yağmur ertesi çıkılıyor pahalı yerlerden
sokaklar sıkılmak nedir bilmiyor insanlardan
bir banda kaydedilirken kime doğru yürüdüğün
elinde çantayla düşünmenin yakıştığı adımlarla
yalnızlıkları görünmesin diye ortadan yürüyen adamlar
bir caddeden bir caddeye dek yeşil giyinebilirler
bir çatı katı sana doğru çöküyor filmi çekiliyor çarşıda
biri nasılsın dese iyi olacakmışsın gibi terlemek
veya işe gitmek, yürümek, gayretine değer mi hayat
adında bir soruya karşılık geliyor o siyah şemsiyen
ama ıslanma sen: manavlar elma satar
sevdiğine elma vermek de hüzün içeriyor
kız zaten muradına ermiş çünkü sakıncası yok
insanlar plakalarına göre yaşayıp
kediler plakalarına göre yaşıyorlar
sen de atlayıp taksiye
yunus emre taklidi için bir hafta sonrasına
vazgeçilmez ağrılar çoğaltmaya yararsın
işte çaresizlik işte sürmelidir
yine de yağmur kadını toparlıyor vapurdan indirip
günde beş saat ölçülü olmak gayreti biter, hayat müşterek, ağır o yaz
denilecek ki : yok mu bana da anne olmaya gelecek?
yok oluruz birbirimize, kendimize yok oluruz
o koca terminalde bi tane otobüs kalmamış kadar şair
oluruz birbirimize
birbirine benzeyen şiirler birbirine benzemiyorlar
diye bakarız kendimize
ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
22 Mart 2012 Perşembe
20 Mart 2012 Salı
YALNIZCA ÇAY İÇİYORUM KENDİME (suskunluğumu susturuyorum)
kendime her zamankinden yalnız bir çay
beni anlamaya gelecekler mi ?
için bir yarım porsiyon bekleyiş
bağırsam geçer mi bu her şey diye acı çekerek
susuyorum şu zavallı kendime.
buralarda ne işin var, bu soğuk kokan mahallede
bu bir bardak dünyanın temiz yüzünde
özellikle cam kenarlarındaki göllerde
yaşadığın dehşet
boğulmanın verdiği şehvet
bu istemesen de öldüğün devlet
sana yalnızca çay verecek.
bu zor, bu garip çıkmazın sabaha karşı uyanışında
bir camekanda mı görmüştüm sizi diyecek
birileri kadar bile edilmeyen zahmet
bu yabancılık ve rutubet
beni de alıp götürecek.
yani fazlaysa o melankoli
yani ne kadar inceysem artık topallaya topallaya
konduğum dal taşımıyor üzerinde
çıkardıkları dumanlardan da öteye bir çay, çay vakitleri
sonra biri hayal meyal uzanır
sonra kalktım ve ziyan ediyorum diye bu her şeyi
kolonya döktüğüm masaya doğru terk ediyorum sesimi
ve yazı yazmak sigara içmeye dönüyor birden…
o kalkış meydan okumasıydı gelemeyen koca sese
ses mi dedim, ses dedimse suskunluğuma verin, utanıyorum
garip garip kendi kendime utanıyorum
ve sürekli duvarları tırmalar gibi ellerim
yavaşça dövüyor kendini
aynı zamanda sabahtan akşama kadar yalnızım.
beni anlamaya gelecekler mi ?
için bir yarım porsiyon bekleyiş
bağırsam geçer mi bu her şey diye acı çekerek
susuyorum şu zavallı kendime.
buralarda ne işin var, bu soğuk kokan mahallede
bu bir bardak dünyanın temiz yüzünde
özellikle cam kenarlarındaki göllerde
yaşadığın dehşet
boğulmanın verdiği şehvet
bu istemesen de öldüğün devlet
sana yalnızca çay verecek.
bu zor, bu garip çıkmazın sabaha karşı uyanışında
bir camekanda mı görmüştüm sizi diyecek
birileri kadar bile edilmeyen zahmet
bu yabancılık ve rutubet
beni de alıp götürecek.
yani fazlaysa o melankoli
yani ne kadar inceysem artık topallaya topallaya
konduğum dal taşımıyor üzerinde
çıkardıkları dumanlardan da öteye bir çay, çay vakitleri
sonra biri hayal meyal uzanır
sonra kalktım ve ziyan ediyorum diye bu her şeyi
kolonya döktüğüm masaya doğru terk ediyorum sesimi
ve yazı yazmak sigara içmeye dönüyor birden…
o kalkış meydan okumasıydı gelemeyen koca sese
ses mi dedim, ses dedimse suskunluğuma verin, utanıyorum
garip garip kendi kendime utanıyorum
ve sürekli duvarları tırmalar gibi ellerim
yavaşça dövüyor kendini
aynı zamanda sabahtan akşama kadar yalnızım.
YOLCULUKLAR KURUTTU İÇİMİ ENİS
yürürken cebinde taşıdığın huzur
adında bir kızın sarışın resmi
sanılan o biraz göklenmiş bahar
ve aynada yüzün ihtiyar çıkar
karışık duygular dışındasındır
ya sen gideceksin elbet
ya sana benzeyen biri
seni andıran birkaç kelime
kadar bileklerin
kesilse istenen derinlikte
dikkatle toparlanmış o gürül gürül
akan kan akan gül reçeli gibi
diye kırmızılaşan senin temiz gömleğin
elbet bir yolunu bulacaktır
üşüyen bir birine anne olmaya
kazak olarak ve çadır olarak
ellerinde en nefis yerinden koparılmış
denen o pasla birlikte
her yere benzetilen o her nasılsa sahilde
ve denir ki orda sana
ancak kucak verilecektir
sarıl şimdi
sarıl akan şu hayat oruspusuna
sarıl bitecektir nihayet
adında bir kızın sarışın resmi
sanılan o biraz göklenmiş bahar
ve aynada yüzün ihtiyar çıkar
karışık duygular dışındasındır
ya sen gideceksin elbet
ya sana benzeyen biri
seni andıran birkaç kelime
kadar bileklerin
kesilse istenen derinlikte
dikkatle toparlanmış o gürül gürül
akan kan akan gül reçeli gibi
diye kırmızılaşan senin temiz gömleğin
elbet bir yolunu bulacaktır
üşüyen bir birine anne olmaya
kazak olarak ve çadır olarak
ellerinde en nefis yerinden koparılmış
denen o pasla birlikte
her yere benzetilen o her nasılsa sahilde
ve denir ki orda sana
ancak kucak verilecektir
sarıl şimdi
sarıl akan şu hayat oruspusuna
sarıl bitecektir nihayet
10 Mart 2012 Cumartesi
yazmadığımız şeyler getirildi akla, bağırmadan şarkı söylemek denildi bize
birbirine bakarak topallayan, yorgun
karşıdan karşıya bir çift insanlarla
parmaklar, darmadağınıklar, dullar, ağrı kesicilerle
üst üste yapılan savaşlardan yoksul ve güçlü çıkmış almanlarla
Allah bağışlasınlarla, hadi bir daha belkilerle
bu sefer daha temiz ve derinden intikamlarla boş avlularda
mavi siyah bir göklerin sesi üzerine bile altına kaçıranlarla
afrikadan kaçıp fransayı özleyenlerle
her şeyin ayaklanmasına ön ayak olanlar, olanak sağlayanlar, peşkeş çekenlerle
biriz, buradayız, paspaslandık
süpürülmesi gereken bir yerlerin altında kaldık
vatandaşlık gömleği vatandaşlık pantolonu ve vatandaş omuzlarımız
hep birlikte üste çıktık, bağırdık, çeşmeden içtik
buna beyaz bir vazodan dökülen pembe taşlarla katıla katıla gülenler oldu
buna öylesine açık seçik gülenler oldu
buna anasını babasını kaybederek ağlayanlar da oldu
mesele değil
yalnızlar dur durak bilmeden şizofren yanlarını otobüslerin altında ezdiler, omzumuz çıktı
bir savaşı yangın yeri yapan mezbahalar, ineklersiz şehirler, sütsüz ana babalar
yoksa bizler, yoksa lahmacun, moda, kent ve köpekler
cumhuriyetlerle iranın ilgisini kanıtlayan devletler
ve zor iş, çiçeklerle yan yana çingeneler
lüzumları olan çekip gittiler
bize gereksizler ve böbrekler
taşları ağrıyan haller nihayet
birbirine ağlamanın moda olduğu zamanlar
bitmesine inanıp da bitiremediğimiz çoğunluklar
morali yitmiş şeytan görünümünde
büyüklerimiz için oynayan küçükler
küçükler için sırıtan amcalar yahut Mustafalar
kutlu olsunlar, geçmiş olsun, nerde kaldınızlar
benler, benlikler ve caddelerde pazarlığa tutuşmuş kurmaca sanat müdavimleri
oradalar, buradalar, henüz yetişmediler, az evvel çıktılar
belki filmde kaderlerimiz çekiliyor veya bavuldayız götürülüyor
okunuyor ama her fırsatta anlaşılmıyor
yol uzadıkça uzuyor çünkü sözcükler büyümüyor
çizgiler çizilmesine ve uzaklık değişmemesine rağmen
aynı ebattan adımlar
bu adımlarla çekip gidip dönenler
hepimiz ve her şey onlar için
üçüncü köprüleri onların, onların pür neşesi için
bize ayrılan sevgili nöbetleri, bir parkın içinde saatlere bakarak
hatalarından ders çıkaranlar kımıldamadan
ve köşe bucak sevilip sayılanlar
ve neva caddesinde hala kocalarının kolunda kadınlar
burunlarıyla sayılan ve paltolarıyla müdür olmuşlar
nazik bir el tarafından tutuldu kuşlar
yağmurun altında bombalanan çocuklar,
koşan çocuklar, çocuklara öldürtülen kuşlar, çıplak havalar
nakaratlarını sessizce söylediklerinden çok sevilenler gıpta edilenler
ve neticede içeri alınmışlar, iç geçirerek de olsa ve marşlardan kaçarak
yazmadığımız şeyler getirildi akla, bağırmadan şarkı söylemek denildi bize
karşıdan karşıya bir çift insanlarla
parmaklar, darmadağınıklar, dullar, ağrı kesicilerle
üst üste yapılan savaşlardan yoksul ve güçlü çıkmış almanlarla
Allah bağışlasınlarla, hadi bir daha belkilerle
bu sefer daha temiz ve derinden intikamlarla boş avlularda
mavi siyah bir göklerin sesi üzerine bile altına kaçıranlarla
afrikadan kaçıp fransayı özleyenlerle
her şeyin ayaklanmasına ön ayak olanlar, olanak sağlayanlar, peşkeş çekenlerle
biriz, buradayız, paspaslandık
süpürülmesi gereken bir yerlerin altında kaldık
vatandaşlık gömleği vatandaşlık pantolonu ve vatandaş omuzlarımız
hep birlikte üste çıktık, bağırdık, çeşmeden içtik
buna beyaz bir vazodan dökülen pembe taşlarla katıla katıla gülenler oldu
buna öylesine açık seçik gülenler oldu
buna anasını babasını kaybederek ağlayanlar da oldu
mesele değil
yalnızlar dur durak bilmeden şizofren yanlarını otobüslerin altında ezdiler, omzumuz çıktı
bir savaşı yangın yeri yapan mezbahalar, ineklersiz şehirler, sütsüz ana babalar
yoksa bizler, yoksa lahmacun, moda, kent ve köpekler
cumhuriyetlerle iranın ilgisini kanıtlayan devletler
ve zor iş, çiçeklerle yan yana çingeneler
lüzumları olan çekip gittiler
bize gereksizler ve böbrekler
taşları ağrıyan haller nihayet
birbirine ağlamanın moda olduğu zamanlar
bitmesine inanıp da bitiremediğimiz çoğunluklar
morali yitmiş şeytan görünümünde
büyüklerimiz için oynayan küçükler
küçükler için sırıtan amcalar yahut Mustafalar
kutlu olsunlar, geçmiş olsun, nerde kaldınızlar
benler, benlikler ve caddelerde pazarlığa tutuşmuş kurmaca sanat müdavimleri
oradalar, buradalar, henüz yetişmediler, az evvel çıktılar
belki filmde kaderlerimiz çekiliyor veya bavuldayız götürülüyor
okunuyor ama her fırsatta anlaşılmıyor
yol uzadıkça uzuyor çünkü sözcükler büyümüyor
çizgiler çizilmesine ve uzaklık değişmemesine rağmen
aynı ebattan adımlar
bu adımlarla çekip gidip dönenler
hepimiz ve her şey onlar için
üçüncü köprüleri onların, onların pür neşesi için
bize ayrılan sevgili nöbetleri, bir parkın içinde saatlere bakarak
hatalarından ders çıkaranlar kımıldamadan
ve köşe bucak sevilip sayılanlar
ve neva caddesinde hala kocalarının kolunda kadınlar
burunlarıyla sayılan ve paltolarıyla müdür olmuşlar
nazik bir el tarafından tutuldu kuşlar
yağmurun altında bombalanan çocuklar,
koşan çocuklar, çocuklara öldürtülen kuşlar, çıplak havalar
nakaratlarını sessizce söylediklerinden çok sevilenler gıpta edilenler
ve neticede içeri alınmışlar, iç geçirerek de olsa ve marşlardan kaçarak
yazmadığımız şeyler getirildi akla, bağırmadan şarkı söylemek denildi bize
bir şiire krallığım, süleyman unutmaz
En zoru cumartesi sabahlarıdır bilir misiniz?
Noktalama işaretleri bile soğuktur soğuktur soğuktur
Kahvaltı telaşına kaptırıp kaptırmamakla kendimi
Gülümseyip gülümsememek arasında kendimi
Hadi uzatayım birazdan Sultanahmet fetişizmine kendimi
Arasında darmadağın kalmışlığımdan yıllardır bilirim
Kalp ağrılarımdan bana kalan sabahlardan bilirim
La bohem hayatların mirasından bilirim
Ne ağzımda acı tadı kahvenin ne penceremde güneş takvimleri
Sanki Mikalengelo “Kalk ve yürü!” dedi Musa heykeline
Ondan bilirim
İnandığım yanlışlardan inanmadığım doğrulardan bilirim
İlktir sabah sabah bir şiirin beni iğfal etmesi
Sıkışmış bir insanlıktan
Çatlayan kemiklerden bilirim
Çok daha kötü günler göreceğiz değil mi tanrım?
İkimizde gökyüzü kararacak vebaya yakalanacağız
Kemirilmiş dişlerimizle bir kadının hayatını kıskanmaktan
Kalacağız sokaklarda değil mi?
Bayan Makedonya beni sevmeyecek ama anlayacak
Bu bana korkunç yetecek değil mi tanrım?
Ve ben yine ceketimi seyredeceğim
Güzel ve uysal
Tıpkı kaybettikten sonra başlayan oyunların adı gibi bir ceket
Ceket ki erkeği erkek hani kadını da sevgili yapardı
O ceket ikimize bir yürüyüş verirdi
Korunsun diyeydi göz bebeklerimiz kalabalıklardan kabalıklardan
Tahta köprülere lanet yağdırmasaydık keşke tanrım
Keşke Orphaned Land dinlemeseydik destursuz
Ben göndermeseydim Abdülhak Şinasi Hisar’ın ses kayıtlarını Selim İleri’ye
Endülüs’te Raks’ı bu kadar kötü okumasaydı Ahmed Agâh
Ki asıl adıyla okumuş Yahya Kemal şiirini
Telaffuzu Türkçeye göç edememiş bir sürgün gibi
Süleymaniye Camii’nin içinde aklıma gelseydi
Kulun yükünü nimetten saydığı
Affet
Yanlış döndüm kubbenin altından
Boynuma küfürler saplanıyordu
Küçük küfürler ucuz küfürler öfkeye dar gelecek yavan küfürler
İnsanı yere basmaktan utandıran bir hali vardı çünkü dünyanın
Bütün orospu çocuklarının işgüzarlığına dönüyor gibiydi
“Hiçbir şey espri değildir” deyişi Sabri’nin
“İnsanlar yalan söyler” demesi bir başkasının
Nasıl da yerini buluyordu
“Oğlum biz kızları canavarlardan kurtarmaya çıkmıştık
ama onlar canavarlara âşıkmış” diyordum
Metin’le sırt sırta kelimeler boyu konuşuyorduk
Öfkeli değilsek bile öfkeli olmalıyız kararlılığı bu
Sussak da olur ama konuşmalıyız çırpınışları bu
Her cümlenin sonunda aynı tanrı kapısı
Aynı seferberlik telaşıydı
Dünyanın bütün yanlışlarını yaşamak mesela
“Parası olan herkes yakışıklıdır”
Paradan bahsetmem şiirlerimde demek ki vakti gelmiş
Demek ki ölçüsüz bir bilgelik ağartmış sakalımı
Yüzümde o yakışıklı ölüm aklığı da ondanmış
“Tanışmadığım kimselerle tanışmam!”
Hani müslümandık?
Hani aşkta dahi aranan aşktık?
