarıyla karşımdalar, bunlara karşı önlem olarak BİR VAZOM BİLE YOK, evimdeki zıkkımların kökleriyle besleniyorum son günlerde, ama televizyon seyretmeyip karanlıktan korkmamayı öğrenince, dünya yine de zul yine de zul.
Çoktandır unuttuğumu sandığım şeyler, bugün tüm çıplaklıklarıyla karşımdalar, bunlara karşı önlem olarak BİR VAZOM BİLE YOK, evimdeki zıkkımların kökleriyle besleniyorum son günlerde, ama televizyon seyretmeyip karanlıktan korkmamayı öğrenince, dünya yine de zul yine de zul.
KİM İDİ BİZİM DAVADA İÇEN YARGIÇ
Şubattı, soğuktu, özlüyorduk
diyordu ve bir daha diyecekti yargıç
kendini karanlığa hazırlar misali gündüzün çok içerdi
küfrünü eder pencereden ve sabah sabah ne çok içerdi
şimdi ben küfrediyorum ya hiçbirinize yetmeyecek bu küfürler
derdi ve bir daha diyecekti yargıç
o yargıç ki hep uslandığını iddia edip
her gece yağmurdan sonra ancak yatıştırılabilen
bir karanlık bağımlısıydı ve bir karanlık bağımlısıydı
aynı bizler gibi ve sizler, aynı gözünü kestirdiği o diğerleri gibi
ama kimsenin gökyüzüne kimsenin sözü geçmiyordu
müzik hafif dingindi hep, rüzgâr çok çevikti
biz yalnızdık, ölene kadar çöldeki bir bedevi olarak yaşıyor gibi
dallanıp budaklanıyordu her an her yere olan özlemimiz
rüzgâr çok garipti, müzik hafif sarhoştu hep
ve yani gözleri korkmuştu bundan bütün gardiyanların ki
bizi daha kapalı odalara bırakmıştılar, bizi daha karanlık ve
yıldızları sayılır bırakmıştılar ve leyleklerle martıları pencereden bakınca
sanki bizden çok uzağa göçecekmiş gibi uçurmuşlardı onları da
ama kimsenin sesi yoktu kimsenin parası pulu
sanki biz onlardan on yaş daha erken ölecektik sanki biz aniden
kimsenin sesi yokken hem de, kimsenin parası pulu
balkonlu yazlar geçirip duruyorduk üst üste, şarkılı, kavgalı gürültülü
bir tek denizimiz eksikti nerdeyse, belki de bir tek denizimiz
gittiğimiz yer çölün içinde bir İstanbul’du hep, olsun, bu hep olsun
döndüğümüz yerse coğrafyada değildi henüz
yargıç kararını verene dek özlemeyecektik güya kimseyi
güya kimseyi eski sevgililerimize benzetmeyecektik güya
bunu derken şubat mıydı neydi, ama özlüyor muyduk neydik
bir sabah uyandık artık ve bir sabah niye uyandıksa işte
hiç bi rüzgârın uçuramayacağı uçurtmalar yaptık durduk
sahilde olduğumuzu unutarak sahile kadar yürüyüp durduk
sonra hepsinden vazgeçtik, vazgeçtiklerimizden de, yargıçtan da
niyeyse döndük işte, bir şarkının sonundaki kadın sesini özleyerek belki
belki bıçağın keskin tarafını özledik bahçesi olan evlerde sessizce
bir sessizliğin ellerini yakalayıp bırakmamak üzere özledik her şeyi
sevgili kıldık kendimizi sessizliğe ve yeşil duvarlı odalara belki
yaralarımızdan çeksinler diye tuzlarını belki de
şimdi canım çay çekiyor ve sigara çekiyor ve alkol çekiyor desem bile
canım çay çekiyor ve sigara çekiyor ve alkol çekiyor anlamına gelmiyor ki kelimeler
diyordu ve bir daha diyecekti yargıç
kendini karanlığa hazırlar misali gündüzün çok içerdi
küfrünü eder pencereden ve sabah sabah ne çok içerdi
şimdi ben küfrediyorum ya hiçbirinize yetmeyecek bu küfürler
derdi ve bir daha diyecekti yargıç
o yargıç ki hep uslandığını iddia edip
her gece yağmurdan sonra ancak yatıştırılabilen
bir karanlık bağımlısıydı ve bir karanlık bağımlısıydı
aynı bizler gibi ve sizler, aynı gözünü kestirdiği o diğerleri gibi
ama kimsenin gökyüzüne kimsenin sözü geçmiyordu
müzik hafif dingindi hep, rüzgâr çok çevikti
biz yalnızdık, ölene kadar çöldeki bir bedevi olarak yaşıyor gibi
dallanıp budaklanıyordu her an her yere olan özlemimiz
rüzgâr çok garipti, müzik hafif sarhoştu hep
ve yani gözleri korkmuştu bundan bütün gardiyanların ki
bizi daha kapalı odalara bırakmıştılar, bizi daha karanlık ve
yıldızları sayılır bırakmıştılar ve leyleklerle martıları pencereden bakınca
sanki bizden çok uzağa göçecekmiş gibi uçurmuşlardı onları da
ama kimsenin sesi yoktu kimsenin parası pulu
sanki biz onlardan on yaş daha erken ölecektik sanki biz aniden
kimsenin sesi yokken hem de, kimsenin parası pulu
balkonlu yazlar geçirip duruyorduk üst üste, şarkılı, kavgalı gürültülü
bir tek denizimiz eksikti nerdeyse, belki de bir tek denizimiz
gittiğimiz yer çölün içinde bir İstanbul’du hep, olsun, bu hep olsun
döndüğümüz yerse coğrafyada değildi henüz
yargıç kararını verene dek özlemeyecektik güya kimseyi
güya kimseyi eski sevgililerimize benzetmeyecektik güya
bunu derken şubat mıydı neydi, ama özlüyor muyduk neydik
bir sabah uyandık artık ve bir sabah niye uyandıksa işte
hiç bi rüzgârın uçuramayacağı uçurtmalar yaptık durduk
sahilde olduğumuzu unutarak sahile kadar yürüyüp durduk
sonra hepsinden vazgeçtik, vazgeçtiklerimizden de, yargıçtan da
niyeyse döndük işte, bir şarkının sonundaki kadın sesini özleyerek belki
belki bıçağın keskin tarafını özledik bahçesi olan evlerde sessizce
bir sessizliğin ellerini yakalayıp bırakmamak üzere özledik her şeyi
sevgili kıldık kendimizi sessizliğe ve yeşil duvarlı odalara belki
yaralarımızdan çeksinler diye tuzlarını belki de
canım çay çekiyor ve sigara çekiyor ve alkol çekiyor anlamına gelmiyor ki kelimeler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)