Yine Hasar
ahh ki çadırımızı onlar çaldı
bezimizi onlar gerdi
zift oldular şimdi asfaltla boyayacaklar bizi
bu ara insanın insana su topladığı yerden bahsediliyor
yakında toz ve duayla canı silinecek yerlerden
orda kasrı evlere kuyusu kendine yakın çocuklar üzülecek
orda ağızları kusur, gözleri rica çocuklar
yakında yeri yerinden oynatacak
tavana kadar canı sıkılacak onların
bu ara durmadan kanım kaynıyor karla karışık yağmura
bekliyorum biri gelsin ve bunu açıklasın bana:
çocuk mu ayin mi bu kendini dişleyen gövde
huysuz çaput, buruk tef, telaşsız dengbej
burda boyuna çukur ve incinmiş evlerden bahsediliyor
el yordamıyla anlatılıyor evin avluya canı sıkılmış hali
öyleydi, ondan uzun ediyorum bu erken ve unutkan sözleri:
burdaydım! burası çatık zamanda ısrar
burası çukur, hem taş hem telaş
kime nemlensen kendi kendine zaten ıslak
babadan kalma oyuk babadan kalma surat
aslında burası özenle hasar:
hayat ince, devlet dalgın, sabır sıkılgan
ortasından yırtılan, yırtıldığı yerden usulca dikilen dikkat:
yarısı dua üç kardeş dört kuyuyduk biz o avluda
parçalı bulut annem, bir oyuk biçimiydi babam
kendiliğinden ikiz yağış, biri diğerine kesin hasar
iki karış avluda dört kekeme kuyuyla başladı ayin
biri diğerine surat, her dalı tembih kalan üç kardeş
onun fistanlarından yapıldı bunca çaput
kulpsuz fincanda mırra, durmadan ona içildi acı
ona adandı o karla karışık yağmur o su şehri
bir rüya: çıkıp onu dileyen bendim düştüğüm ceviz ağacından
bendim dumana dayanıp tiner ve terebentine sataşan
rahatına düşkün binalarda ahh onlar:
orda evler avlusuna kadar üzgün
evler cinnet, bir şey olacakmış kadar sara
ahh onlar: biz cezbe oldukça bize soğan koklatıp
tabandan terasa kadar evlerin evlere canını sıktılar
göçtük ve gördük dört çiviyle yürüdü o güzel atlar
konuşan biz, dinleyen ve kişneyen onlar
insan insana olabilirdi evler evlere taş atmazsa
epeydir insanın insana su olduğu yerden de bahsediliyor
orda herkes herkese yüz
herkes kalan bulutundan düşen bin parça
orda her evin canı var, sıkılıp çocuk yetiştiriyor avluda
asıl onun su topladığı yerde başlamalıydı ah!
ahh, çukuru geç, kuyusu zamanla bulaşmalıydı çocuğa
üvey aklımın dumana derin sataştığı doğrudur
doğrudur adımın devletle, yüzümün ricayla anıldığı
sonra ahd olsun özenle annesi yok evlere
orda herkes herkese ayin
orda çocuk dediğin pür, çocukluk dediğin surat,
dediğin tenha, dediğin cezbe olmalı biraz
ahd olsun ki oraya
orda çocukluğu ısrarla tütenin avlu
orda, kalanın kendine kuyunun kuyuya taş attığını gördüm
engebeli evlerden ılık aklıma değnek
şimdi bana durmadan dumana alışık tef, çaput ve yağış gerek
işbu artan nevalem, onların çınlayan tembihleri:
uygun yaşam uygun adım uygun aşk
gidiyorum, mazgaldan mıknatıs ve özenle bırakıp herşeyi
gidiyorum, sular ve seller götürsün sizi
(Hasar Ayini’nden)
ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
12 Mayıs 2013 Pazar
telleri koparken yaşlı bir sesin
Zorlanarak geçiyorum sefaköyün çatlak yerlerinden
Yemeğin acı olması da fark etmiyor artık
kahvenin kötüsünü bilmem zaten
Düşmanlar ayaklanıyorlar aklımın köşelerinde
Bir bardak su içip uyuyacam her seferinde
Sanki uyuyacam ve sanki iyi bir virtüöz
Damarlarımda durmadan geziniyor benim
ve bir sesi kovalıyor görünmek için
Yaşamaya ve su içmeye aldanmak adına
Birisi çıkıp gelmeli
birisi aynalardan saklanarak
bir adımda gelmiş gibi karanlık
pek kalmayacak gibi kararlı
güzel sayılmaya yetecek kadar
sarışın ve hüzünlü
olmaya gelmiş birisi.