O kokuşmuş insan oluşların çiğ günlerine boğmuşlar
Kaybolan şiirimi
Kalbimdeki titremeyi
Geceye tüy gibi düşen sessizliğimi
Kahverengi bir hırkam olsaydı daha çok severdim kendimi
Kahverengi bir hırkam olsaydı vakur dururdum karşımda
Daha nazik sıfatlarla bakabilirdim onlara
Onlar
Çarşıdan dönenler parklara çıkanlar hafta sonu işçileri
Yorulmadan dinlenenler çekirdek çitleyenler çocuk yapanlar
Pazarlık yapanlar tutumlu olmak için geceleri uyuyanlar
Sevinçle otobüse binenler ömür boyu ölüp duranlar
Yok benim kahverengi hırkam ve sakin değilim
Hayır şair de değilim
Estetik bir öfkenin peşindeyim ben
Biraz da adil bir öfkenin
Yankısı geri dönen öfkenin
Oysa düşmanlarımın suskunluğundan
Ağrılar saplanıyordu hırçınlığıma
Aç acına sigaralar içtiğim akşamların hepsinde
Masa örtüsünde küller tanrıların göz bebekleri
Kendimi sıkıca tuttuğum Cuma akşamları kadar aklımla
Savurdum benden öte ne kaldıysa yadımda
Neyse beni benden eden beni ben eden
Neyse defterleri kırış kırış yalnızlıklarla eş tutan
Bunlar dedim kanıma kül dökmeye gelmiş teklifsiz bakirelerdir
Bunlar ekmeğimizin arabı suyumuzun kem rengi
Ellerimizin tüm pisliğini sildiğimiz bunlardır
Hem bizim ellerimiz karmakarışıktır bahar bilmez
Sevgilisi biziz puslu yamaçları kesen sisin
Biziz kışta ölüm şiirleri yazda toprağı örse çağıran hamlık
Biz onu yanmış cesetlere gül suyu dökerken gördük
O ki sendeleyen çocuklar ölüm olurken düşte mecruh
O ki zebundur ağrılarını adadığı adaklar fiyasko
O bizi şuurun ters aynalarında taşa tuttu
Öldüyse de kalbinin yakınlarında öldü
Bir çift makas gibi sözlerimi keserken yokluk
Topuklarında ezilen kaldırımların geceye düşürdüğü şiir
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Yalanlarını omzuma levha yaptıkça yaşamak
Başıboş yürüyüşlerden dokunan kader kumaşı
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Kendime inanırken yükte hafif pahada ağır
Sarsılırken dilimi yakan pervasız tebessümler
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Bir çift tabanca gibi boşluğu tararken gözlerim
Aşk esnafına müşteri mi etmiştim kendimi?
Ve beni bir düşü görmeye çağırdılar
“Vayomer elohim yehi or vayehi or”
Ve sen öpüp bir nar bıraktın avuçlarıma
Ve sen ne güzel sustun ben ayakkabılarını bağladığını düşündüm
Sen nasıl sustun öyle yan yana ama birbirine karışmayan denizler
Ben eski Türkçe sularla akarken
Sen sanki Farsça sustun İbranice ve Sanskritçe
Biz seni yenilirken sevdik diyen ayetlerle doluyken bağrım
Ve yetmedi mücrim soluğum
Denizlerini kımıldatmaya
Ve bütün uykularından uyanmış çocuklar
Nasıl bakarsa annelerine
Ve nasıl yeşerirse intihara çiçekler
.
.
.
.
.
.
.
.
Nasılsın tanrım?
Noktalama işaretleri bile soğuktur soğuktur soğuktur
Kahvaltı telaşına kaptırıp kaptırmamakla kendimi
Gülümseyip gülümsememek arasında kendimi
Hadi uzatayım birazdan Sultanahmet fetişizmine kendimi
Arasında darmadağın kalmışlığımdan yıllardır bilirim
Kalp ağrılarımdan bana kalan sabahlardan bilirim
La bohem hayatların mirasından bilirim
Ne ağzımda acı tadı kahvenin ne penceremde güneş takvimleri
Sanki Mikalengelo “Kalk ve yürü!” dedi Musa heykeline
Ondan bilirim
İnandığım yanlışlardan inanmadığım doğrulardan bilirim
İlktir sabah sabah bir şiirin beni iğfal etmesi
Sıkışmış bir insanlıktan
Çatlayan kemiklerden bilirim
Çok daha kötü günler göreceğiz değil mi tanrım?
İkimizde gökyüzü kararacak vebaya yakalanacağız
Kemirilmiş dişlerimizle bir kadının hayatını kıskanmaktan
Kalacağız sokaklarda değil mi?
Bayan Makedonya beni sevmeyecek ama anlayacak
Bu bana korkunç yetecek değil mi tanrım?
Ve ben yine ceketimi seyredeceğim
Güzel ve uysal
Tıpkı kaybettikten sonra başlayan oyunların adı gibi bir ceket
Ceket ki erkeği erkek hani kadını da sevgili yapardı
O ceket ikimize bir yürüyüş verirdi
Korunsun diyeydi göz bebeklerimiz kalabalıklardan kabalıklardan
Tahta köprülere lanet yağdırmasaydık keşke tanrım
Keşke Orphaned Land dinlemeseydik destursuz
Ben göndermeseydim Abdülhak Şinasi Hisar’ın ses kayıtlarını Selim İleri’ye
Endülüs’te Raks’ı bu kadar kötü okumasaydı Ahmed Agâh
Ki asıl adıyla okumuş Yahya Kemal şiirini
Telaffuzu Türkçeye göç edememiş bir sürgün gibi
Süleymaniye Camii’nin içinde aklıma gelseydi
Kulun yükünü nimetten saydığı
Affet
Yanlış döndüm kubbenin altından
Boynuma küfürler saplanıyordu
Küçük küfürler ucuz küfürler öfkeye dar gelecek yavan küfürler
İnsanı yere basmaktan utandıran bir hali vardı çünkü dünyanın
Bütün orospu çocuklarının işgüzarlığına dönüyor gibiydi
“Hiçbir şey espri değildir” deyişi Sabri’nin
“İnsanlar yalan söyler” demesi bir başkasının
Nasıl da yerini buluyordu
“Oğlum biz kızları canavarlardan kurtarmaya çıkmıştık
ama onlar canavarlara âşıkmış” diyordum
Metin’le sırt sırta kelimeler boyu konuşuyorduk
Öfkeli değilsek bile öfkeli olmalıyız kararlılığı bu
Sussak da olur ama konuşmalıyız çırpınışları bu
Her cümlenin sonunda aynı tanrı kapısı
Aynı seferberlik telaşıydı
Dünyanın bütün yanlışlarını yaşamak mesela
“Parası olan herkes yakışıklıdır”
Paradan bahsetmem şiirlerimde demek ki vakti gelmiş
Demek ki ölçüsüz bir bilgelik ağartmış sakalımı
Yüzümde o yakışıklı ölüm aklığı da ondanmış
“Tanışmadığım kimselerle tanışmam!”
Hani müslümandık?
Hani aşkta dahi aranan aşktık?
O kokuşmuş insan oluşların çiğ günlerine boğmuşlar
Kaybolan şiirimi
Kalbimdeki titremeyi
Geceye tüy gibi düşen sessizliğimi
Kahverengi bir hırkam olsaydı daha çok severdim kendimi
Kahverengi bir hırkam olsaydı vakur dururdum karşımda
Daha nazik sıfatlarla bakabilirdim onlara
Onlar
Çarşıdan dönenler parklara çıkanlar hafta sonu işçileri
Yorulmadan dinlenenler çekirdek çitleyenler çocuk yapanlar
Pazarlık yapanlar tutumlu olmak için geceleri uyuyanlar
Sevinçle otobüse binenler ömür boyu ölüp duranlar
Yok benim kahverengi hırkam ve sakin değilim
Hayır şair de değilim
Estetik bir öfkenin peşindeyim ben
Biraz da adil bir öfkenin
Yankısı geri dönen öfkenin
Oysa düşmanlarımın suskunluğundan
Ağrılar saplanıyordu hırçınlığıma
Aç acına sigaralar içtiğim akşamların hepsinde
Masa örtüsünde küller tanrıların göz bebekleri
Kendimi sıkıca tuttuğum Cuma akşamları kadar aklımla
Savurdum benden öte ne kaldıysa yadımda
Neyse beni benden eden beni ben eden
Neyse defterleri kırış kırış yalnızlıklarla eş tutan
Bunlar dedim kanıma kül dökmeye gelmiş teklifsiz bakirelerdir
Bunlar ekmeğimizin arabı suyumuzun kem rengi
Ellerimizin tüm pisliğini sildiğimiz bunlardır
Hem bizim ellerimiz karmakarışıktır bahar bilmez
Sevgilisi biziz puslu yamaçları kesen sisin
Biziz kışta ölüm şiirleri yazda toprağı örse çağıran hamlık
Biz onu yanmış cesetlere gül suyu dökerken gördük
O ki sendeleyen çocuklar ölüm olurken düşte mecruh
O ki zebundur ağrılarını adadığı adaklar fiyasko
O bizi şuurun ters aynalarında taşa tuttu
Öldüyse de kalbinin yakınlarında öldü
Bir çift makas gibi sözlerimi keserken yokluk
Topuklarında ezilen kaldırımların geceye düşürdüğü şiir
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Yalanlarını omzuma levha yaptıkça yaşamak
Başıboş yürüyüşlerden dokunan kader kumaşı
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Kendime inanırken yükte hafif pahada ağır
Sarsılırken dilimi yakan pervasız tebessümler
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Bir çift tabanca gibi boşluğu tararken gözlerim
Aşk esnafına müşteri mi etmiştim kendimi?
Ve beni bir düşü görmeye çağırdılar
“Vayomer elohim yehi or vayehi or”
Ve sen öpüp bir nar bıraktın avuçlarıma
Ve sen ne güzel sustun ben ayakkabılarını bağladığını düşündüm
Sen nasıl sustun öyle yan yana ama birbirine karışmayan denizler
Ben eski Türkçe sularla akarken
Sen sanki Farsça sustun İbranice ve Sanskritçe
Biz seni yenilirken sevdik diyen ayetlerle doluyken bağrım
Ve yetmedi mücrim soluğum
Denizlerini kımıldatmaya
Ve bütün uykularından uyanmış çocuklar
Nasıl bakarsa annelerine
Ve nasıl yeşerirse intihara çiçekler
.
.
.
.
.
.
.
.
Nasılsın tanrım?
yetime bir tekme tokat da bizden mi acaba
ayrılırken giydiğin etek
kızınca belirlileşen çiller
maskeye benzeyen yüzün
aklımda kalmış onu konuşuyoruz
malum sebze yemiyoruz çok konuşuyoruz
sebzelerden konuşup çok konuşuyoruz
hele bi gelsin bu otobüs diyoruz
ve birbirine benzeyen şiirler yazıyoruz
halbuki nerde kaldı bu otobüs diyeydik
bekletilmezdik bu kadar bizi bulanlara
beklemek koyuyor insana da konuşmak hiç
belki diyorum sizin yerinize sizin için
neden bir başımıza varolmuyoruz ki
herkes yokken bağırmıyoruz ki (her kes dediğin tam üç kişi)
bu piçliği yani hiçliği döşümüzden atamıyoruz
yoksa gömlek mi kötü diyorum sizin yerinize
halbuki dağlar karlı diyor arkadaş
tam da bir başkası diyorken teröristler bitecek
sonra bir şair bir ceketinin bir cebinden
yaz gelecek diye yaza hazırlık diye
günah çıkarıyor (karışık İskender)
ancak sonradır ki yaz geliyor
biz konuşkanız ve lirikiz ve epikiz sırf bu yüzden
geleni de görmüyoruz ki ağırlayak
hande yener posterlerine bakak
onun yerine
gökyüzü kartpostalları satınalıyoruz
bazı şiirleri anlamıyoruz
bazı kavgalara gitmiyoruz
yetimle konuşmuyoruz
ama mikrofonla konuşmak istiyoruz
küfürlü konuşuyoruz
yine de daimi haklılığımız bozulmuyor
caddeler teşne fiiller çatısız elma bitmiş oluyoruz
külotlar füturistik, atlet olmak istemeyen pamuklar
yetiştirsek ne yetiştirmesek, bunu anlasanız ne anlamasanız ne
hep konuştuktan sonra kimi duyarız ki biz
zaten hep konuştuk bi daha konuşuruz biz
cemal abi az konuşmuş ama, bunu bile konuşuruz işte
hep yetiştikten sonra kimi özleriz ki biz
o kadar umut ekmişiz ki
yanımızdakiler hep hüsran
zaman kötü de biz hiç salak değilmişiz
yok salakız
kızınca belirlileşen çiller
maskeye benzeyen yüzün
aklımda kalmış onu konuşuyoruz
malum sebze yemiyoruz çok konuşuyoruz
sebzelerden konuşup çok konuşuyoruz
hele bi gelsin bu otobüs diyoruz
ve birbirine benzeyen şiirler yazıyoruz
halbuki nerde kaldı bu otobüs diyeydik
bekletilmezdik bu kadar bizi bulanlara
beklemek koyuyor insana da konuşmak hiç
belki diyorum sizin yerinize sizin için
neden bir başımıza varolmuyoruz ki
herkes yokken bağırmıyoruz ki (her kes dediğin tam üç kişi)
bu piçliği yani hiçliği döşümüzden atamıyoruz
yoksa gömlek mi kötü diyorum sizin yerinize
halbuki dağlar karlı diyor arkadaş
tam da bir başkası diyorken teröristler bitecek
sonra bir şair bir ceketinin bir cebinden
yaz gelecek diye yaza hazırlık diye
günah çıkarıyor (karışık İskender)
ancak sonradır ki yaz geliyor
biz konuşkanız ve lirikiz ve epikiz sırf bu yüzden
geleni de görmüyoruz ki ağırlayak
hande yener posterlerine bakak
onun yerine
gökyüzü kartpostalları satınalıyoruz
bazı şiirleri anlamıyoruz
bazı kavgalara gitmiyoruz
yetimle konuşmuyoruz
ama mikrofonla konuşmak istiyoruz
küfürlü konuşuyoruz
yine de daimi haklılığımız bozulmuyor
caddeler teşne fiiller çatısız elma bitmiş oluyoruz
külotlar füturistik, atlet olmak istemeyen pamuklar
yetiştirsek ne yetiştirmesek, bunu anlasanız ne anlamasanız ne
hep konuştuktan sonra kimi duyarız ki biz
zaten hep konuştuk bi daha konuşuruz biz
cemal abi az konuşmuş ama, bunu bile konuşuruz işte
hep yetiştikten sonra kimi özleriz ki biz
o kadar umut ekmişiz ki
yanımızdakiler hep hüsran
zaman kötü de biz hiç salak değilmişiz
yok salakız
7 Mart 2012 Çarşamba
BASİT BİR YALNIZLIK DA YETERDİ
Basit bir kareli defter de yeterdi Samatya istasyonunu anlatmak için akşamı beklerken beklerken parçalanmış umutları biraz önce yağmur yağmış o istasyon hüzün dağıtırken uzaktan bakanlara bile kıyı yolundan geçenlere ve yolculara ki hüznün kendisidir biraz şairdir akşama doğru anlayışla bakar istasyon şefi hafif gülümseyerek ve aldırmaz bile ve birden gün geçer aldırmaz tirenlerle yolcularla yüklerle biletlerle pasolarla geçer gün ve Egemen Berköz evine döner Kupkuru yüreği hüzünden hat boyu kırık dökük ev içlerinden akşama doğru bir gün bir kadın çamaşır asarken memelerini görmüştür bir gün don fanle bir adamı sabah sabah pilav yerken bir gün her gün çocuklar görmüştür kirli ve arsız bir gün her gün insanlar biletler istasyon memurları ve bir gün Egemen Berköz evine döner Sabah midesi bozuk öğlen fasulya kılçıklı bir parti satranç oynamış iki metin yazmış Pavese'den birkaç sayfa okumuş birkaç çıplak kadın resmi bakmış pencerede birkaç dal ağaç ve birkaç ondört onbeşinci kat uzaklarda rüzgârda perde uçuşmuş durmuş sonra aklında kaktüsleri sonra Ben Shahn'nın ve Amerika'nın insanları sonra Töbder'in ve Türkiye'nin insanları sonra çantasında bir ufak yeni sonra elinde bir küçük kavun sonra içinde kıpırdanan bir şeyler Egemen Berköz evine döner Tirenden inip istasyondan çıkıp istavritlere kolyozlara bir göz atıp tırmanır Mütesellim yokuşunu tırmanır Ünal apartmanının merdivenlerini düşünür ta beşinci kat onaltı numaranın kapısına kadar düşünür basit bir kareli defter de yeterdi basit bir kareli defter de.EGEMEN BERKÖZ
yalnızlık marşları
şimdi sen bir devlet olsan çok tutulursun
bir çok sorusu olan çözümler bulursun
bulursun bu kadar niye gelmedin biraz
böylece sonraki şimdilere uğurlanırız
şimdi elinde mızrak olanlara deştirirsin böğrümü
okunaksız yazılar yazarsın camlara yağmurdan
deli edersin sen bizi mutfaklarla çamaşırlarla
kışın uzun geçer bahar topallar
ve boş bir yolda biraz çok beklemiş kalarak
unuturuz seni de hayli hayli
toparlarız renkleri dengeleriz skoru
kurutulmuş günler sorarız annemizden
yaşamak vaktine geç kalmış otel yorgunlarıyız
ki öyle sarmaşığız, dallarımız bitmek üzre
sonra benim sezen aksu bileklerim de incelir
sonra bir tapanca beni nişan alır
saklanmayı başaramadığımız sokakların öksüzleri gibi
vuruluruz karanlıkta
çünkü geç kalmayı öğrenemeyecek kadar mecnun değiliz
tersinden okuyanlar için sigaralarımız yanar
çatık kaşlı babalar bıyıklarını uzatırken çocuklara
saatin tik tak’ları dökülüverir halıya
halı temizlenmez radyoda söylenen şarkılarla
bahçeye çıkılır kızgın ve geri dönülür kızgın
ve vuruluruz karanlığa uzayan aralarla
gelmeyeceğini bildiren evlerin yüksek katlarında
gelmeyeceğini bilen evlerin tehlikeli odalarında
bir çok sorusu olan çözümler bulursun
bulursun bu kadar niye gelmedin biraz
böylece sonraki şimdilere uğurlanırız
şimdi elinde mızrak olanlara deştirirsin böğrümü
okunaksız yazılar yazarsın camlara yağmurdan
deli edersin sen bizi mutfaklarla çamaşırlarla
kışın uzun geçer bahar topallar
ve boş bir yolda biraz çok beklemiş kalarak
unuturuz seni de hayli hayli
toparlarız renkleri dengeleriz skoru
kurutulmuş günler sorarız annemizden
yaşamak vaktine geç kalmış otel yorgunlarıyız
ki öyle sarmaşığız, dallarımız bitmek üzre
sonra benim sezen aksu bileklerim de incelir
sonra bir tapanca beni nişan alır
saklanmayı başaramadığımız sokakların öksüzleri gibi
vuruluruz karanlıkta
çünkü geç kalmayı öğrenemeyecek kadar mecnun değiliz
tersinden okuyanlar için sigaralarımız yanar
çatık kaşlı babalar bıyıklarını uzatırken çocuklara
saatin tik tak’ları dökülüverir halıya
halı temizlenmez radyoda söylenen şarkılarla
bahçeye çıkılır kızgın ve geri dönülür kızgın
ve vuruluruz karanlığa uzayan aralarla
gelmeyeceğini bildiren evlerin yüksek katlarında
gelmeyeceğini bilen evlerin tehlikeli odalarında
26 Şubat 2012 Pazar
faye wong - dream person
saçma sapan aşıkların mendilinde taşıdığı adreslere,
görünmeyen yerlere, görünmeyen yerler diyeceğiz
bunu oturup bi güzelce ağlamak lazımdır
bekleyişler hep uzundur
ama iki kişidir aslında herkes
doktor metresiyle birliktedir, anneler babalarla
uçmak istedikleri yere taşıyacak onları mendiller
tek başına kabul edilmiyor ki hiç biri
gümrüklerdeki memurlar çalışkan
sigara vermiyor bakkallar teklere
benimle gel demeye paçayı sıvamamış biri
onla gitmeye meslek dersleri almamış birine
ne hakla gel diyemiyor gitmesin diye
zaten o da gitmiyor hiçbir yere, benzini yetmiyor
ama kim demiş yetmeyeceğini benzinin
alıp götürüyorsa iki kişiyi bilinmez ülkeye
elbiseleri dağınıksa bile ceket müthiştir
evliysen bile müthiştir
kimin ne içmeyeceğine karar veremezler senin yerine
kimin ne içeceği bilinmez bir ülkede
ne denir bir elmaya bilmeden
büyük marketlerin hepsine girerek
birden gülümseyerek
kendi dilinden bir merhaba dileyerek
kaç para demeye uçurur bizi uçaklar
bıçaklar yardım ederler havlular kurular
evlerde şarkı söylerken yataklar bizi bekledikleri için
posterler asılıdır gözlerimizin önüne
bıkmadan usanmadan yağmurlar yağar
bardaklar ne ile dolu olurlarsa olsun
adımlarımız sarhoşluğadır koşup bağırmayadır
yıldızları bitiremeyecek kadar tokuz biz
kadınlara şafaklar uymazsa akşamlar niyedir
uzakta bir sevdiğim var demeden yatmaları
onların taa iyiliğinedir
şarkılar gürültülüyse kafamız karışıktır
kafamız karışıksa biz hiç gitmemişiz demektir
olsun, erken doğum olsun, yüzümüz traşsız olsun
yaşlandıysak bağırmayız birbirimize
kapıyı kapatmakla bitmez çok şey
ölüm ayırana kadardır çok şey
2 Ocak 2012 Pazartesi
Bir delinin hatıra defterİ
Sabah uyandığımda içimi bir korku sardı. Hizmetçim Mavra ayakkabılarımı
getirince saati sordum. Onu birkaç dakika geçtiğini söyleyince korkumun
sebebi anlaşıldı. Yine daireye geç kalmıştım. Eğer şu pinti
muhasebecimizi yakalayıp birkaç kuruş avans koparma ümidim olmasa, bugün
daireye gitmeyecektim. ube müdürümüzün suratını asıp beni nasıl
azarlayacağı belliydi. Zaten birkaç gündür dırla-nıp duruyordu: "Bıktım
senin şu dağınıklığından! Sen adam olmazsın azizim... Dairede aptalca
dolaşıp, evrakı birbirine karıştırıyorsun. Tarihleri yanlış atıyorsun,
noktadan sonra küçük harfle başlıyorsun. lkokul çocuğu bile senden güzel
yazar."
u bizim müdür kadar kendini beğenmiş adam zor bulunur. Uğursuz, leylek
bacaklı, kısa kollu, tip bir herif. Beni kıskandığı kesin... Tatmin olmak
için odasına çağırır, bütün kalemlerini açtırır.
Haydi müdür ne ise... Ya şu muhasebeci domuzu! Adam sanki basit bir daire
muhasebecisi değil de hazine müdürü...
Çalımından geçilmez. Bir memurun anası bile ölse, maaşını peşin alamaz.
Yalvar yakar, önünde diz çök, çatla, patla; kılı bile kıpırdamaz
kâfirin... Karısından dayak yediğini sanki bilmeyen var. Adam, devlet
kasasından maaş verirken bile eli titrer; sanki cebinden veriyor...
Ben hariç, bizim dairenin bütün memurları torpillidir. Her birinin
sırtını dayadığı soylu bir dayısı vardır. Maaşları az, havaları çoktur.
Hepsi de kibarlık budalasıdır. "Efendim-"den, "lütfen"den geçilmez, etraf
pırıl pırıldır. Başkenttekiler bile böyle temizlik görmemişlerdir.
Masalarımız maundan, sandelyelerimiz cilâlı ağaçtandır. Amirlerimiz
bizimle "siz" diye konuşur. Zaten bu aristokratik hava olmasa, çoktan
istifamı basar giderdim.
Havı dökülmüş ve eskimeye yüz tutmuş paltomu giyip dışarı çıktım. Sağanak
halinde yağmur yağıyor. emsiyemi açtım, dükkânların kepenklerini
kaldıran küçük esnaflara selâm vere vere ilerledim. Hızlı hızlı temizlik
işine giden gündelikçi kardılardan başka sokakta kimseler yok. leride
birkaç hademeye rastladım. Yol kavşağında, efendi kılıklı bir memura
gözüm ilişti. "O da benim gibi daireye geç kalmış..." diye mırıldandım.
Sonra birden vaziyeti çaktım: "Yo birader! dedim, seninki daireye gitmek
değil. u önde giden dişiye yetişmeye çalışıyorsun."
Ne namussuz, ne zamparadır şu bizim memur takımı! Subaylardan aşağı
kalmazlar. Sokakta gördükleri her süslü kadının peşine düşerler.
Böyle düşünerek yürürken, bir mağazanın kapısında duran arabaya gözüm
ilişti. Arabayı hemen tanıdım. "Bizim Genel Müdür'ün gündüz burada ne işi
var?" diye merak ettim. Arabanın kapısı açıldı; etek hışırtılarının
ardından müdürün kızı göründü. Derhal köşye saklandım. Uşak
yerlere kadar eği^rek temenna durdu. Küçük afet, gerdan kırarak sağa sola
baktı. Kaş-göz oynattı ve değnek yutmuş gibi dim dik yürüyerek mağazanın
kapısından girdi. Durduğum yerde bütün yağlarım eridi. Yakası yağ
bağlamış eski paltoma sarılıp bekledim. Dengi olmadığımı bile bile bu
kıza tutkundum.
Kızın küçük finosu, hanımı gibi hava atıp çalım satayım derken hızla
açılıp kana kapıdan içeri girmeye fırsat bulamadı; dışarıda kaldı. Buna
uşak sebep olmuş gibi, adamcağıza havlayıpkendi diliyle onu bir güzel
azarladı.
Ben, hanımına tanıdığım kadar bu hoşhoşu da tanırım. Adı "Meci"dir.
Paltoma sarınmış, kararsızlık içinde beklerken incecik bir sesin;
-- Merhaba Meçi! dediğini duydum. Konuşanı görmek için merakla etrafa
baktım. Yan yana yürüyen iki bayan gördüm. Biri genç diğeri yaşlıca idi.
Yanımdan geçerken aynı ince ses:
--Ayıp değil mi, Meçi? dedi.
Vay canına! Ne iş bu? Gözlerime inanamıyorum... Bizim Meçi, iki bayanın
arkasından giden dişi hoşhoşa yanaşmış kur yapıyor. Duyduğum ses de bu hoşhoşa ait... "Sarhoş muyum neyim?" dedim kendi kendime; ama içki kim
ben kim!
Meçi cevap veriyor:
-- Haksızlık etme, Fidel! Bana daha nazik davranmalısın, hav hav... iki
gündür hastayım, hav hav...
-- Ah, özür dilerim, Meçi! Bu duyduğuma çok üzüldüm, hav, hav...
iki fino gerçekten insan diliyle mi konuşuyorlardı; yoksa ben mi
köpekçiği anlamaya başlamıştım? Vay canına, hav hav!
Okuduklarımı hatırlayınca şaşkınlığım geçti. u sıralarda, dünyada buna
benzer olaylar gerçekleşiyor ki. Yazdıklarına
· 7
göre ingiltere'de bir balık suyun yüzüne fırlayıp iki kelime bağırmış.
Bir gün iki ineğin bir mağazaya girip bir kutu şekr istediklerini okudum.
Haydi bütün bunlar mümkün diyelim... Ya şuna ne dersiniz (Meçi devam
ediyor):
-- Sana mektup da yazmıştım; ama bizim Ponkal tenbel-lik edip getirmemiş
galiba...
Her şey mümkündür, fakat köpeklerin yazı yazabildiğini hiç duymamıştım.
Ağzım bir karış açık kaldı...
Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremezken, hayvanlar bu işi
acaba hangi okulda öğrenmişler?.. Ancak soylu kişiler imlaya uygun
yazabilir. Gerçi son zamanlrada esnaftan yazı yazanların sayısı bir hayli
arttı. Hatta derebey-lerimizin kölelerinden bazıları da yazmayı öğrenmiş.
Tuh be! Memur takımının itibarı artık ayağa düştü demekir.
u "Fidel" denen hoş hoş yosmayı takip etmeye karar verdim. Bakalım
nerede oturuyor? Bu işin aslı nedir, öğrenmem gerek. emsiyemi açtım, iki
bayanın peşine takıldım. Grohovaya sokağından Meşcanskaya'ya saptılar;
oradan Stolyarna'ya döndüler. Sonunda Kukuşkin köprüsünün karşı yamacına
geçip büyük bir binanın önünde durdular. Bu evi bilmeyen yoktur. Meşhur
"Zeverkov'un Evi". Ev değil, geldi geçti hanı gibi bir yer. Kimler yok
ki: Gündelikçi kadınlar, emekli subaylar, taşradan gelmiş on dördüncü
dereceden memurlar, dul ihtiyarlar... Balık isfihi gibi odalara sıkışmış
otururlar. Trampet çalan bir arkadaşım da burada oturur...
ki bayan hoşhoşla birlikte beşinci kata çıktılar. "Eh, bu seferlik bu
kadarlık ilgi yeter; boş bir zamanımda gelir devamını öğrenirim." diye
düşündüm ve geri döndüm.
4 Ekim
,
Bugün çarşamba. Genel müdürün odasında çalışıyorum. Bütün kalemlerini
yontmak için erken geldim. Bizim müdür çok okuyan bir soylu; odası
kitapla dolu... Merak edip bazılarının adını okudum, hepsi de yüksek
ilimlerden bahseden eserler, bizim gibi ayın sonunu zor getiren ufak
memur takımının anlayamayacağı dilden kitaplar... Fransızca, Almanca ve
ngilizce olanları da var. Vay anasını, şu işe bak! Biz Rus-çayı zor
okurken, genel müdür hazretleri Fransızca, Almanca, ingilizce kitaplar
okuyor... Zaten hazretin yüzüne bakmak yeter; haşmet akıyor!.. Ağzından
bir tek boş laf çıkmaz. Evrak getirdiğim zaman bazan lütfedip hatırımı
sorar. "Sağlığınıza duacıyız ekselans!" derim. Ne de olsa devlet adamı...
Bize benzememesi normal... Ama beni sevdiğini biliyorum. Çünkü,
ekselansları sadece değer verdiği ve sevdiği memurların hatırını sorar...
Etrafa çeki düzen verdikten sonra, sehpanın üzerindeki "Arı Mecmuası"na
bir göz attım. u Fransız milleti de ne ahmak! Nedir istedikleri?
Arıların dilini öğrenip daha çok bal elde etmenin yollarını
arıyorlarmış... Vallahi elimde yetki olsa, hepsini meydana toplar sopadan
geçiririm... Hah, yazı dediğin böyle olur işte! u Kursklu derebeyinin
makalesi ne güzel... Bir ara saatin on ikiyi vurduğunu duydum. Vakit ne
çabuk geçmiş... Bir makale daha okumaya niyetlendiğim sırada kapı
vuruldu. Genel müdürün geldiğini zannederek ceketimin düğmelerini
ilikledim, esas duruşta bekledim, öyle bir şey oldu ki, hiçbir yazarın bunu anlatmaya gücü yetmez. Gelen müdür değildi; O'ydu! O, yani müdürün
kızı... Alla-hım! Ey azizler! Bana güç verin! Bayılmadan kendimden
geçmeden ono cevap verebileyim. Üstündeki beyaz elbise ile tıpkı bir
kuğuya benziyordu. Hayır, ne kuğusu! Güneşe,
evet güneşe benziyordu. Selam verdi ve gülümsedi. Bana gülümsedi...
-- Babam yok mu? diye sordu.
Eğer gözlerim kamaşıp başım dönmeseydi, diyecektim ki:
-- Hanımefendi, sevgili prenses... Kulunuz köleniz olayım, azizem...
Diyemedim. Tutulması dilimin, bir türlü çözülmedi. Sadece:
-- Hayır efendim, henüz teşrif etmediler... Diyebildim. O da önce bana
sonra raftaki kitaplara bakıp gülümsedi.
Bu arada elindeki mendili düşürdü. Fırlayıp yerden mendili aldım.
Aksilikler hep beni bulur; az kalsı cilalı parkede kayıp düşecektim.
Utançtan kızarmış bir suratla, gülümsemeye çalışarak, mendili takdim
ettim. Nasıl anlatsam o mendili bilmem: Beyaz, kar gibi, ince
pakistadan... Generallere yakışır, mini mini, miski amber kokan,
kenarları işlemmiş, asil bir mendil. Teşekkür etti ve inci gibi
dişleriyle gülümsedi. Eteklerini hışırdatarak odadan çıktı. Bir saat
sonra ekselansın uşağı geldi:
-- Eve gidebilirsiniz Aksenti Ivanoviç, dedi; general bir toplantıya
gittiler.
u uşak takımından nefret ederim! Antrede, bir sandelye üzerinde kurulur,
ayağa kalkmak şöyle dursun; selam vermeye bile üşenirler. Sanki uşak
değil, efendilerinin yaveri... Küstahlıkları hazmedilecek gibi değil.
Generalin uşağında da aynı hava. Geçen gün, sandalyeye kurulmuş, bacak
bacak üzerine atmış, yerinden kıpırdamaya lüzum bile görmeden elindeki
tütün tabakasını uzatmaz mı:
-- Buyurun bir tane de siz sarın.
Bak şu terbiyesize! Ulan küstah, kendini bilmez mankafa! Karşındaki
bugüne bugün soylu bir adam, bir devlet memu-
10
ru. Senin gibi aşağılık bir uş«k değil...
Portmantodan şapkamı aldım. Tabiî paltomu da kendim "giydim. Herifin
aldırış ettiği yok...
Doğruca evime gittim. iir defterini çıkardım. Sevgilim için şahane bir
şiir yazdım.
Sevgilimi bir saat göremesem,
Bir yıl görmedim sanırım.
Sensiz hayatın tadı yok,
Sensiz yaşamktan nefret ederim.
Puşkin'den kopye ettiğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır, tamamen öz
ilhamın eseridir. Zaten Puşkin olsaydı, ancak bu kadar yazabilirdi...
Asil aşka, asil bir şiir yakışır.
Akşam paltomu sırtıma geçirip generalin evinin önüne kadar yürüdüm.
Kapıda iki saat bekledim. Belki bir yere giderler diye... Fakat umudum
boşa çıktı.
6 Kasım
Bu sabah şube müdürü ile fena kapıştık. Daireye adımımı atar atmaz, odacı
gelip müdürün beni istediğini söyledi. Ben içeri girince, odacıyı
gönderdi.
-- Aksenti Ivanoviç! Nedir bu yaptıkların?
-- Ne yapmışım, beyefendi?
-- Aklını başına topla, kırkım geçmiş bir adamsın! YAp-tıklarım gören,
"îvanoviç kafayı üşütmüş." diyecek.
-- Ne demek istediğinizi anlayamadım, ekselans?
-- Demek yaptığın maskaralıkların farkında değilsin! Bu yaştan sonra
delikanlı gibi davranmak senin neyine? Kendini ne sanıyorsun? Bir soylu mu, bir general mi, yoksa birinci dereceden
daire müdürü mü? Kendine gel! Beş parasız sıradan bir evrak memurusun...
Maaşın sırtına yeni bir palto bile alamayacak kadar düşük, zavallı bir
adamsın. Generalin kızına kur yapmak senin neyine? Eğer general bunu
duyarsa, işini de kaybeder perişan olursun. Bak seni uyarıyorum! Git ve
aklını başına topla!..
Herifin beni kıskandığı kesin... Onun da generalin kızında gözü var...
Mevki makam sahibi olmakla kendini birşey sanıyor. Saati altın
kösteklişmiş, nehir kenarında yazlığı, şehir merkezinde konağı, atlı
arabası, uşakları varmış... Hepsi vız gelir! Ben de yükselebilirim. Henüz
kırk iki yaşındayım. Tam çalışma ve yükselme çağı... Biz de sırası
gelince albaylığa ve kader "yürü" derse belki de generalliğe
yükseliriz... O zaman biz de modaya göre giyinir, kıravat bağlar seni
cebimizden çıkarırız... imdilik gücümüz yetmiyor, elimiz darda...
Sırtımdaki şu eski palto ile sevgilimin karşısına çıkmaktan utandığımı
sende biliyorsun... Bildiğin için de burnun bir karış havada, kendini dev
aynasında görüyorsun...
Akşam tiyatroya gittim. "Rus Aptalı Filatka" oynuyordu; çok eğlendim.
Ayrıca avukatları tenkid eden ve on dördüncü derecede memurlarla dalga
geçen serbest bir vodvil vardı. Sansürün buna nasıl izin verdiğine
şaştım. Piyesin yazarı ustaca gazetecilerle, hovarda soylularla,
soyluluğa özenen tüccarlarla alay etmiş.
Tiyatroyu çok severim. Cebimde birkaç köpek oldu mu,doğruca tiyatroya
giderim. Bizim memur takımı arasında para verip de tiyatroya giden adama
rastlayamazsınız, ömründe tiyatro sahnesi görmemiş memurlarımız çoktur.
Tiyatro bir zevk, bir asalet işidir. ube müdürü imlâdan anlamadığımı,
noktadan sonra küçük harfle başladığımı söylüyor; ama bir gün şahane bir
tiyatro eseri yazdığımı görür-
12
se bakalım ne diyecek^.. Bahse girerim, şiir yazdığımdan da haberi
yoktur... Ne ise... Geçelim bunu... iir deyince hemen generalin kızı
aklıma geliyor...