Ertelediğim felaketi kirletmiş
rahatlatmış birisi
Kumlardan bir Akdenize bırakacak olan beni.
oysa sefaköyde yürümeğe alışmışız biz
bi kere bu caddelerde ne var böyle ışıklı ve merhabalar kokan
Dersler, havalar ve güneşleri eksik
Güneşler ve hep unuttuğumuz hüzünlü ağaçları
yine de mutluyuz sanki görmekten herşeyleri.
emirgandan, çaylardan , denizin yakınında gezen
şairlerden
ve esmerlerden, kırmızıdan utanan sevgilerden
kaçıyorum
bir caddenin kirletilmiş yanaklarına
o yanaklar görseniz ne güzel
Oralardaki kalın pardösülü ortaçağ insanları
Uzaklara fırlayacak benim gibi
Büyüyecek bize kalan harfler ve resimler
Şehir merkezlerinin kuşları gibi
Sönük sönük hatırlanacaklar ve
Bir yaz günü gelmiştiler sanki
Uzak soğuk rüzgarlardan dolayı
Aslında biraz yükseklerden dolayı
Hep mühim olanı kaçıran akıllara
azıcık akıl versin diye
ulan bu ne biçim sevmek ki desinler diye
Güzel görünmekten ve mutlu olmaktan dolayı
Bir bulut beyaz gömleğini giymiş
kötü kötü dolaşırken aramızda
Göğün en temiz ve alımlı semtlerinde
ve mavilerine aldandığımız gözlerinde
Birden sitem eder gibi
Selamını almıyorum senin ey sabah güneşi
Yemeğin acı olması da fark etmiyor artık
kahvenin kötüsünü bilmem zaten
Düşmanlar ayaklanıyorlar aklımın köşelerinde
Bir bardak su içip uyuyacam her seferinde
Sanki uyuyacam ve sanki iyi bir virtüöz
Damarlarımda durmadan geziniyor benim
ve bir sesi kovalıyor görünmek için
Yaşamaya ve su içmeye aldanmak adına
Birisi çıkıp gelmeli
birisi aynalardan saklanarak
bir adımda gelmiş gibi karanlık
pek kalmayacak gibi kararlı
güzel sayılmaya yetecek kadar
sarışın ve hüzünlü
olmaya gelmiş birisi.
Ertelediğim felaketi kirletmiş
rahatlatmış birisi
Kumlardan bir Akdenize bırakacak olan beni.
oysa sefaköyde yürümeğe alışmışız biz
bi kere bu caddelerde ne var böyle ışıklı ve merhabalar kokan
Dersler, havalar ve güneşleri eksik
Güneşler ve hep unuttuğumuz hüzünlü ağaçları
yine de mutluyuz sanki görmekten herşeyleri.
emirgandan, çaylardan , denizin yakınında gezen
şairlerden
ve esmerlerden, kırmızıdan utanan sevgilerden
kaçıyorum
bir caddenin kirletilmiş yanaklarına
o yanaklar görseniz ne güzel
Oralardaki kalın pardösülü ortaçağ insanları
Uzaklara fırlayacak benim gibi
Büyüyecek bize kalan harfler ve resimler
Şehir merkezlerinin kuşları gibi
Sönük sönük hatırlanacaklar ve
Bir yaz günü gelmiştiler sanki
Uzak soğuk rüzgarlardan dolayı
Aslında biraz yükseklerden dolayı
Hep mühim olanı kaçıran akıllara
azıcık akıl versin diye
ulan bu ne biçim sevmek ki desinler diye
Güzel görünmekten ve mutlu olmaktan dolayı
Bir bulut beyaz gömleğini giymiş
kötü kötü dolaşırken aramızda
Göğün en temiz ve alımlı semtlerinde
ve mavilerine aldandığımız gözlerinde
Birden sitem eder gibi
Selamını almıyorum senin ey sabah güneşi
28 Nisan 2013 Pazar
ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI
Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?
Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?
Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.
Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?
Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...
Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.
Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...
Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.
Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?
Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?
Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.
Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
Şükrü Erbaş
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?
Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?
Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.
Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?
Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...
Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.
Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...
Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.
Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?
Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?
Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.
Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
Şükrü Erbaş
21 Nisan 2013 Pazar
bir gül karanlık
kendinizi yalnız hissetmeyin ama, yalnız olduğunuzu da aklınızdan çıkarmayın
karanlık; yaşamaya elverişli bir topraktır, akşamları sevin
laleler açmışsa ve görememişseniz, görmemişseniz açan ve dökülen laleleri, saplarını da toplamışlarsa
kendinizden kaçıp kurtulun
bir kaleye kapanıp ardından güneşe çıkın
ola ki güneş çıkmıştır, ve yüzünüze bir tebessüm çizilmiştir
ve siz uslanmayacaksınız da üstelik
yeterli ışık almadığınızdan şikayetçisiniz yine de - siz nelerden şikayet etmezsiniz ki
olsun güneşe çıkıp deyin ki
BİR GÜL KARANLIK , beni almış bir özlemek kimlere kimlere
beni götürün vapurlar, balıkçı tekneleri
özlediğim yerlerine
kimlerin kimlerin
ellerinden öperim, ey mutsuzluk
Dün yok mu o dün
Orda bir ceketim vardı çokça umursadığım
Ne zaman fotoğraflarda bir uçak görsem
Düşüyordum
siyah bir leke gibi üstüm başım
konuşsam da zaman, konuşmasam da zaman
akıp usulca bitiyor, akışını tamamlamadan
ve dinliyorum yazılmayan sesleri
yazılmayan uçan etekleri denizlerde felan
sadece ufak tefek takip ediyorum kendimi
bir adı bulunmayan
Bir sessizliğin ellerinden tutup martılar bekliyorum
Halbuki Martılara yer vermem yüzümde
Bir şiirin kanları damlıyor yüzüme benzeyen bir zamana
ve tek bir canım kalıyor pazarlıksız bir aşka.
Kadınlardan yapılmış kalp çarpıntıları
Bir başkasının gömleği içinde
Su kenarlarının bitmişliği içinde
Çırpınıyor konuşmak için
Ama o dün yok mu o dün
Durmadan Geçti gitti sanki
kağıt bir peçeteye yazılmıştı o kadar
alıp yırttığımız o dün
Oralarda bir dün yok mu dün
Sizin oraların akşamlarında
evinizde televizyonlar izlerken geçip giden bir dün
Ahmakça Yaşlanıp bir duvara toslayacağımız
Bir masa ve bir dün
Dedik ya kağıtlara yazılmıştı
İsmini vermeyeceğim Bir kızın
ellerinde unuttuğum
Yazılınca solmaz görünüyor güller ve şiirler
Yazılınca kaybolmayacak sanıyor
çocuklar Annelerinden
ne yazık ki güneşleri topluyorlar artık oramızdan buramızdan
ve Bulutlar yağmur bırakınca yerler ıslanıyor
Ne zaman bir uçak görsem fotoğraflarda ben
Üşüyorum bu yüzden
Ayıp ediyor bize zaman denen uçaklar
Bir şehir adeta düşmüyor yakamızdan
Ve düşüyoruz sözün hatrının peşine
Ardına kadar açık yaralanmaya göğsümüz
Gel dedi birisi, demiştir muhakkak
unutma dedik unutuldu işte
çünkü birden değişiyor zaman,
çünkü ben de buraya sığmam
elimizde kalıyor aşk
Ve Yarım yamalak nefret
Alıp üşüyorum işte bu kışları
Terliyorum bir haziran görsem
Orda bir ceketim vardı çokça umursadığım
Ne zaman fotoğraflarda bir uçak görsem
Düşüyordum
siyah bir leke gibi üstüm başım
konuşsam da zaman, konuşmasam da zaman
akıp usulca bitiyor, akışını tamamlamadan
ve dinliyorum yazılmayan sesleri
yazılmayan uçan etekleri denizlerde felan
sadece ufak tefek takip ediyorum kendimi
bir adı bulunmayan
Bir sessizliğin ellerinden tutup martılar bekliyorum
Halbuki Martılara yer vermem yüzümde
Bir şiirin kanları damlıyor yüzüme benzeyen bir zamana
ve tek bir canım kalıyor pazarlıksız bir aşka.