9 Kasım
Sabah tam vaktinde daireye gittim. ube müdürümüz beni görmezceden geldi.
Ben de hiç ses çıkarmadım; aramızda birşey geçmemiş gibi davranıp
soyluluğumu gösterdim... Gelen evrakları dosyaya kaydettim. Sıra numarası
vermeyi unutmuşum. Ne ise, bunu da yarın yaparım.
Saat dörtte işten ayrıldım. Eve giderken Genel Müdür'ün evinin önünüden
geçtim; ama kimseyi göremedim. Yemekten sonra uzanıp geleceğimi düşündüm.
11 Kasım
Bütün gün genel müdürün odasında çalıştım. Ekselans için yirmi üç, kızı
için de dört kalem açtım. General, masasında hazır kalem bulunmasından
çok hoşlanır. Ah, ne asil ve ne bilgli adamdır şu genel müdürümüz! Fazla
konuşmayı sevmez, hep düşünür. Ne düşündüğünü, aklından neler geçirdiğini
bilmek isterdim. u hükümet adamlarının hayatını çok merak ediyorum. Ne
yer, ne içer, ne konuşurlar? Evinin içini, çalışma odasını görmek
isterdim. Ah, burada memur olacağıma, generalin evinde uşak olsaydım!.. O
zaman sevgilimi hergün görebilir, odasını temizler, eşyalarını
düzeltirdim. Ne zevk, ne ihtişam! Aynalar, dolaplar, tuvalet masasının
üzerindeki küçük koku şişeleri, pudra ve krem kutuları...
· 13
Ya o gök mavisi, gül kurusu ipek elbiseleri? Koryolanın üzerine atılmış,
etrafa dağıtılmış bir halde ne güzel görünürler... Gökte olmayan cennet
orası işte! Karyoladan kalkarken ayağını taburenin üzerine koyusunu, kar
gbi beyaz çorabını giyişini bir görebilsem... Aman aman... Bu kadar
yeter! Yoksa aklımı yitireceğim...
getirince saati sordum. Onu birkaç dakika geçtiğini söyleyince korkumun
sebebi anlaşıldı. Yine daireye geç kalmıştım. Eğer şu pinti
muhasebecimizi yakalayıp birkaç kuruş avans koparma ümidim olmasa, bugün
daireye gitmeyecektim. ube müdürümüzün suratını asıp beni nasıl
azarlayacağı belliydi. Zaten birkaç gündür dırla-nıp duruyordu: "Bıktım
senin şu dağınıklığından! Sen adam olmazsın azizim... Dairede aptalca
dolaşıp, evrakı birbirine karıştırıyorsun. Tarihleri yanlış atıyorsun,
noktadan sonra küçük harfle başlıyorsun. lkokul çocuğu bile senden güzel
yazar."
u bizim müdür kadar kendini beğenmiş adam zor bulunur. Uğursuz, leylek
bacaklı, kısa kollu, tip bir herif. Beni kıskandığı kesin... Tatmin olmak
için odasına çağırır, bütün kalemlerini açtırır.
Haydi müdür ne ise... Ya şu muhasebeci domuzu! Adam sanki basit bir daire
muhasebecisi değil de hazine müdürü...
Çalımından geçilmez. Bir memurun anası bile ölse, maaşını peşin alamaz.
Yalvar yakar, önünde diz çök, çatla, patla; kılı bile kıpırdamaz
kâfirin... Karısından dayak yediğini sanki bilmeyen var. Adam, devlet
kasasından maaş verirken bile eli titrer; sanki cebinden veriyor...
Ben hariç, bizim dairenin bütün memurları torpillidir. Her birinin
sırtını dayadığı soylu bir dayısı vardır. Maaşları az, havaları çoktur.
Hepsi de kibarlık budalasıdır. "Efendim-"den, "lütfen"den geçilmez, etraf
pırıl pırıldır. Başkenttekiler bile böyle temizlik görmemişlerdir.
Masalarımız maundan, sandelyelerimiz cilâlı ağaçtandır. Amirlerimiz
bizimle "siz" diye konuşur. Zaten bu aristokratik hava olmasa, çoktan
istifamı basar giderdim.
Havı dökülmüş ve eskimeye yüz tutmuş paltomu giyip dışarı çıktım. Sağanak
halinde yağmur yağıyor. emsiyemi açtım, dükkânların kepenklerini
kaldıran küçük esnaflara selâm vere vere ilerledim. Hızlı hızlı temizlik
işine giden gündelikçi kardılardan başka sokakta kimseler yok. leride
birkaç hademeye rastladım. Yol kavşağında, efendi kılıklı bir memura
gözüm ilişti. "O da benim gibi daireye geç kalmış..." diye mırıldandım.
Sonra birden vaziyeti çaktım: "Yo birader! dedim, seninki daireye gitmek
değil. u önde giden dişiye yetişmeye çalışıyorsun."
Ne namussuz, ne zamparadır şu bizim memur takımı! Subaylardan aşağı
kalmazlar. Sokakta gördükleri her süslü kadının peşine düşerler.
Böyle düşünerek yürürken, bir mağazanın kapısında duran arabaya gözüm
ilişti. Arabayı hemen tanıdım. "Bizim Genel Müdür'ün gündüz burada ne işi
var?" diye merak ettim. Arabanın kapısı açıldı; etek hışırtılarının
ardından müdürün kızı göründü. Derhal köşye saklandım. Uşak
yerlere kadar eği^rek temenna durdu. Küçük afet, gerdan kırarak sağa sola
baktı. Kaş-göz oynattı ve değnek yutmuş gibi dim dik yürüyerek mağazanın
kapısından girdi. Durduğum yerde bütün yağlarım eridi. Yakası yağ
bağlamış eski paltoma sarılıp bekledim. Dengi olmadığımı bile bile bu
kıza tutkundum.
Kızın küçük finosu, hanımı gibi hava atıp çalım satayım derken hızla
açılıp kana kapıdan içeri girmeye fırsat bulamadı; dışarıda kaldı. Buna
uşak sebep olmuş gibi, adamcağıza havlayıpkendi diliyle onu bir güzel
azarladı.
Ben, hanımına tanıdığım kadar bu hoşhoşu da tanırım. Adı "Meci"dir.
Paltoma sarınmış, kararsızlık içinde beklerken incecik bir sesin;
-- Merhaba Meçi! dediğini duydum. Konuşanı görmek için merakla etrafa
baktım. Yan yana yürüyen iki bayan gördüm. Biri genç diğeri yaşlıca idi.
Yanımdan geçerken aynı ince ses:
--Ayıp değil mi, Meçi? dedi.
Vay canına! Ne iş bu? Gözlerime inanamıyorum... Bizim Meçi, iki bayanın
arkasından giden dişi hoşhoşa yanaşmış kur yapıyor. Duyduğum ses de bu hoşhoşa ait... "Sarhoş muyum neyim?" dedim kendi kendime; ama içki kim
ben kim!
Meçi cevap veriyor:
-- Haksızlık etme, Fidel! Bana daha nazik davranmalısın, hav hav... iki
gündür hastayım, hav hav...
-- Ah, özür dilerim, Meçi! Bu duyduğuma çok üzüldüm, hav, hav...
iki fino gerçekten insan diliyle mi konuşuyorlardı; yoksa ben mi
köpekçiği anlamaya başlamıştım? Vay canına, hav hav!
Okuduklarımı hatırlayınca şaşkınlığım geçti. u sıralarda, dünyada buna
benzer olaylar gerçekleşiyor ki. Yazdıklarına
· 7
göre ingiltere'de bir balık suyun yüzüne fırlayıp iki kelime bağırmış.
Bir gün iki ineğin bir mağazaya girip bir kutu şekr istediklerini okudum.
Haydi bütün bunlar mümkün diyelim... Ya şuna ne dersiniz (Meçi devam
ediyor):
-- Sana mektup da yazmıştım; ama bizim Ponkal tenbel-lik edip getirmemiş
galiba...
Her şey mümkündür, fakat köpeklerin yazı yazabildiğini hiç duymamıştım.
Ağzım bir karış açık kaldı...
Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremezken, hayvanlar bu işi
acaba hangi okulda öğrenmişler?.. Ancak soylu kişiler imlaya uygun
yazabilir. Gerçi son zamanlrada esnaftan yazı yazanların sayısı bir hayli
arttı. Hatta derebey-lerimizin kölelerinden bazıları da yazmayı öğrenmiş.
Tuh be! Memur takımının itibarı artık ayağa düştü demekir.
u "Fidel" denen hoş hoş yosmayı takip etmeye karar verdim. Bakalım
nerede oturuyor? Bu işin aslı nedir, öğrenmem gerek. emsiyemi açtım, iki
bayanın peşine takıldım. Grohovaya sokağından Meşcanskaya'ya saptılar;
oradan Stolyarna'ya döndüler. Sonunda Kukuşkin köprüsünün karşı yamacına
geçip büyük bir binanın önünde durdular. Bu evi bilmeyen yoktur. Meşhur
"Zeverkov'un Evi". Ev değil, geldi geçti hanı gibi bir yer. Kimler yok
ki: Gündelikçi kadınlar, emekli subaylar, taşradan gelmiş on dördüncü
dereceden memurlar, dul ihtiyarlar... Balık isfihi gibi odalara sıkışmış
otururlar. Trampet çalan bir arkadaşım da burada oturur...
ki bayan hoşhoşla birlikte beşinci kata çıktılar. "Eh, bu seferlik bu
kadarlık ilgi yeter; boş bir zamanımda gelir devamını öğrenirim." diye
düşündüm ve geri döndüm.
4 Ekim
,
Bugün çarşamba. Genel müdürün odasında çalışıyorum. Bütün kalemlerini
yontmak için erken geldim. Bizim müdür çok okuyan bir soylu; odası
kitapla dolu... Merak edip bazılarının adını okudum, hepsi de yüksek
ilimlerden bahseden eserler, bizim gibi ayın sonunu zor getiren ufak
memur takımının anlayamayacağı dilden kitaplar... Fransızca, Almanca ve
ngilizce olanları da var. Vay anasını, şu işe bak! Biz Rus-çayı zor
okurken, genel müdür hazretleri Fransızca, Almanca, ingilizce kitaplar
okuyor... Zaten hazretin yüzüne bakmak yeter; haşmet akıyor!.. Ağzından
bir tek boş laf çıkmaz. Evrak getirdiğim zaman bazan lütfedip hatırımı
sorar. "Sağlığınıza duacıyız ekselans!" derim. Ne de olsa devlet adamı...
Bize benzememesi normal... Ama beni sevdiğini biliyorum. Çünkü,
ekselansları sadece değer verdiği ve sevdiği memurların hatırını sorar...
Etrafa çeki düzen verdikten sonra, sehpanın üzerindeki "Arı Mecmuası"na
bir göz attım. u Fransız milleti de ne ahmak! Nedir istedikleri?
Arıların dilini öğrenip daha çok bal elde etmenin yollarını
arıyorlarmış... Vallahi elimde yetki olsa, hepsini meydana toplar sopadan
geçiririm... Hah, yazı dediğin böyle olur işte! u Kursklu derebeyinin
makalesi ne güzel... Bir ara saatin on ikiyi vurduğunu duydum. Vakit ne
çabuk geçmiş... Bir makale daha okumaya niyetlendiğim sırada kapı
vuruldu. Genel müdürün geldiğini zannederek ceketimin düğmelerini
ilikledim, esas duruşta bekledim, öyle bir şey oldu ki, hiçbir yazarın bunu anlatmaya gücü yetmez. Gelen müdür değildi; O'ydu! O, yani müdürün
kızı... Alla-hım! Ey azizler! Bana güç verin! Bayılmadan kendimden
geçmeden ono cevap verebileyim. Üstündeki beyaz elbise ile tıpkı bir
kuğuya benziyordu. Hayır, ne kuğusu! Güneşe,
evet güneşe benziyordu. Selam verdi ve gülümsedi. Bana gülümsedi...
-- Babam yok mu? diye sordu.
Eğer gözlerim kamaşıp başım dönmeseydi, diyecektim ki:
-- Hanımefendi, sevgili prenses... Kulunuz köleniz olayım, azizem...
Diyemedim. Tutulması dilimin, bir türlü çözülmedi. Sadece:
-- Hayır efendim, henüz teşrif etmediler... Diyebildim. O da önce bana
sonra raftaki kitaplara bakıp gülümsedi.
Bu arada elindeki mendili düşürdü. Fırlayıp yerden mendili aldım.
Aksilikler hep beni bulur; az kalsı cilalı parkede kayıp düşecektim.
Utançtan kızarmış bir suratla, gülümsemeye çalışarak, mendili takdim
ettim. Nasıl anlatsam o mendili bilmem: Beyaz, kar gibi, ince
pakistadan... Generallere yakışır, mini mini, miski amber kokan,
kenarları işlemmiş, asil bir mendil. Teşekkür etti ve inci gibi
dişleriyle gülümsedi. Eteklerini hışırdatarak odadan çıktı. Bir saat
sonra ekselansın uşağı geldi:
-- Eve gidebilirsiniz Aksenti Ivanoviç, dedi; general bir toplantıya
gittiler.
u uşak takımından nefret ederim! Antrede, bir sandelye üzerinde kurulur,
ayağa kalkmak şöyle dursun; selam vermeye bile üşenirler. Sanki uşak
değil, efendilerinin yaveri... Küstahlıkları hazmedilecek gibi değil.
Generalin uşağında da aynı hava. Geçen gün, sandalyeye kurulmuş, bacak
bacak üzerine atmış, yerinden kıpırdamaya lüzum bile görmeden elindeki
tütün tabakasını uzatmaz mı:
-- Buyurun bir tane de siz sarın.
Bak şu terbiyesize! Ulan küstah, kendini bilmez mankafa! Karşındaki
bugüne bugün soylu bir adam, bir devlet memu-
10
ru. Senin gibi aşağılık bir uş«k değil...
Portmantodan şapkamı aldım. Tabiî paltomu da kendim "giydim. Herifin
aldırış ettiği yok...
Doğruca evime gittim. iir defterini çıkardım. Sevgilim için şahane bir
şiir yazdım.
Sevgilimi bir saat göremesem,
Bir yıl görmedim sanırım.
Sensiz hayatın tadı yok,
Sensiz yaşamktan nefret ederim.
Puşkin'den kopye ettiğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır, tamamen öz
ilhamın eseridir. Zaten Puşkin olsaydı, ancak bu kadar yazabilirdi...
Asil aşka, asil bir şiir yakışır.
Akşam paltomu sırtıma geçirip generalin evinin önüne kadar yürüdüm.
Kapıda iki saat bekledim. Belki bir yere giderler diye... Fakat umudum
boşa çıktı.
6 Kasım
Bu sabah şube müdürü ile fena kapıştık. Daireye adımımı atar atmaz, odacı
gelip müdürün beni istediğini söyledi. Ben içeri girince, odacıyı
gönderdi.
-- Aksenti Ivanoviç! Nedir bu yaptıkların?
-- Ne yapmışım, beyefendi?
-- Aklını başına topla, kırkım geçmiş bir adamsın! YAp-tıklarım gören,
"îvanoviç kafayı üşütmüş." diyecek.
-- Ne demek istediğinizi anlayamadım, ekselans?
-- Demek yaptığın maskaralıkların farkında değilsin! Bu yaştan sonra
delikanlı gibi davranmak senin neyine? Kendini ne sanıyorsun? Bir soylu mu, bir general mi, yoksa birinci dereceden
daire müdürü mü? Kendine gel! Beş parasız sıradan bir evrak memurusun...
Maaşın sırtına yeni bir palto bile alamayacak kadar düşük, zavallı bir
adamsın. Generalin kızına kur yapmak senin neyine? Eğer general bunu
duyarsa, işini de kaybeder perişan olursun. Bak seni uyarıyorum! Git ve
aklını başına topla!..
Herifin beni kıskandığı kesin... Onun da generalin kızında gözü var...
Mevki makam sahibi olmakla kendini birşey sanıyor. Saati altın
kösteklişmiş, nehir kenarında yazlığı, şehir merkezinde konağı, atlı
arabası, uşakları varmış... Hepsi vız gelir! Ben de yükselebilirim. Henüz
kırk iki yaşındayım. Tam çalışma ve yükselme çağı... Biz de sırası
gelince albaylığa ve kader "yürü" derse belki de generalliğe
yükseliriz... O zaman biz de modaya göre giyinir, kıravat bağlar seni
cebimizden çıkarırız... imdilik gücümüz yetmiyor, elimiz darda...
Sırtımdaki şu eski palto ile sevgilimin karşısına çıkmaktan utandığımı
sende biliyorsun... Bildiğin için de burnun bir karış havada, kendini dev
aynasında görüyorsun...
Akşam tiyatroya gittim. "Rus Aptalı Filatka" oynuyordu; çok eğlendim.
Ayrıca avukatları tenkid eden ve on dördüncü derecede memurlarla dalga
geçen serbest bir vodvil vardı. Sansürün buna nasıl izin verdiğine
şaştım. Piyesin yazarı ustaca gazetecilerle, hovarda soylularla,
soyluluğa özenen tüccarlarla alay etmiş.
Tiyatroyu çok severim. Cebimde birkaç köpek oldu mu,doğruca tiyatroya
giderim. Bizim memur takımı arasında para verip de tiyatroya giden adama
rastlayamazsınız, ömründe tiyatro sahnesi görmemiş memurlarımız çoktur.
Tiyatro bir zevk, bir asalet işidir. ube müdürü imlâdan anlamadığımı,
noktadan sonra küçük harfle başladığımı söylüyor; ama bir gün şahane bir
tiyatro eseri yazdığımı görür-
12
se bakalım ne diyecek^.. Bahse girerim, şiir yazdığımdan da haberi
yoktur... Ne ise... Geçelim bunu... iir deyince hemen generalin kızı
aklıma geliyor...
9 Kasım
Sabah tam vaktinde daireye gittim. ube müdürümüz beni görmezceden geldi.
Ben de hiç ses çıkarmadım; aramızda birşey geçmemiş gibi davranıp
soyluluğumu gösterdim... Gelen evrakları dosyaya kaydettim. Sıra numarası
vermeyi unutmuşum. Ne ise, bunu da yarın yaparım.
Saat dörtte işten ayrıldım. Eve giderken Genel Müdür'ün evinin önünüden
geçtim; ama kimseyi göremedim. Yemekten sonra uzanıp geleceğimi düşündüm.
11 Kasım
Bütün gün genel müdürün odasında çalıştım. Ekselans için yirmi üç, kızı
için de dört kalem açtım. General, masasında hazır kalem bulunmasından
çok hoşlanır. Ah, ne asil ve ne bilgli adamdır şu genel müdürümüz! Fazla
konuşmayı sevmez, hep düşünür. Ne düşündüğünü, aklından neler geçirdiğini
bilmek isterdim. u hükümet adamlarının hayatını çok merak ediyorum. Ne
yer, ne içer, ne konuşurlar? Evinin içini, çalışma odasını görmek
isterdim. Ah, burada memur olacağıma, generalin evinde uşak olsaydım!.. O
zaman sevgilimi hergün görebilir, odasını temizler, eşyalarını
düzeltirdim. Ne zevk, ne ihtişam! Aynalar, dolaplar, tuvalet masasının
üzerindeki küçük koku şişeleri, pudra ve krem kutuları...
· 13
Ya o gök mavisi, gül kurusu ipek elbiseleri? Koryolanın üzerine atılmış,
etrafa dağıtılmış bir halde ne güzel görünürler... Gökte olmayan cennet
orası işte! Karyoladan kalkarken ayağını taburenin üzerine koyusunu, kar
gbi beyaz çorabını giyişini bir görebilsem... Aman aman... Bu kadar
yeter! Yoksa aklımı yitireceğim...
Aklıma birden bire Meçi ile Fidel'in konuşması geldi. "Tam sırası...
dedim kendi kendime, gidip şu zampara hoşhoşu sıkıştırayım, generalin kızı hakkında en sağlam bilgileri ondan alabilirim."
Doğruca generalin evine gittim. Meci'yi bulp bir kenara çektim:
-- Bana bak Meçi! dedim. Ne haltlar karıştırdığını çok iyi biliyorum.
urada ikimizden başka kimse yok. Ben senin sırrını saklayayım, sen de
küçük hanımın hakkında ne biliyorsan anlat; tamam mı? Yemin ederim,
anlattıkların aramızda kalacak.
Kurnaz it! Beni anlamamş gibi kuyruğnu bacaklarının arasına alıp oturdu.
Salak salak yüzüme baktı.
-- Haydi Meçi, bırak bu numaralan! Beni uğraştırma... Yoksa senin için iyi
olmaz!..
Bakışları birden değişti. Hırlayıp dişlerini gösterdi; sonra geri dönüp
kaçtı. Bahçe kapısından içeri girip gözden kay-boldu.Ben zaten köpeklerin
ne kurnaz, ne siyasetçi olduklarını öteden beri biliyordum. Hatta
insanlardan daha zeki olduklarını söylemek için vakit erken... Bun
dememem lâzım. Göreceğiz, Meçi! Kim daha akıllıymış, sen mi yoksa ben mi?
Eve gidip sıkı bir plan yaptım. Yarın Zvarkov'un evine gidip Fidel'i
sıkıştıracağım. Meci'nin ona yazdığı mektupları ele geçireceğim. B
umektuplar elimde olduğu zaman Meçi konuşmaya mecbur kalacak...
Yarın çok işim var, erken yatmalıyım.
12 Kasım
9
Gözlerimi açtığım sırada kilisenin saati onbiri vuruyordu. Hizmetçi kadın
gelmediği için uyanamamıştım. Anlaşılan muşmula suratlı moruk bugün de
gelmeyecek... Önemli değil. Kahvaltı yapmaya niyetim yok; traş da
olmayacağım. u mektup işini bir an önce halletmem lâzım.
Bakkal dükkânlarının önünden geçerken duyduğum ekşi lahana kokusu
yetmiyormuş gibi, evlerin açık kapılarından insanın burun direğini kıran
ağır yemek kokuları geliyor. Koşar adımlarla oradan uzaklaştım. Ben
kaçtıkça, o pis kokular inadına peşimden geliyor.
Koştuğum iyi olmuş, Zivarkov'un o koca apartmanına çabucak gelivermiştim.
Hızımı kesmeden altıncı kata tırmandım. Zile bastım. Kapıyı çilli, fakat
pek de çirkin sayılmayan bir kız açtı. Kızı hemen tanıdım. Geçen gün
peşlerinde Fidel olduğu halde ihtiyar kadınla birlikte yürüyen kız...
Nefes nefese beni karşısında görünce şaşırdı. Utanmış gibi yaparak sordu:
-- Kimi istemiştiniz, efendim.
Durumundan hemen anladım: "Koca peşindesin sen kızım..." dedim içimden.
-- Köpeğiniz Fidel'le görüşmek istiyorum.
Zavallı... Meğer ne aptal şeymiş... Tam bir gerizekâlı örneği... Bön bön
suratıma bakıyor.
Neyse ki, adının söylendiğini duyan köpek havlayarak geldi. Böylece
kızdan daha akıllı olduğunu gösterimş oldu.
-- Fidel, beni tanıdın mı? diye sormama fırsat kalmadan, it dölü üzerime
saldırdı.
Bu köpek milleti, konuşmanın ve yazmanın yanısıra, insanın düşüncelerini
de okuyabiliyor demek!..
14
· 15 ·
O anda, antrenin bir köşesinde, sepetini gördüm, itin aklımdan geçenleri
okumasına fırsat vermeden sepete koştum, içini alt üst ettim. Nihayet
ince bir minderin altına sakladığı bir deste küçük kâğıdı bulup çıkardım.
Fidel önce baldırıma yapıştı. Bir tekmeyle onu kendimden uzaklaştırdım.
Sevincime diyecek yoktu. Kaltak hoşhoş, mektupları vermek niyetinde
olmadığımı anlayınca inler gibi titrek bir sesle havladı. Yaltaklanarak
ayaklanma kapandı. -- Boşuna kendini yorma kızım! dedim... Bu mektuplar
bana lâzım; hem de çok lâzım, işim bitince onları sana geri getireceğim.
Söz veriyorum, getireceğim! Haydi, şimdilik hoşça kal!
Bir hamlede kendimi dışarı attım.
dedim kendi kendime, gidip şu zampara hoşhoşu sıkıştırayım, generalin kızı hakkında en sağlam bilgileri ondan alabilirim."
Doğruca generalin evine gittim. Meci'yi bulp bir kenara çektim:
-- Bana bak Meçi! dedim. Ne haltlar karıştırdığını çok iyi biliyorum.
urada ikimizden başka kimse yok. Ben senin sırrını saklayayım, sen de
küçük hanımın hakkında ne biliyorsan anlat; tamam mı? Yemin ederim,
anlattıkların aramızda kalacak.
Kurnaz it! Beni anlamamş gibi kuyruğnu bacaklarının arasına alıp oturdu.
Salak salak yüzüme baktı.
-- Haydi Meçi, bırak bu numaralan! Beni uğraştırma... Yoksa senin için iyi
olmaz!..
Bakışları birden değişti. Hırlayıp dişlerini gösterdi; sonra geri dönüp
kaçtı. Bahçe kapısından içeri girip gözden kay-boldu.Ben zaten köpeklerin
ne kurnaz, ne siyasetçi olduklarını öteden beri biliyordum. Hatta
insanlardan daha zeki olduklarını söylemek için vakit erken... Bun
dememem lâzım. Göreceğiz, Meçi! Kim daha akıllıymış, sen mi yoksa ben mi?
Eve gidip sıkı bir plan yaptım. Yarın Zvarkov'un evine gidip Fidel'i
sıkıştıracağım. Meci'nin ona yazdığı mektupları ele geçireceğim. B
umektuplar elimde olduğu zaman Meçi konuşmaya mecbur kalacak...
Yarın çok işim var, erken yatmalıyım.
12 Kasım
9
Gözlerimi açtığım sırada kilisenin saati onbiri vuruyordu. Hizmetçi kadın
gelmediği için uyanamamıştım. Anlaşılan muşmula suratlı moruk bugün de
gelmeyecek... Önemli değil. Kahvaltı yapmaya niyetim yok; traş da
olmayacağım. u mektup işini bir an önce halletmem lâzım.
Bakkal dükkânlarının önünden geçerken duyduğum ekşi lahana kokusu
yetmiyormuş gibi, evlerin açık kapılarından insanın burun direğini kıran
ağır yemek kokuları geliyor. Koşar adımlarla oradan uzaklaştım. Ben
kaçtıkça, o pis kokular inadına peşimden geliyor.
Koştuğum iyi olmuş, Zivarkov'un o koca apartmanına çabucak gelivermiştim.
Hızımı kesmeden altıncı kata tırmandım. Zile bastım. Kapıyı çilli, fakat
pek de çirkin sayılmayan bir kız açtı. Kızı hemen tanıdım. Geçen gün
peşlerinde Fidel olduğu halde ihtiyar kadınla birlikte yürüyen kız...
Nefes nefese beni karşısında görünce şaşırdı. Utanmış gibi yaparak sordu:
-- Kimi istemiştiniz, efendim.
Durumundan hemen anladım: "Koca peşindesin sen kızım..." dedim içimden.
-- Köpeğiniz Fidel'le görüşmek istiyorum.
Zavallı... Meğer ne aptal şeymiş... Tam bir gerizekâlı örneği... Bön bön
suratıma bakıyor.
Neyse ki, adının söylendiğini duyan köpek havlayarak geldi. Böylece
kızdan daha akıllı olduğunu gösterimş oldu.
-- Fidel, beni tanıdın mı? diye sormama fırsat kalmadan, it dölü üzerime
saldırdı.
Bu köpek milleti, konuşmanın ve yazmanın yanısıra, insanın düşüncelerini
de okuyabiliyor demek!..
14
· 15 ·
O anda, antrenin bir köşesinde, sepetini gördüm, itin aklımdan geçenleri
okumasına fırsat vermeden sepete koştum, içini alt üst ettim. Nihayet
ince bir minderin altına sakladığı bir deste küçük kâğıdı bulup çıkardım.
Fidel önce baldırıma yapıştı. Bir tekmeyle onu kendimden uzaklaştırdım.
Sevincime diyecek yoktu. Kaltak hoşhoş, mektupları vermek niyetinde
olmadığımı anlayınca inler gibi titrek bir sesle havladı. Yaltaklanarak
ayaklanma kapandı. -- Boşuna kendini yorma kızım! dedim... Bu mektuplar
bana lâzım; hem de çok lâzım, işim bitince onları sana geri getireceğim.
Söz veriyorum, getireceğim! Haydi, şimdilik hoşça kal!
Bir hamlede kendimi dışarı attım.
Zavallı çilli kız... Yüzündeki korkuyu görmeliydiniz; galiba beni deli
sandı!.. Mektuplan paltomun iç cebine yerleştirdikten sonra, en kısa yoldan eve
geldim. Bir de ne göreyim: Bizim yaşlı hizmetçi temizliğe başlamış...
Bugün temizlik günü değil. Bu işin içinde bir bit yeniği olmalı...
Hımm... Fidel! Evet, bu kaltak hoşhoş uzaktan Finli Mavra'nm
düşüncelerini yönetiyor mutlaka... Ha, haa, haaa! Demek kendini benden
daha akıllı sanıyorsun, Fidel?
-- Kolay gelsin, Mavra Ana! dedim. Finli kocakarı cevap vermedi. Eve
girmekten vazgeçtim. Kıra çıkıp, bir ağacın altında oturacağım... Hayır,
ağacın altı olmaz! Bir çimenliğe uzanacağım, Fidel'in mektuplarını baştan
sona okuyacağım. Köpekler kendilerini bizden daha akıllı sansınlar
bakalım. Meçi ile Fidel'in ilişkisi basit bir aşk ilişkisi değil...
Bundan eminim. Kimbilir ne entrikalar çeviriyorlar? Meçi, mutlaka
generalin siyasi faaliyetleri hakkında Fidel'e bilgi veriyor. Fidel de
hükümetin casusu... General-
den bahsettiğine gö^re, kzmdan da bahsediyordur. Aman, aman! Bu konuya
dokunmayalım... Burada keselim...
Kıra çıkmaktan vazgeçtim. Takip edildiğime dair içimden bir önsezi var.
Akşama kadar tilki kaçışı uygulayarak izimi kaybettirdim... Eve
döndüğümde hava iyice kararmıştı. Lambanın ışığında mektupları okumam
imkânsız. Harfler çok küçük. Mektup tomarını kuşağımın arasına saklayıp
yattım. Buradan çalınması çok zor...
13 Kasım
Saat ona doğru uyandım. Mavra Ana henüz gelmemiş. Akşama kadar geleceğini
sanmıyorum... Fidel, işin farkına vardığımı anlamıştır... Mektupları ele
geçirmenin başka bir yolunu bulmadan onları okumalıyım. Kuşağımın arasını
yokladım. Mektuplar sağlamda... Sevincime ve heyecanıma diyecek yok.
Artık sıra mektuplan okumaya geldi. Toman çıkardım. Birinci mektuptan
başladım. Yazı gayet düzgün ve okunaklı; ama yine de üzerinde köpeksi bir
koku var... Meci'den geliyor.
Okuyalım:
"Sevgili Fidel,
Kızma ama senin şu basit ismine bir türlü alışamadım. Kim vermiş sana o
köylü adını? Seninkiler daha soylu bir isim bulamadı mı? Neyse, bu mektup
işini iyi düşündük değil mi?"
u cümlelerin düzgünlüğüne bak! Sanki köpek değil, Edebiyat öğretmeni...
"Üniversite mezunuyum" diye övü-
17
nen şube müdürümüz bile böylesini beceremez. Küçük ama okunaklı bir yazı.
Noktalama ve imlâ hatası yok. Okumaya devam edelim:
"Duygu ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmayanlar, zevksiz
kişilerdir..."
Bak hele! Almanca bir eserden aşırmış olmalı bu vecizeyi... Eserin adı
şimdi aklıma gelmiyor.
" nsanlar, köpeklerin gerçek kabiliyetlerinin farkına var-salardı hayat
ne sıkıcı olurdu... Onlar varsın ev köpeklerini efendilerini eğlendiren
birer şaklaban sansınlar... Böylesi daha iyi; hayatımız bolluk ve refah
içinde geçiyor. Küçük hanım benim için deli oluyor. Babası da sık sık
okşar beni. Sütümü ve çayımı bol krema ile içiyorum, iyi ki kapı köpeği
olarak doğmamışım... u bizim mankafa "Polkan"ı, koca kemikleri
kemirirken görünce acıyorum. O kokmuş, pis kemiklerden ne zevk alır
bilmem... Kuş ya da av etinden başkasını yiyemem. Ziyafetlerde, bazı
görgüsüz misafirlerin beni çağırıp ellerinde mıncıklayarak topak
ettikleri ekmeği uzatmaları yok mu; nefret ediyorum. Fakat "sevimsiz bir
köpeğiniz var" demesinler diye zıplayıp ekmeği havada yakalıyorum.
Salaklar da zevkten bayılıyorlar..."
sandı!.. Mektuplan paltomun iç cebine yerleştirdikten sonra, en kısa yoldan eve
geldim. Bir de ne göreyim: Bizim yaşlı hizmetçi temizliğe başlamış...
Bugün temizlik günü değil. Bu işin içinde bir bit yeniği olmalı...
Hımm... Fidel! Evet, bu kaltak hoşhoş uzaktan Finli Mavra'nm
düşüncelerini yönetiyor mutlaka... Ha, haa, haaa! Demek kendini benden
daha akıllı sanıyorsun, Fidel?
-- Kolay gelsin, Mavra Ana! dedim. Finli kocakarı cevap vermedi. Eve
girmekten vazgeçtim. Kıra çıkıp, bir ağacın altında oturacağım... Hayır,
ağacın altı olmaz! Bir çimenliğe uzanacağım, Fidel'in mektuplarını baştan
sona okuyacağım. Köpekler kendilerini bizden daha akıllı sansınlar
bakalım. Meçi ile Fidel'in ilişkisi basit bir aşk ilişkisi değil...
Bundan eminim. Kimbilir ne entrikalar çeviriyorlar? Meçi, mutlaka
generalin siyasi faaliyetleri hakkında Fidel'e bilgi veriyor. Fidel de
hükümetin casusu... General-
den bahsettiğine gö^re, kzmdan da bahsediyordur. Aman, aman! Bu konuya
dokunmayalım... Burada keselim...
Kıra çıkmaktan vazgeçtim. Takip edildiğime dair içimden bir önsezi var.
Akşama kadar tilki kaçışı uygulayarak izimi kaybettirdim... Eve
döndüğümde hava iyice kararmıştı. Lambanın ışığında mektupları okumam
imkânsız. Harfler çok küçük. Mektup tomarını kuşağımın arasına saklayıp
yattım. Buradan çalınması çok zor...
13 Kasım
Saat ona doğru uyandım. Mavra Ana henüz gelmemiş. Akşama kadar geleceğini
sanmıyorum... Fidel, işin farkına vardığımı anlamıştır... Mektupları ele
geçirmenin başka bir yolunu bulmadan onları okumalıyım. Kuşağımın arasını
yokladım. Mektuplar sağlamda... Sevincime ve heyecanıma diyecek yok.
Artık sıra mektuplan okumaya geldi. Toman çıkardım. Birinci mektuptan
başladım. Yazı gayet düzgün ve okunaklı; ama yine de üzerinde köpeksi bir
koku var... Meci'den geliyor.
Okuyalım:
"Sevgili Fidel,
Kızma ama senin şu basit ismine bir türlü alışamadım. Kim vermiş sana o
köylü adını? Seninkiler daha soylu bir isim bulamadı mı? Neyse, bu mektup
işini iyi düşündük değil mi?"
u cümlelerin düzgünlüğüne bak! Sanki köpek değil, Edebiyat öğretmeni...
"Üniversite mezunuyum" diye övü-
17
nen şube müdürümüz bile böylesini beceremez. Küçük ama okunaklı bir yazı.
Noktalama ve imlâ hatası yok. Okumaya devam edelim:
"Duygu ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmayanlar, zevksiz
kişilerdir..."