Kadınlardan yapılmış kalp çarpıntıları
Bir başkasının gömleği içinde
Su kenarlarının bitmişliği içinde
Çırpınıyor konuşmak için
Ama o dün yok mu o dün
Durmadan Geçti gitti sanki
kağıt bir peçeteye yazılmıştı o kadar
alıp yırttığımız o dün
Oralarda bir dün yok mu dün
Sizin oraların akşamlarında
evinizde televizyonlar izlerken geçip giden bir dün
Ahmakça Yaşlanıp bir duvara toslayacağımız
Bir masa ve bir dün
Dedik ya kağıtlara yazılmıştı
İsmini vermeyeceğim Bir kızın
ellerinde unuttuğum
Yazılınca solmaz görünüyor güller ve şiirler
Yazılınca kaybolmayacak sanıyor
çocuklar Annelerinden
ne yazık ki güneşleri topluyorlar artık oramızdan buramızdan
ve Bulutlar yağmur bırakınca yerler ıslanıyor
Ne zaman bir uçak görsem fotoğraflarda ben
Üşüyorum bu yüzden
Ayıp ediyor bize zaman denen uçaklar
Bir şehir adeta düşmüyor yakamızdan
Ve düşüyoruz sözün hatrının peşine
Ardına kadar açık yaralanmaya göğsümüz
Gel dedi birisi, demiştir muhakkak
unutma dedik unutuldu işte
çünkü birden değişiyor zaman,
çünkü ben de buraya sığmam
elimizde kalıyor aşk
Ve Yarım yamalak nefret
Alıp üşüyorum işte bu kışları
Terliyorum bir haziran görsem
14 Nisan 2013 Pazar
cümle içinde kullanmak kendini
çünkü çok acı var bende
düşünüyorum, ve düşündüklerimi de düşünüyorum
kalıyor düşünmediklerim, sonra onların icabına bakıyorum
şizofrenim ve karantinalık
bacaklarım ağrıyor düşünmekten, yüzümü sivilceler kaplıyor
içerimde büyüyen kanserler büyüyor
tarihsel arka planı yok bunun
ama şair bunu hüzünle açıklıyor
elim ayağım tutmuyor, dişlerim zonklayıp
bıçaklıyorum gibi hissediyorum kalplerimi
o halde düşünmek memeli bir hayvan mıdır
diye söylenip, söylenmeyi şeytan alıp götürüyor.
Uyuyorum, uyku hiçliğimin danıskası
Orda patik örülüyor çocuk Yerlerime
Yüz yaşında bir Kaybolup gitmenin Bolşevikleriyim ben
Evet kırmızıyı çok severim
Sevmediğim şeylerin yerine
Ölümün yerine
Ki kendisi yakışıklı bir arabulucudur benimle allahım arsında
Ki bazen ceketimin cebinde saklayıp dolaşıyorum orda burada
Ve sevincimin göl kenarlarını alıp kaçacakmış gibi de geliyor
Yine de yaşlanıyorum cızırtılı bir filme göre
düşünüyorum, ve düşündüklerimi de düşünüyorum
kalıyor düşünmediklerim, sonra onların icabına bakıyorum
şizofrenim ve karantinalık
bacaklarım ağrıyor düşünmekten, yüzümü sivilceler kaplıyor
içerimde büyüyen kanserler büyüyor
tarihsel arka planı yok bunun
ama şair bunu hüzünle açıklıyor
elim ayağım tutmuyor, dişlerim zonklayıp
bıçaklıyorum gibi hissediyorum kalplerimi
o halde düşünmek memeli bir hayvan mıdır
diye söylenip, söylenmeyi şeytan alıp götürüyor.
Uyuyorum, uyku hiçliğimin danıskası
Orda patik örülüyor çocuk Yerlerime
Yüz yaşında bir Kaybolup gitmenin Bolşevikleriyim ben
Evet kırmızıyı çok severim
Sevmediğim şeylerin yerine
Ölümün yerine
Ki kendisi yakışıklı bir arabulucudur benimle allahım arsında
Ki bazen ceketimin cebinde saklayıp dolaşıyorum orda burada
Ve sevincimin göl kenarlarını alıp kaçacakmış gibi de geliyor
Yine de yaşlanıyorum cızırtılı bir filme göre
13 Nisan 2013 Cumartesi
Halkalı Sürücü Kursu Telefon Numarası : 0212 495 0 555
Halkalı Sürücü Kursu Telefon Numarası : 0212 495 0 555
www.ruzgarsurucukursu.com
www.ruzgarsurucukursu.com
12 Nisan 2013 Cuma
bazı saatlerde
bazı zamanlar, birine saati sorsan, çiçek veriyorsundur aslında
bazan birine saati sormanla, çiçek vermiş de oluyorsun.
bazı zamanlar vardır, saati sorarsın birine, ama çiçek vermiş olursun (işte bu)
bazan birine saati sormanla, çiçek vermiş de oluyorsun.
bazı zamanlar vardır, saati sorarsın birine, ama çiçek vermiş olursun (işte bu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)