Bak hele! Almanca bir eserden aşırmış olmalı bu vecizeyi... Eserin adı
şimdi aklıma gelmiyor.
" nsanlar, köpeklerin gerçek kabiliyetlerinin farkına var-salardı hayat
ne sıkıcı olurdu... Onlar varsın ev köpeklerini efendilerini eğlendiren
birer şaklaban sansınlar... Böylesi daha iyi; hayatımız bolluk ve refah
içinde geçiyor. Küçük hanım benim için deli oluyor. Babası da sık sık
okşar beni. Sütümü ve çayımı bol krema ile içiyorum, iyi ki kapı köpeği
olarak doğmamışım... u bizim mankafa "Polkan"ı, koca kemikleri
kemirirken görünce acıyorum. O kokmuş, pis kemiklerden ne zevk alır
bilmem... Kuş ya da av etinden başkasını yiyemem. Ziyafetlerde, bazı
görgüsüz misafirlerin beni çağırıp ellerinde mıncıklayarak topak
ettikleri ekmeği uzatmaları yok mu; nefret ediyorum. Fakat "sevimsiz bir
köpeğiniz var" demesinler diye zıplayıp ekmeği havada yakalıyorum.
Salaklar da zevkten bayılıyorlar..."
Tüh sana münasebetsiz köpek! Ne saçma sapan şeylerden bahsediyor? Öbür
sayfaya bakayım; belki işe yarar bir-şeyler bulurum:
"... Bana, evde olan herşeyi anlatmanı istiyorum" dedin ya; işte ben de anlatıyorum..."
Tamam! Fidel'in Meci'yi kullandığı kesin!.. Bunu ta baştan anlamıştım
zaten:
"... Küçük hanım bana değer verdiği için, 'bab' da beni seviyor.
'Sofî'nin cici köpeği'diye okşuyor..." Alçak hoşhoş! Nihayet sevgilimden
bahsetmeye başladı...
18
"... Baba, çok tuhaf bir insafı... Sanki konuşmaktan ziyade susmayı
seviyormuş gibi hep susuyor. Yemek ve çay saatleri dışında odasından
çıkmaz. Hep okur ve yazar..."
Sana babanı soran mı var, ukalâ köpek? Sofi'den bahset-sene!..
"... Bir hafta önce, nedense birdenbire çenesi açıldı. Hep kendi kendine
konuştu durdu: "Verecekler mi, vermeyecekler mi?" Kim verecek, ne
verecek; belli değil... Bir seferinde bana bile sordu: "Ne dersin Meçi,
verecekler mi?" Doğrusu ne demek istediğini anlayamadım. Onu memnun etmek
için, ne de olsa evin reisi, "evet" anlamında başımı salladım ve
yılışarak "hav! hav!" dedim. Nasıl sevindi, görmeliydin... Bir gün, yani
bir hafta sonra, bizim baba..."
Koca bir general, hem de umum müdür, nereden senin baban oluyormuş pis
köpek?
"... Çok sevinmiş olarak eve geldi. Hizmetçileri, aşçıları ic-timaya
dizdi:
-- Bu akşam çok kıymetli misafirlerim var, elinizden gelen en iyi hizmeti
göstermenizi istiyorum! diye söze başladı ve bir sürü görgü kurallarından
ve resmî formalitelerden bahsetti..."
Tamam! îşte en önemli konuya geldik. Dedim ya , bu köpeklerin siyasetle
uğraştıkları kesin... Bakalım bizim "Köstebek Meçi" sevgilisine ne
haberler uçurmuş:
"... Akşama kadar bir sürü üniformalı, apoletli, kılıçlı adam eve geldi.
Hepsi de, bilmediğim bir başarısından dolayı babayı kutluyorlardı.
Sofrada babamız sevincinden kabına sığmıyordu. Etrafındakilere fıkralar
anlatıyor, şakalar yapıyor, herkesi güldürüyordu. Misafirler gittikten
sonra beni kucağına aldı. Boynunda asılı duran haçlı bir madalyayı
göstererek:
19
-- Bu nedir, biliyor musun Meçi? diye sordu.
Burnumu, madalyayı taşıyan geniş kurdelaya değdirdi; özel bir kokusu
yoktu..."
Hımm... Bak sen keretaya! Bu fino oldukça zeki... "Ba-ba'da mevki hırsı
var" demek istiyor.
"... imdilik veda etmek zorundayım şekerim... Küçük hanım Sofi beni
çağırıyor..."
Allah belânı versin, alçak köpek! Tam mektup biterken Sofi'den
bahsediyor...
ikinci mektuba da bir göz atalım: "Sevgili Fidel,
Bugün Pazar olduğu için herkes uykuda... Sabah erkenden kalktım ki, kimse
görmeden sana mektup yazabileyim. Dün Sofi çok telâşlıydı. Giyinirken
huysuzlandı durdu..." Hele şükür, nasılsa Sofi'den bahsetmeyi aklına
getirebildi; çenesi düşük hoşhoş!
"... Küçük hanımım baloları çok sever; telâşı da bu yüzdendi, insanlar
neden giyinir bir türlü anlamıyorum... Bizim gibi elbisesiz gezseler ne
var; daha zahmetsiz, daha rahat... Balolardan da birşey anlamıyorum. Bir
sürü kalabalık, bir sürü gürültü. Sofi çoğu zaman bu balolardan sabahın
beşinde döner. Başının ağrıdığından, yorulduğundan yakınır. Salak kız!
Madem yoruluyorsun, baş ağrısı yapıyor; sen de gitme..."
----------------------- Page 9-----------------------
Hop, hop! Salak senin anandır! Terbiyesiz hayvan!
"... Bitkin, süzgün halinden balonun iyi geçmediğini anlarım. Ben şahsen
genç bir kız olsaydım, böyle balolara gitmezdim. Bir tavuk budu biraz salça, yanında da pilav olunca... Hayat bu işte! Havuç, şalgam,
enginar... Nefret ederim."
Ne yapıyor bu sersem hoşhoş? Saçmalamaya başladı! Eh,
ne de olsa, köpek... Biodakika! Meçi gibi zekî bir yaratık böyle
birdenbire saçma cümleler yazmaz... ifre! Evet, bu cümleler şifreli...
Hımm... Ne ise, geçelim...
Hele şu mektuba bir göz atalım. Uzunca bir şey. Tarih de yok...
"Bahar yaklaşıyor. Kanım kaynıyor. Kalbim, birşeyler bekliyormuşum gibi,
hızlı hızlı atıyor. Pencereye gidip dışarıyı gözlüyorum. Belki yoldan
geçersin de seni görürüm diye... Ne yalan söyleyeyim, burada bana kur
yapan çok köpek var... Hiç birine yüz vermiyorum. Bilsen, bazıları ne
ucube şeyler. Bakıyorsun bir sokak köpeği; pisliği üzerinden akıyor.
Fakat o bunun farkında değil. Kasıla kasıla yürüyor. Ben de gör-mezceden
gelip başka tarafa bakıyorum. Bir de çirkin bir buldog var sokağımızda.
Öyle hantal ve iri bir şey ki; arka ayaklan üzerine dikilse boyu bizim
babaya yetişir. Hoş, o bunu beceremeyecek kadar aptaldır... Dili
dışarıda, kulakları aşağı sarkmış, patlak gözlerini pencereme dikmiş öyle
bekler... Sabaha kadar beklese bile yine havasını alır. Hepsine karşı
ilgisiz kaldığımı söylemem... Meselâ komşumuzun şirin bir köpeği var; adı
Tnezor. Ne asil bir isim değil mi? Yüzü de o kadar güzel ki..."
Tüh, palavracı kaltak! Böyle ıvır zıvır şeylerle mekutubu dolduracak ne
var? Bana ne peşinde dolaşan köpeklerden! Bana insandan bahset. Manevî
gıda verecek, ruhumu besleyecek insanca şeylerden bahsetsene! Bu sayfayı
geçiyorum. Öbür sayfaya bakıyorum. Sofi ismini okuduğum yerde duruyorum:
"... Sofi masanın önünde nakışişliyordu; ben de pencereden dışarı
bakıyordum.Birden uşak içeri girdi:
-- Bay Teplov geldiler efendim! dedi. Sofi'nin sevincini
20
21
görmeliydin Fidel...
-- çeri al! Beyefendiyi beklediğimi söyle! dedi heyecanlı bir sesle:
Beni kucakladı ve alnımdan öptü. Beni öptü, düşünebiliyor musun?Kulağıma
eğildi:
-- Gelenin kim olduğunu biliyor musun Meçi? diye sordu ve ekledi: Bay
Kamer Yunker Teplov... Esmer, kara gözlü, erkek güzeli bir prens..."
Allah canını alsın emi! iftiracı köpek! Sofi, yani benim sevgilim... O
melek ruh kız, bir başka erkeğe gönül verecek öyle mi?
Dur bakalım, daha ne iftiralar yumurtlayacak: "... Sonra beni yere koydu;
üstüne başına çeki düzen verdi. Aynanın karşısına geçip saçını düzeltti.
Az sonra içeriye siyah saçlı, uzun favorili, genç bir saray muhafızı
girdi. Adet yerini bulsun diye ona hafifçe hırladım. "Aman Allahım! Erkek
güzeli bu mu?" dedim içimden... Aplak suratlı, yassı burunlu, patlak
gözlü, çirkin mi çirkin bir subay. Sofi bu adamın nesini beğeniyor
anlamıyorum? Benim Trezor bundan daha yakışıklı..."
Olamaz! Bir general kızı, bir prenses böyle çirkin bir adamı sevemez! Bu
işte bir terslik var... Hınzır hoşhoş, yine şifreli yazıyor galiba...
"... Ben birşeyin farkında değilmişim gibi davranarak pencereden
dışarısını seyrediyordum; fakat kulağım onlardaydı. Ah ne saçma, ne incir
çekirdeğini roldurmayan sözler ediyorlardı! Boçarov adında biri dans
ederken gömleğinin kalkık yakası ile leyleğe benziyormuş... Dans ettiği
kadın da figürleri kanştınyormuş. Bayan Lidine, gözleri yeşil olduğu
halde, mavi olduğunu iddia ediyormuş. Bir sürü, bahsetmeye değmez
saçmalıklar... Kendi kendime diyorum ki, bu Teplov mu, Tepe-
lov mu her ne karın ağrgı ise Sofi'nin ilgisini çektiğine göre; babasının
odasında çalışan salak memur bile çekebilir..." Kim bu memur? Acaba
----------------------- Page 10-----------------------
kimden söz ediyor? "... Ah şekerim... Generalin oda memurunu görsen, öyle
komik adam ki... Soyadı da kendisi gibi tuhaf. Babanın kalemlerini
yontmaktan zevk alıyor salak... imlâsı düzgün olmadığı için, ekselansları onu çoğu zaman ayak işlerinde kullanıyor. Odacı gibi bir şey anlayacağın.
Zaten eski palto-suyla, pençesi delik ayakkabısıyla, taranmamış fırça
gibi saçlarıyla onu gören odacı sanır..."
îtin dölüne bak hele! Eh, ben de senin ipliğini pazara çıkarmazsam; bana
da!..
"... Sofi bu adamı görünce gülmeden edemiyor. O fakir de, kızın kendisine
kur yaptığını sanıyor. Sevincinden ağzı kulaklarına varıyor. Sofi'yi
görebilmek için gizlice gelip evin çevresinde dolanıyor. Yağmur altında
saatlerce bekliyor. Sokak köpekleri gbi şırıl sıklam oluyor..."
Köpek senin babandır, itoğlu it! Bu da şube müdürü gibi beni çekemiyor!..
Zaten her şey şube müdürünün başının altından çıkıyor. Meçi ile işbirliği
yaptığına kalıbımı basarım. Evet, o da casus köpeklerşebekesine
çalıyıyor... Bir mektup daha var. Belki bütün sırrı bu mektup çözecek:
" ekerim Fidel,
Uzun zamandır seninle mektuplaşamıyoruz. Evimizde bir koşturmacadır
gidiyor..."
Nereden senin evin oluyormuş kancık köpek? Altı tarafı yemek artıkları
ile beslenen adi bir ev köpeğisin!..
"... Kemer Yunker artık her gün eve geliyor. General de bu ziyaretlere
göz yumuyor. Hizmetçinin söylediğine bakılırsa, yakında evimizde düğün
var..."
eytanın dölü, mendebur köpek! Artık gerisini okuyama-
· 22
23
yacağım. General ha! Saray muhafızı ha! Dünya nimetleri hep onlar için!..
Bizim gibi fakir takımından biri elini bir nimete uzattı mı, daha eli
değmeden bir Kamer Yunker veya ciğeri beş para etmez soylu bir moruk
kapıverir... Allah hepsinin belâsını versin! Benim paradan ve rütbeden
başka neyim eksik, ha! Benim iki gözüm var da generalin dört gözü mü var?
Ah, şu anda general olmayı ne çok isterdim! Sofi ile evlenmek için değil;
sırf şube müdürünün önümde nasıl eğildiğini, ufak memurların karşımda
nasıl elpençe divan durduğunu görmek için... O zaman Kamer Yunker
gibileri, ben yanlarından geçerken, esas duruş vaziyeti almak zorunda
kalırdı. Ben de suratına tükürür geçerdim itin! Hepsi yerin dibine
batkıs! Mendebur köpeğin mektupları canımı sıkmaya başladı, işte, hepsini
de yırtıp çöp kutusuna atıyorum!
3Aralık
Hayır olmaz! Bu evlilik âdil değil! Sofi gibi bir melek, Kamer Yunker
gibi bir şeytanın koynuna giremez! Yalan bu! ube müdürünün uydurduğu,
köstebek Meci'nin de Fidel'e uçurduğu bir balon bu!.. Hem şu Kamer Yunker
de kim oluyormuş? Çar hazretlerinin kapı kulu, kılıçlı bir köpek!.. Saray
muhafızı oldu diye, kral olmadı ya! Benden üstün neyi var merak ediyorum?
Düşündükçe aklım karışıyor... Hem neden ben yedinci dereceden bir
memurum? Belki daha yüksek bir adamım da bundan haberim yok... Bir kont,
bir general veya bir kralım da... Kendi kendimi tanımıyorum... Tarihte
buna benzer örnekler çok... Belki gerçek adım Aksenti îvanoviç değil de
daha soylu bir isimdir... Gerçek makamım ve gerçek ismim ortaya çıksa;
sırtımda general üniforması, omuzum-
da pml pırıl sırmalı apoletler, göğsümde çapraz kılıç madalyası ile bizim
yosmaya görünsem ne yapar acaba? Babası olacak umum müdürümüz ne hallere
girer, kim bilir? Ah, ne makam düşkünü, ne hırslı adamdır o! Mason...
Evet, yüzde yüz mason bizim general!.. Az konuşması, çok okuması, to-
kalaşırken sadece iki parmağını uzatması... Zaten çoktandır ondan
şüpheleniyordum...
5 Aralık
----------------------- Page 11-----------------------
Bugün bir gazete aldım. Okuyorum, ama aklım hep meçhul kimliğimde...
Sıradan bir insan, hele yedinci dereceden bir memur olmadığım kesin!.,
öyleyse ben neyim ve kimim? Birden gözüm dış haberler sayfasına takıldı.
sayfaya bakayım; belki işe yarar bir-şeyler bulurum:
"... Bana, evde olan herşeyi anlatmanı istiyorum" dedin ya; işte ben de anlatıyorum..."
Tamam! Fidel'in Meci'yi kullandığı kesin!.. Bunu ta baştan anlamıştım
zaten:
"... Küçük hanım bana değer verdiği için, 'bab' da beni seviyor.
'Sofî'nin cici köpeği'diye okşuyor..." Alçak hoşhoş! Nihayet sevgilimden
bahsetmeye başladı...
18
"... Baba, çok tuhaf bir insafı... Sanki konuşmaktan ziyade susmayı
seviyormuş gibi hep susuyor. Yemek ve çay saatleri dışında odasından
çıkmaz. Hep okur ve yazar..."
Sana babanı soran mı var, ukalâ köpek? Sofi'den bahset-sene!..
"... Bir hafta önce, nedense birdenbire çenesi açıldı. Hep kendi kendine
konuştu durdu: "Verecekler mi, vermeyecekler mi?" Kim verecek, ne
verecek; belli değil... Bir seferinde bana bile sordu: "Ne dersin Meçi,
verecekler mi?" Doğrusu ne demek istediğini anlayamadım. Onu memnun etmek
için, ne de olsa evin reisi, "evet" anlamında başımı salladım ve
yılışarak "hav! hav!" dedim. Nasıl sevindi, görmeliydin... Bir gün, yani
bir hafta sonra, bizim baba..."
Koca bir general, hem de umum müdür, nereden senin baban oluyormuş pis
köpek?
"... Çok sevinmiş olarak eve geldi. Hizmetçileri, aşçıları ic-timaya
dizdi:
-- Bu akşam çok kıymetli misafirlerim var, elinizden gelen en iyi hizmeti
göstermenizi istiyorum! diye söze başladı ve bir sürü görgü kurallarından
ve resmî formalitelerden bahsetti..."
Tamam! îşte en önemli konuya geldik. Dedim ya , bu köpeklerin siyasetle
uğraştıkları kesin... Bakalım bizim "Köstebek Meçi" sevgilisine ne
haberler uçurmuş:
"... Akşama kadar bir sürü üniformalı, apoletli, kılıçlı adam eve geldi.
Hepsi de, bilmediğim bir başarısından dolayı babayı kutluyorlardı.
Sofrada babamız sevincinden kabına sığmıyordu. Etrafındakilere fıkralar
anlatıyor, şakalar yapıyor, herkesi güldürüyordu. Misafirler gittikten
sonra beni kucağına aldı. Boynunda asılı duran haçlı bir madalyayı
göstererek:
19
-- Bu nedir, biliyor musun Meçi? diye sordu.
Burnumu, madalyayı taşıyan geniş kurdelaya değdirdi; özel bir kokusu
yoktu..."
Hımm... Bak sen keretaya! Bu fino oldukça zeki... "Ba-ba'da mevki hırsı
var" demek istiyor.
"... imdilik veda etmek zorundayım şekerim... Küçük hanım Sofi beni
çağırıyor..."
Allah belânı versin, alçak köpek! Tam mektup biterken Sofi'den
bahsediyor...
ikinci mektuba da bir göz atalım: "Sevgili Fidel,
Bugün Pazar olduğu için herkes uykuda... Sabah erkenden kalktım ki, kimse
görmeden sana mektup yazabileyim. Dün Sofi çok telâşlıydı. Giyinirken
huysuzlandı durdu..." Hele şükür, nasılsa Sofi'den bahsetmeyi aklına
getirebildi; çenesi düşük hoşhoş!
"... Küçük hanımım baloları çok sever; telâşı da bu yüzdendi, insanlar
neden giyinir bir türlü anlamıyorum... Bizim gibi elbisesiz gezseler ne
var; daha zahmetsiz, daha rahat... Balolardan da birşey anlamıyorum. Bir
sürü kalabalık, bir sürü gürültü. Sofi çoğu zaman bu balolardan sabahın
beşinde döner. Başının ağrıdığından, yorulduğundan yakınır. Salak kız!
Madem yoruluyorsun, baş ağrısı yapıyor; sen de gitme..."
----------------------- Page 9-----------------------
Hop, hop! Salak senin anandır! Terbiyesiz hayvan!
"... Bitkin, süzgün halinden balonun iyi geçmediğini anlarım. Ben şahsen
genç bir kız olsaydım, böyle balolara gitmezdim. Bir tavuk budu biraz salça, yanında da pilav olunca... Hayat bu işte! Havuç, şalgam,
enginar... Nefret ederim."
Ne yapıyor bu sersem hoşhoş? Saçmalamaya başladı! Eh,
ne de olsa, köpek... Biodakika! Meçi gibi zekî bir yaratık böyle
birdenbire saçma cümleler yazmaz... ifre! Evet, bu cümleler şifreli...
Hımm... Ne ise, geçelim...
Hele şu mektuba bir göz atalım. Uzunca bir şey. Tarih de yok...
"Bahar yaklaşıyor. Kanım kaynıyor. Kalbim, birşeyler bekliyormuşum gibi,
hızlı hızlı atıyor. Pencereye gidip dışarıyı gözlüyorum. Belki yoldan
geçersin de seni görürüm diye... Ne yalan söyleyeyim, burada bana kur
yapan çok köpek var... Hiç birine yüz vermiyorum. Bilsen, bazıları ne
ucube şeyler. Bakıyorsun bir sokak köpeği; pisliği üzerinden akıyor.
Fakat o bunun farkında değil. Kasıla kasıla yürüyor. Ben de gör-mezceden
gelip başka tarafa bakıyorum. Bir de çirkin bir buldog var sokağımızda.
Öyle hantal ve iri bir şey ki; arka ayaklan üzerine dikilse boyu bizim
babaya yetişir. Hoş, o bunu beceremeyecek kadar aptaldır... Dili
dışarıda, kulakları aşağı sarkmış, patlak gözlerini pencereme dikmiş öyle
bekler... Sabaha kadar beklese bile yine havasını alır. Hepsine karşı
ilgisiz kaldığımı söylemem... Meselâ komşumuzun şirin bir köpeği var; adı
Tnezor. Ne asil bir isim değil mi? Yüzü de o kadar güzel ki..."
Tüh, palavracı kaltak! Böyle ıvır zıvır şeylerle mekutubu dolduracak ne
var? Bana ne peşinde dolaşan köpeklerden! Bana insandan bahset. Manevî
gıda verecek, ruhumu besleyecek insanca şeylerden bahsetsene! Bu sayfayı
geçiyorum. Öbür sayfaya bakıyorum. Sofi ismini okuduğum yerde duruyorum:
"... Sofi masanın önünde nakışişliyordu; ben de pencereden dışarı
bakıyordum.Birden uşak içeri girdi:
-- Bay Teplov geldiler efendim! dedi. Sofi'nin sevincini
20
21
görmeliydin Fidel...
-- çeri al! Beyefendiyi beklediğimi söyle! dedi heyecanlı bir sesle:
Beni kucakladı ve alnımdan öptü. Beni öptü, düşünebiliyor musun?Kulağıma
eğildi:
-- Gelenin kim olduğunu biliyor musun Meçi? diye sordu ve ekledi: Bay
Kamer Yunker Teplov... Esmer, kara gözlü, erkek güzeli bir prens..."
Allah canını alsın emi! iftiracı köpek! Sofi, yani benim sevgilim... O
melek ruh kız, bir başka erkeğe gönül verecek öyle mi?
Dur bakalım, daha ne iftiralar yumurtlayacak: "... Sonra beni yere koydu;
üstüne başına çeki düzen verdi. Aynanın karşısına geçip saçını düzeltti.
Az sonra içeriye siyah saçlı, uzun favorili, genç bir saray muhafızı
girdi. Adet yerini bulsun diye ona hafifçe hırladım. "Aman Allahım! Erkek
güzeli bu mu?" dedim içimden... Aplak suratlı, yassı burunlu, patlak
gözlü, çirkin mi çirkin bir subay. Sofi bu adamın nesini beğeniyor
anlamıyorum? Benim Trezor bundan daha yakışıklı..."
Olamaz! Bir general kızı, bir prenses böyle çirkin bir adamı sevemez! Bu
işte bir terslik var... Hınzır hoşhoş, yine şifreli yazıyor galiba...
"... Ben birşeyin farkında değilmişim gibi davranarak pencereden
dışarısını seyrediyordum; fakat kulağım onlardaydı. Ah ne saçma, ne incir
çekirdeğini roldurmayan sözler ediyorlardı! Boçarov adında biri dans
ederken gömleğinin kalkık yakası ile leyleğe benziyormuş... Dans ettiği
kadın da figürleri kanştınyormuş. Bayan Lidine, gözleri yeşil olduğu
halde, mavi olduğunu iddia ediyormuş. Bir sürü, bahsetmeye değmez
saçmalıklar... Kendi kendime diyorum ki, bu Teplov mu, Tepe-
lov mu her ne karın ağrgı ise Sofi'nin ilgisini çektiğine göre; babasının
odasında çalışan salak memur bile çekebilir..." Kim bu memur? Acaba
----------------------- Page 10-----------------------
kimden söz ediyor? "... Ah şekerim... Generalin oda memurunu görsen, öyle
komik adam ki... Soyadı da kendisi gibi tuhaf. Babanın kalemlerini
yontmaktan zevk alıyor salak... imlâsı düzgün olmadığı için, ekselansları onu çoğu zaman ayak işlerinde kullanıyor. Odacı gibi bir şey anlayacağın.
Zaten eski palto-suyla, pençesi delik ayakkabısıyla, taranmamış fırça
gibi saçlarıyla onu gören odacı sanır..."
îtin dölüne bak hele! Eh, ben de senin ipliğini pazara çıkarmazsam; bana
da!..
"... Sofi bu adamı görünce gülmeden edemiyor. O fakir de, kızın kendisine
kur yaptığını sanıyor. Sevincinden ağzı kulaklarına varıyor. Sofi'yi
görebilmek için gizlice gelip evin çevresinde dolanıyor. Yağmur altında
saatlerce bekliyor. Sokak köpekleri gbi şırıl sıklam oluyor..."
Köpek senin babandır, itoğlu it! Bu da şube müdürü gibi beni çekemiyor!..
Zaten her şey şube müdürünün başının altından çıkıyor. Meçi ile işbirliği
yaptığına kalıbımı basarım. Evet, o da casus köpeklerşebekesine
çalıyıyor... Bir mektup daha var. Belki bütün sırrı bu mektup çözecek:
" ekerim Fidel,
Uzun zamandır seninle mektuplaşamıyoruz. Evimizde bir koşturmacadır
gidiyor..."
Nereden senin evin oluyormuş kancık köpek? Altı tarafı yemek artıkları
ile beslenen adi bir ev köpeğisin!..
"... Kemer Yunker artık her gün eve geliyor. General de bu ziyaretlere
göz yumuyor. Hizmetçinin söylediğine bakılırsa, yakında evimizde düğün
var..."
eytanın dölü, mendebur köpek! Artık gerisini okuyama-
· 22
23
yacağım. General ha! Saray muhafızı ha! Dünya nimetleri hep onlar için!..
Bizim gibi fakir takımından biri elini bir nimete uzattı mı, daha eli
değmeden bir Kamer Yunker veya ciğeri beş para etmez soylu bir moruk
kapıverir... Allah hepsinin belâsını versin! Benim paradan ve rütbeden
başka neyim eksik, ha! Benim iki gözüm var da generalin dört gözü mü var?
Ah, şu anda general olmayı ne çok isterdim! Sofi ile evlenmek için değil;
sırf şube müdürünün önümde nasıl eğildiğini, ufak memurların karşımda
nasıl elpençe divan durduğunu görmek için... O zaman Kamer Yunker
gibileri, ben yanlarından geçerken, esas duruş vaziyeti almak zorunda
kalırdı. Ben de suratına tükürür geçerdim itin! Hepsi yerin dibine
batkıs! Mendebur köpeğin mektupları canımı sıkmaya başladı, işte, hepsini
de yırtıp çöp kutusuna atıyorum!
3Aralık
Hayır olmaz! Bu evlilik âdil değil! Sofi gibi bir melek, Kamer Yunker
gibi bir şeytanın koynuna giremez! Yalan bu! ube müdürünün uydurduğu,
köstebek Meci'nin de Fidel'e uçurduğu bir balon bu!.. Hem şu Kamer Yunker
de kim oluyormuş? Çar hazretlerinin kapı kulu, kılıçlı bir köpek!.. Saray
muhafızı oldu diye, kral olmadı ya! Benden üstün neyi var merak ediyorum?
Düşündükçe aklım karışıyor... Hem neden ben yedinci dereceden bir
memurum? Belki daha yüksek bir adamım da bundan haberim yok... Bir kont,
bir general veya bir kralım da... Kendi kendimi tanımıyorum... Tarihte
buna benzer örnekler çok... Belki gerçek adım Aksenti îvanoviç değil de
daha soylu bir isimdir... Gerçek makamım ve gerçek ismim ortaya çıksa;
sırtımda general üniforması, omuzum-
da pml pırıl sırmalı apoletler, göğsümde çapraz kılıç madalyası ile bizim
yosmaya görünsem ne yapar acaba? Babası olacak umum müdürümüz ne hallere
girer, kim bilir? Ah, ne makam düşkünü, ne hırslı adamdır o! Mason...
Evet, yüzde yüz mason bizim general!.. Az konuşması, çok okuması, to-
kalaşırken sadece iki parmağını uzatması... Zaten çoktandır ondan
şüpheleniyordum...
5 Aralık
----------------------- Page 11-----------------------
Bugün bir gazete aldım. Okuyorum, ama aklım hep meçhul kimliğimde...
Sıradan bir insan, hele yedinci dereceden bir memur olmadığım kesin!.,
öyleyse ben neyim ve kimim? Birden gözüm dış haberler sayfasına takıldı.
İspanya'da siyasi durum pek karışıkmış. Taht devrilmiş, devlet ileri
gelenleri idareyi kime vereceklerine karar verememişler. Her yerde isyan
hareketleri başlamış, bu iş bana çok garip göründü... Taht nasıl
devrilmiş? Yaşlı bir senatörü tahta oturtmak isteyenler varmış... Kral
kayıpmış... Bu mmükün değil! Taht kralın hakkıdır. Yaşlı bir senatörün
önünde kim eğilir? Kral nasıl kaybolur? Taht kralsız, devlet başsız olur
mu? Kral vardır! Arasınlar, bulsunlar!.. Fransa, ingiltere veya
Almanya... Ne bileyim, bir yerlere gitmiştir...
8 Aralık
Daireye gitmeye hazırlanıyordum. Aklım yine şu ispanya işine takıldı.
Gitmekten vazgeçtim. Nasıl sıradan bir senatörü kral koltuğuna
oturturlardı? Her şeyden önce bir şeref
25
meselesi bu... Sonra, Avrupa da tanımaz bu senatörü!.. Başta Fransa
itiraz eder. ingiltere ibe bahane arıyor... ispanya'ya ait bir iş neden
beni böyle derinden etkiliyor? Elim hiç bir işe varmıyor... Yemekte çok
dalgın olduğumu Mavra Ana da farketmiş. Bir ara iki tabağı birden yere
fırlatmışım... ikisi de kırılmış tabiî. Yemek yemekten vazgeçip dolaşmaya
çıktım. Akşama kadar düşünmek için sakin bir yer aradım.
Geziden dönünce yattım. Yattığım yerden ispanya meselesini çözmeye
çalıştım.
2000 Yılının 43 Nisan'ı
Bugün bayram var! ispanya kralına kavuşuyor!.. Kral bulundu! Bunu ancak
bugün öğrendim: Kral benim! Herşey apaçık... Kendimi buldum, gerçek
kimliğime kavuştum... Bir taraftan da şu yedinci dereceden memurluk
işinin nereden çıktığını anlamaya ça
lışıyordum. Ne saçma şey! Benim gibi taht ve saltanat sahibi bir hanedan
mensubunu kim memur diye kaydettirmiş? Hımm... Bu mutlakaşube müdürünün
işidir!.. Bizm Mason generalle anlaşıp... Hımm... iyi ki tımarhaneye
tıkmamışlar... Bu adamlardan herşey umulur...
Artık her şey gün gibi aşikâr! Eskiden bir sis perdesinin arkasından
seyrediyordum dünyayı... Bunun sebebi de beynimizi kafatasımızın içinde
zannetmemiz!.. Kafatasına hap-solmuş bir beyin nasıl düşünebilir? Halbuki
beyin dediğimiz şey elle tutulmaz gözle görünmez bir esintidir. Hazar
denizi taraflarından gelen bu ilahi esinti, düşüncelerimizi doğurur.
Kimliğimi önce bende çok emeği olan Mavra Ana'ya açıkladım. Zavallı
ihtiyar karşısında ispanya kralını görünce
26
korkudan neredeyse altına edecekti... Haksiz da değildi hani... Cahil
kadın, bu güne kadar kral görmemiş ki!.. Derhal hizmetçimi yatıştırdım.
efkatli bir sesle ve alçak gönüllülükle korkmamasını; bazı günler
ayakkabımı iyi fırçalamadığı için kendisine kin tutmadığımı, gelmediği
günler için kızmadığımı anlattım.
Korkusunun sebebini de anladım: ispanya krallarının hepsinin tıpa tıp
ikinci Filip'e benzediğini sanıyor. Karacahil ne yapsın? Mavra ile böyle
yüksek meseleleri tartışacak değilim tabiî... Onu rahatlatmak için
ispanya krallarının ikinci Filip'le hiçbir akrabalıkları olmadığını,
benimse soyumda hiçbir kara papazın bulunmadığını söyledim.
Artık daireye gitmeme lüzum kalmadı. Canı cehenneme dairenin! Beni bir
daha orada zor görürsünüz dostlarım... ube müdürü evrakları dosyalatacak
başka bir enayi bulsun! General de odacıya kalemlerini açtırsın! Yağma
yok, kral uyandı!..
Ekim'le Mart'ın 86'sı, gündüzle gecenin arası
Bugün dairenin odacısı geldi. Üç haftadır daireye uğramadığımı söyledi.
Gelmem için yazılı bir tebligat imzalattı. Laf olsun diye imzaladım.
----------------------- Page 12-----------------------
Hafta hesabının yanlış olduğunu odacıya söylecek değilim ya... Gerçek
güneş hesabına göre bir ayda sekiz hafta olduğu halde, Yahudiler
hahamların yıkanma gününe uydurup dört hafta yapmışlar...
Sırf eğlence olsun diye kalkıp daireye gittim. ube müdürü, önünde düğmegelenleri idareyi kime vereceklerine karar verememişler. Her yerde isyan
hareketleri başlamış, bu iş bana çok garip göründü... Taht nasıl
devrilmiş? Yaşlı bir senatörü tahta oturtmak isteyenler varmış... Kral
kayıpmış... Bu mmükün değil! Taht kralın hakkıdır. Yaşlı bir senatörün
önünde kim eğilir? Kral nasıl kaybolur? Taht kralsız, devlet başsız olur
mu? Kral vardır! Arasınlar, bulsunlar!.. Fransa, ingiltere veya
Almanya... Ne bileyim, bir yerlere gitmiştir...
8 Aralık
Daireye gitmeye hazırlanıyordum. Aklım yine şu ispanya işine takıldı.
Gitmekten vazgeçtim. Nasıl sıradan bir senatörü kral koltuğuna
oturturlardı? Her şeyden önce bir şeref
25
meselesi bu... Sonra, Avrupa da tanımaz bu senatörü!.. Başta Fransa
itiraz eder. ingiltere ibe bahane arıyor... ispanya'ya ait bir iş neden
beni böyle derinden etkiliyor? Elim hiç bir işe varmıyor... Yemekte çok
dalgın olduğumu Mavra Ana da farketmiş. Bir ara iki tabağı birden yere
fırlatmışım... ikisi de kırılmış tabiî. Yemek yemekten vazgeçip dolaşmaya
çıktım. Akşama kadar düşünmek için sakin bir yer aradım.
Geziden dönünce yattım. Yattığım yerden ispanya meselesini çözmeye
çalıştım.
2000 Yılının 43 Nisan'ı
Bugün bayram var! ispanya kralına kavuşuyor!.. Kral bulundu! Bunu ancak
bugün öğrendim: Kral benim! Herşey apaçık... Kendimi buldum, gerçek
kimliğime kavuştum... Bir taraftan da şu yedinci dereceden memurluk
işinin nereden çıktığını anlamaya ça
lışıyordum. Ne saçma şey! Benim gibi taht ve saltanat sahibi bir hanedan
mensubunu kim memur diye kaydettirmiş? Hımm... Bu mutlakaşube müdürünün
işidir!.. Bizm Mason generalle anlaşıp... Hımm... iyi ki tımarhaneye
tıkmamışlar... Bu adamlardan herşey umulur...
Artık her şey gün gibi aşikâr! Eskiden bir sis perdesinin arkasından
seyrediyordum dünyayı... Bunun sebebi de beynimizi kafatasımızın içinde
zannetmemiz!.. Kafatasına hap-solmuş bir beyin nasıl düşünebilir? Halbuki
beyin dediğimiz şey elle tutulmaz gözle görünmez bir esintidir. Hazar
denizi taraflarından gelen bu ilahi esinti, düşüncelerimizi doğurur.
Kimliğimi önce bende çok emeği olan Mavra Ana'ya açıkladım. Zavallı
ihtiyar karşısında ispanya kralını görünce
26
korkudan neredeyse altına edecekti... Haksiz da değildi hani... Cahil
kadın, bu güne kadar kral görmemiş ki!.. Derhal hizmetçimi yatıştırdım.
efkatli bir sesle ve alçak gönüllülükle korkmamasını; bazı günler
ayakkabımı iyi fırçalamadığı için kendisine kin tutmadığımı, gelmediği
günler için kızmadığımı anlattım.
Korkusunun sebebini de anladım: ispanya krallarının hepsinin tıpa tıp
ikinci Filip'e benzediğini sanıyor. Karacahil ne yapsın? Mavra ile böyle
yüksek meseleleri tartışacak değilim tabiî... Onu rahatlatmak için
ispanya krallarının ikinci Filip'le hiçbir akrabalıkları olmadığını,
benimse soyumda hiçbir kara papazın bulunmadığını söyledim.
Artık daireye gitmeme lüzum kalmadı. Canı cehenneme dairenin! Beni bir
daha orada zor görürsünüz dostlarım... ube müdürü evrakları dosyalatacak
başka bir enayi bulsun! General de odacıya kalemlerini açtırsın! Yağma
yok, kral uyandı!..
Ekim'le Mart'ın 86'sı, gündüzle gecenin arası
Bugün dairenin odacısı geldi. Üç haftadır daireye uğramadığımı söyledi.
Gelmem için yazılı bir tebligat imzalattı. Laf olsun diye imzaladım.
----------------------- Page 12-----------------------
Hafta hesabının yanlış olduğunu odacıya söylecek değilim ya... Gerçek
güneş hesabına göre bir ayda sekiz hafta olduğu halde, Yahudiler
hahamların yıkanma gününe uydurup dört hafta yapmışlar...
ilikleyip özür dileyeceğimi sandı. Selâm bile vermedim; ona ne kızgın ne
de fazla yumuşak bir bakış
· 27
fırlattıktan sonra geçip yerime oturdum. Başta şube müdürü olmak üzere,
bütün memur takımı alık alık bana bakıyorlar... içimden " u anda
karşınızda ispanya Kralı bulunduğunu bilseydiniz, kim bilir nasıl
telâşlanırdınız?.." diye düşündüm, önüme dosyalamam için bir tomar evrak
koydular. Bakmadım bile. Biraz sonra dairede bir telaş başladı. Umum
müdür geliyormuş... Zavallı insancıklar! ispanya Kralı geliyor; ama
bilmedikleri için kılları kıpırdamıyor!.. Umum müdür geliyor diye ayaklan
birbirine dolaşıyor. Herkes masasının üzerini, çekmecelerini temizleyip
düzenliyor. Ben de bıyık altından gülüp onları seyrediyorum.
Nihayet Umum Müdürü kapıdan giriyor. ube Müdürü koşup onu karşılıyor;
önünde eğilip temenna duruyor. Memurların hepsi düğmelerini iliklemiş,
ayakta duruyor. Niçin kalkacakmışım? Ben ki, ispanya Kralıyım ve bir
devleti temsil ediyorum... Onlar bunu bilmeseler de, sıradan bir Rus
generalin önünde eğilip şerefimi iki paralık edemem!.. Umum müdürmüş! Ne
müdürü, mantar o mantar! işenin ağzına konulan bir mantar...
Ayağa kalkmadığım hemen farkedildi tabiî... ube müdürünün yüzünü
görmeliydiniz... Renkten renge giriyor.
Biraz sonra kalem kâtibi imzalamam için önüme bir kâğıt uzattı. Okumadım
bile... Adam, filan masa memuru falanca yazacağımı sanıyor. "O eski
günlerin imzası oğlum..." dedim içimden. En başa, Umum Müdürü'nün
üzerine, şahane bir yazı ile "Sekizinci Ferdinand" kondurdum. Kâtip
imzayı okuyunca bizim Mavra gibi şaşkına döndü. Az sonra, etrafımı saran
memurların saygı sessizliği görülecek şeydi. Çok duygulandım. Hafif bir
eli işareti ile:
-- Biz eski arkadaşız, dedim; fazla bağlılık gösterileri istemem.
Yerimden kalktım. Vakur adımlarla koridora çıktım. Doğruca Umum
Müdürü'nün evine gittim. General evde olmadığı için uşak içeri almak
istemedi. Ona öyle bir şey söyledim ki, herif olduğu yerde dondu kaldı...
Ben de içeri girdim, Sofı'nin odasına yürüdüm. Kapı açıktı, aynanın
karşısında oturuyordu. Beni görünce şaşırdı; yerinden fırladı. Ona
doğrudan spanyol Kralı olduğumu söylemedim. Bir soyluya, bir hanedan
mensubuna, kısacası bir krala yakışır üslupla dedim ki:
-- Sevgili bayan! Hayalinizde, hatta rüyanızda bile görmediğiniz bir
mutluluk sizi bekliyor!.. Düşmanlarınızın bütün oyunlarına rağmen yakında
birleşecek ve ömür boyu birbirimizden ayrılmayacağız...
Ah, ne hain yaratıklar şu kadınlar! Kadının gerçek yüzünü ve kalbini
bağladığını ancak şimdi keşfedebiliyorum... Kadın şeytana aşıktır ve
kalbini şeytana satmıştır!.. Bunu ilk keşfeden benim galiba! Evek, şaka
etmiyorum: Biyologların, fizikçilerin kadın hakkında yazdıklarının hepsi
saçma; o sadece şeytanı sever. Peter Locası'nda oturup dürbününü
ayarlayan şu fettan dişinin, göğsü nişanlarla dolu şişko generale mi
baktığını sanıyorsunuz? Siz öyle sanmaya devam edin bakalım... Hayır o,
generalin arksında durup sırıtan şeytana bakıyor!.. blis, birazdan
şişkonun frakının içine girecek, kadına parmağıyla işaretler yapacak ve
onu avlayacak...
Ya şu "yurtsever" geçinen, yüksek rütbeli, kravatlı, smokinli
şarlatanlara ne demeli? Onların gerçekten size hizmet etmek için mi bu
makamlara geldiğini sanıyorsunuz? Vah size! Onlar, nabza göre şerbet
vermeyi çok iyi bilirler... Para için değil babasını, dinini bile satar
bu sözde yurtseverler. Hırs bürümüştür gözlerini. Hırs tohumuda küçük
----------------------- Page 13-----------------------
dillerinin altında, küçücük bir kesenin içinde, minik bir kurttur. Haydi
bu kurdu kimin ürettiğini de söyleyeyim: Gorohova sokağında oturan bir berberi Evet, bir berber... Adını da biliyorum, ama
şimdi aklıma gelmiyor. Bir ebe ile beraber çalışıyorlarmış. Asıl
maksatları bütün dünyaya islâmiyet'i yaymak. u anda bile Fransa'da
halkın büyük bir kısmı islam dinini kabul etmiş...
Tarih önemli değil; gün de öyle...
Kimliğimi her önümü gelene açıklamıyorum. Kralsam, kral gibi
davranmalıyım. Nevski caddesinde gezintiye çıktığım bir sırada "Çar
hazretleri geliyor!" dediler. Caddenin iki yanında dizilen halk,
şapkalarını çıkarıp kralımızın arabasını selamladı. Ben de şapkamı
çıkardım; ama ispanya kralı olduğumu sezdirmedim... Çarla muhatap olmama
önce saray tarafından törenle tahta oturmam gerekir, iyi ama beni nasıl
tanıyacaklar? ispanyol millî kıyafeti giymeliyim; yoksa beni
bulamazlar... Terziye ısmarlasam burun kıvırır; adam ispanya kralı
olduğumu ne bilsin. Hepsi eşek bunların!
Kafam bu günlerde iyi çalışıyor. Hazar Denizi'nden esintiler bol... Hemen
aklıma geldi: Resmî günlerde giydiğim bir redingotum vardı. Onu bozup
harmaniye yaptıracağım. Fakat namussuz terzi para ister bunun için...
Kendim dikmeye karar verdim.
Odama girdim; redingotu sandıktan çıkardım. Kimse görmesin diye de kapıyı
arkadan sürgüledim. Redingotun dikişlerini sökmeden, makasla şurasını
burasını kesip har-maniyeye benzettim.
Seneyi hatırlamıyorum, ay belli değil, günü de şeytan almış götürmüş...
Bu işte bir terslik var, ama ne ise... Konu bu değil...
Harmaniyemi göydiğim^zaman, odaya giren Mavra Ana şaşırdı ve çığlığı
bastı... Önemli değil onunla uğraşacak zaman değil. Saraydan beni almaya
gelecek heyeti bekliyorum. Maiyetim olmadan nasıl giderim? Birden kafam
çalıştı: "Hükümet binasının önünden geçeyim de beni görsüler." dedim.
Görsünler ki, spanya heyetine "Kralınız burada!" diye haber versinler.
Ayın On yedisi
Saray heyetinin gecikmesi beni düşündürmeye başladı. Böyle önemli bir
meselede onları geciktiren sebep ne olabilir? Yoksa Fransa mı engel
çıkarıyor? Evet, evet... Bu olsa olsa Fransa'nın işidir. Derhal giyinip
milletlerarası postaya gittim, ispanya'dan bir heyetin gelip gelmediğini
sordum. Müdür, geri zekâlının biri! Hiçbir şeyden haberi yok.
"ispanya'dan heyet filan gelmedi; heyet de kim?" dedi ve ekledi:
"ispanya'ya mektup gönderecekseniz, parasını verirsiniz, biz de pullar
göndeririz."
Senin de, mektubun da canı cehenneme sersem herif! Adama bak, mektup
yazacakmışım! Mektubu ancak saray kâtipleri yazar; krallar değil!..
> ·,,,,.-,,,¦¦,
<
Madrid, 30 ubat
işte nihayet ispanya'dayım. Öyle âni oldu ki, hâlâ kendime gelemedim. Bu
sabah ispanya heyeti geldi; derhal beni yakalayıp arabaya bindirdiler.
Acele edişlerine şaşırmadım.
30
31
Anlaşılan krallarım tekrar kaybetmek istemiyorlar... Yalnız anlayamadığım
şey, arabanın çok hızlı gitmesi. Yarım saat geçmeden ispanya sınırına
vardık.
Enteresan bir memleket şu ispanya! Saray başı traşlı adamlarla dolu.
Bunların ispanyol soyluları ile şanlı askerleri olduğunu hemen anladım,
ispanya'da saçları kökünden kazıtmak bir soyluluk geleneğidir.
Başvezir'in hareketleri pek hoşuma gitmedi. Beni, kolumdan yakaladığı
gibi bir odaya kapattı. Karşıma geçip bağırdı:
----------------------- Page 14-----------------------
-- Demek sen Kral Sekizinci Ferdinand'sın ha! Ben de Dokuzuncu
Ferdinand'ım ve buranın kralıyım! Yaptıklarının bir deneme olduğunu
bildiğim için:
-- Beni denemeye kalkma! dedim; sen de biliyorsun ki kayıp kralınız benim...
Sözlerimi daha yeni bitirmiştim ki, başvezir, suratıma ardı ardına iki
sopa indirdi. Canım çok acıdığı halde ses çıkarmadım. Yüksek rütbe
verilecek şövalyelere böyle davranıldı-ğım hatırladım. Demek, ispanya
hâlâ bu geleneğini sürdürüyor...
Yalnız başıma kalınca devlet işleriyle meşgul olmaya başladım. Önce sınır
meselesini çözmem gerekiyor... Bazı cahil-
; ler hâlâ aynı topraklar
üzerinde bulunan Çin'le ispanya'yı ayrı memleketler zannediyor. Tahta
çıkar çıkmaz önce maiyetime bu gerçeği söyleyeceğim. Diyeceğim ki,
"ispanya yazın üzerine Çin yazısı çıkaracaktır!"
Bütün dünyayı ilgilendiren, çok önemli bir mesele daha var. Yarın sabah
saat yedide, Ay, dünyamıza bindirecek. Bundan kimsenin haberi yok. Ünlü
ingiliz fizikçisi Wellington da bu hususa işaret etmişti; ama tarih
bildiremediği için herkes ona gülüp geçmişti. Ay'ın zayıf yapısını
düşündükçe,
32
sonucu daha çok mer^k ediyorum. Sanırım Ay'ın Hamburg'da yapıldığını da
bilmiyorlar... Yapan da cahil, kimyadan anlamayan , topal bir fıçıcı.
Onun içindir ki, ayda yaşanmaz... Toprağında bitki yetişmez. Havası da
çok boğucu. Fıçıcı, Ay'ı yaparken yağlı halatla bağladığı için ziftler
bulaşmış... Bazı yerlerinin karanlık görünmesinin sebebi bu... Ay
hakkında bir gerçeği daha belirtmeliyim: Bu lekeli tepsi, insanların
sandığı kadar uzak değildir. Ayağa kalktığımız zaman burunlarımız değecek
kadar yakındır. Burunlarımızı göremeyişimizin sebebi budur. Öyle ise,
Ay'm yeryüzüne bindirmesi sırasında ilk ezilen burunlarımız olcaktır.
Ayakkabılarımı giyerek toplantı salonuna gittim. Polis kuvvetlerine ve
orduya Ay'ı korumaları için emir verecektim.
Toplantı salonunda yine başı traşlı bir sürü soylu insanla karşılaştım.
-- Ey bu memleketin soylu ve şerefli insanları! dedim, Ay tehlikededir.
Yarın sabah dünyamıza bindirecek. Dünya kuvvetli, Ay zayıftır. Zayıfı
koruyalım, Ay'ı kurtaralım!..
ispanyol soyluları, Rus soylularına benzemiyor... Hepsi de zeki,
anlayışlı, fedakâr kimseler. Emrimi yerine getirmek için derhal öne
atıldılar. Kimi duvara tırmanmaya, kimi kapıyı zorlamaya başladı. Tam o
sırada başvezir göründü. Herkes kaçıştı. Kral olduğum için ortada tek ben
kaldım... Zalim adam, sırtıma sopayı indire indire beni odama soktu,
ispanya'nın millî gelenekleri de pek şiddetli doğrusu!...
ubat'tan sonra gelen senenin Ocak ayı
"ispanya'nın nasıl bir memleket olduğunu hâlâ anlamış değilim." dersem
inanın bana... Burası kadar millî gelenek-
33
leri katı bir memleket duymadım, insan kralına böyle mi davranır? Hiç ama
hiç bir şey anlamıyorum. Bugün papaz olmak istemediğimi söylediğim halde
bağırta bağırta saçlarımı kazıdılar... Hele traştan sonra başıma damla
damla soğuk su akıttıkları zaman ne hale geldiğimi anlatamam. Böyle
şövalye geleneği hiç duymamıştım. Ne geleneği, düpe düz işkence bu!
çıldıracak gibi oldum; beni zor tuttular. Benden önce gelen krallara çok
kızdım: Neden böyle vahşi bir geleneği kaldırmamışlar! Tahta çıktığım ilk
gün, bu ahmakça ve zalimce geleneği yasaklayacağım. Yoksa, bu kralın
değil de engizisyonun işi mi? öyle ise, baş vezir de kilisenin adamı!..
iyi ama, baş vezir de olsa, bir krala ne cesaretle işkence yapabilir?
Mutlaka .u işte Fransa'nın parmağı var. Bizim eski şube müdürü de Fransa
hesabına çalışan bir casus olmalı... Beni yok etmeyi kafasına koymuş bir
kere... ingiltere'yi de unutmamalı! ingiliz büyük siyasetçi, fettan bir
----------------------- Page 15-----------------------
entrikacıdır... Her taşın altından çıkar. Boşuna dememişler: "ingiliz
enfiye çekince, Fransız hapşınr." diye.
Ayın Yirmi beşi
Zalim engizisyoncu bugün yine geldi. Ayak seslerini duyunca sandelyenin altına saklandım. Beni göremeyince seslendi:
-- Popriçev, neredesin?
Ses çıkarmadım. Tekrar bağırdı:
-- Aksenti Ivanoviç! Yedinci dereceden memur, soylu kişi!
Cevap alamayınca, bu defa:
-- ispanya Kralı Sekizinci Ferdinand! diyebağırdı.
34
Cevap verecek oldum; § ma hemen vazgeçtim: "Yağma yok!" dedim içimden,
"yine başıma soğuk su damlatırsın..."
Sonunda yakayı ele verdik tabiî. Canavar engizisyoncu elindeki sopa ile
kafama vurmaya hazırlanırken horoz taktiği uyguladım. Her horozun bir
ispanya'sı vardır ve kuyruklarının altında saklarlar... Ellerimle kafamı
saklayıp ispanya'mı herife döndürdüm... Adam sopayı havada sallayarak
tehditler savurdu. Bir gün kafamı kırıp elime vereceğini söyledi.
Anlaşıldı, bunlar kafasız bir kral istiyorlar!.. Engizisyoncu hışımla
odamdan çıkarken homurdanmaya devam ediyordu. Aldırmadım tabiî. Onun bir
ingiliz maşası olduğundan şüphem kalmadı.
349 yılının 34 ubatı
Allah'ın artık dayanacak gücüm kalmadı! Bittim, tükendim!.. Neden
dinlemiyorlar? Bakıyorlar, ama görmüyorlar. Kulakları var ama
duymuyorlar... Benden ne istiyorlar? Onlara ne zararım dokundu ki,
iykence ediyorlar? Başımla ne alıp veremedikleri var? Vücudum ateşler
içinde yanıyor! Dünya gözlerimin önünde topaç gibi dönüyor... Ben zavallı
bir adamım... Onlara verecek hiçbir şeyim yok... "Krallıktan vazgeçtim,
yalvarırım beni bırakın da gideyim!" diyorum; gülüp geçiyorlar! Yok mu
beni bu canavarların elinden kurtaracak birkahraman? Hani, ispanya'nın o
şerefli şövalyeleri nerede? Bir çobanı korumak için krala kafa tutan o
cesur yiğitlerden biri sürsün atını, kılıcı elinde dalsın içeri, alsın
beni, uçursun bu cehennem diyarından! Uzağa, çok uzağa, hiçbir şeyi
göremeyeceğim, duyamayacağım insansız bir dünyaya götürsün beni!..
35
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)