25 Aralık 2010 Cumartesi

hiç sanmasın ki ben biraz sevgiliyim

bakıyorsak yetiyordu kış, hiç sarmıyordu kaset, şarkısını söylerken millete kabadayı kesiliyor çünkü bir yanı, çok canı yanıyor çünkü sabahın ilk ışıklarından beridir. cumartesi gününde oğlu olacaklar için hemşireler sigaralarını çöplere döküyorlar ve onlar da yanıyorlar hep beraber, ve sönüp duruyorlar, mezun oluyorlar bu birlikteliklerden, ilk gençliklerini bırakıyorlar çantalarına, ve mutluluklarından geriye bir hayat kalıyor ceplerinde,


ben de onlara katılıyor ve geride bıraktıklarımı bırakıyorum geride, sönüp duruyor limanlar ve hastaneler, böylece kan kaybından ölecek kadar hazırlıklı gelmişlerdir zaten, sana doğru ellerimde bir çekimli ve Türkçesiz bakışlar getirmiştim oysa odaya kadar, muamele hiç yoktan iyi ve sen orda her sabah bende erken açan bir hayatsın bebeğim,
tüm olanlara rağmen bebeğim bir ameliyattan yeni çıkmış savaş suçlusu gibi ameliyata alacaksın sanki beni, ikimiz de orda düzen kurulacağız, dizecekler bizi kurşun götürmez gerçeğe ve mahkum bırakacaklar elektrikli makinelere, bizi ilan edecekler sevgilim sen yatağa mahkumken ve ben bir o kadar felsefe düşünüyorum, yani o kadar ölmeden yapabiliyorum ki nerdeyse gün çoğalacaktı ve bozulmayacaktık biz, buzluğa atacaklardı günahlarımızı, yeniden bozulan bir mahkumiyet kararı ağzından kaçacak yargıçların ve çıkaracaklar tüm acısını tüm yaşadıklarımızın, beni bağlayacaklar hakikate, oysa beklesem biraz daha boğulurdum hastanede,
hastane çok kalabalık ve dar bir şehir gibi ki beni şehre yakışmıyorum diye harcarlar sanki sen olmasan yanımda.


parkta yürüdüm, hastane bozuldu, ben yürüdüm ve nefes aldı o kahpe, bir düş beni gördü, bir müzik çaldı beni yavaş yavaş, sonra öldü tüm o parklar içlerinde kuşlarla birlikte, yollar, hastaneler, hastalar bırakıp gitmişlerdi koskoca şehri, çok tekin bir ayrılık gibi son bulmuştu hayat, gebeler korkmuştu işte dünyaya bir tufan koparsa diye, gitmişlerdi neresi belirsiz, nasılı sorunlu bir ameliyata, bir operasyona alınmaya gitmişlerdi, sığındılar nihayet doktorun merhametine,
ve aslında bir doktor bulunmasa gayet rahat edeceklerdi, bir nizam getirmesin sanılıyordu herkese gittikleri, ve duvağını köyde bırakmıştı hemşire, ve annesi arkasından çok öğütler vermişti diğer bütün kızlarına, hülyaları bitmiş ama evleri olmuştu sonunda ama, ama her biri bir çeyrek altınla gelmişti ve güya misafirliğe, ve güya ben de çay koyayım hazır bir sigara molasında, bir askerlik anısı olarak saklayayım düşlerimi.  parklar, yollar, hastaneler yanı başımdaki pencereden korkuyorlar hala, görünmüyor etmiyorlar, işitilmiyor sesleri duaları, bisiklet binmiyorum böylece huzurum kaçıyor.


akşam bir felaketti, ve faturalardaki surelerden tekini, yani mevzuu çok basit sunulmuştu bize ama, sade sakal bırakacaktık, sahile doğru koşarsam nefes alırdım bir de, ve alıp götürüyorlar, bir el uzanıyor burama,
müzik çalsın ve beni koparmaya gelsinler, içimdeki haçları koparsınlar bir zahmet. fısıldasınlar, mektuptan okusunlar gerçeği, ben biraz kalmasam, azar azar düşsem içimdeki ırmağa,   

23 Aralık 2010 Perşembe

BUNLAR SERT ADAMLAR, BİZİ ÖPMEZLER

Pay edeceğin bir çığlığının olması gerek.
İnanmak ölmenin yarısıdır, inanınca ölür bir yarın, işaret parmağını savurursan deprem olacağına, kendini bir beyaz güvercinin çığlığına katmaya çalışmak için inanırsın, sular kesildi çünkü inanırsın,
Aramızda bir benzerlik var, ölmeyi biliyoruz ve doğmayı seviyoruz. Damla damla, aşağılara kadar yağıyor olmaya vaktimiz yetecektir diye inanıyoruz. Ama aramızda bir bakış var, aramızda pıçağını saplamış fikirler, ve ayrılık için yazılmış yazlar var, söylenip tüketilmiş bir aşk, dinlenilmiş ve ardı sıra yakılmış şairler, sıralar var, dersler ve karmaşa var, yani sandalyeleri kurmuşlar masanın etrafına ki biz karşı karşıya da gelebilirmişiz nerdeyse, ve çayları içerken ne tuhaf şarkılar çalınıyor, biz adamların yeni geldiklerini fark edene kadar eskiyorlar zaten, hayatta yeni miydi dersiniz?  Nerdeyse dünya başka türlü yaratılacakmış, mesela bir resim gibi, üstünde elbiseleri olan mavi kadınlar ve soğuk gibi.Mesela üstüne damlayan bir resim gibi olacaktı dünya, hem de bu fırtınalı soğuklar henüz yıkılmışken afrikanın başına. Koşuyordum koşuyordum ama yetişemiyordum, yetişemiyordum bir ülkenin gazetelere sarılmış cesedini sandığıma gizlemeye, kapatmaya, bana doğru işlenmiş cinayetlerin şeklini çizmeye yetiştirilmiyordum, çünkü faillerin ellerinde sinek valesi. çünkü koz bitti.

20 Aralık 2010 Pazartesi

BUNLAR SERT ADAMLAR, BİZİ ÖPMEZLER

Pay edeceğin bir çığlığının olması gerek.
İnanmak ölmenin yarısıdır, inanınca ölür bir yarın, işaret parmağını savurursan deprem olacağına, kendini bir beyaz güvercinin çığlığına katmaya çalışmak için inanırsın, sular kesildi çünkü inanırsın,
Aramızda bir benzerlik var, ölmeyi biliyoruz ve doğmayı seviyoruz. Damla damla, aşağılara kadar yağıyor olmaya vaktimiz yetecektir diye inanıyoruz. Ama aramızda bir bakış var, aramızda pıçağını saplamış fikirler, ve ayrılık için yazılmış yazlar var, söylenip tüketilmiş bir aşk, dinlenilmiş ve ardı sıra yakılmış şairler, sıralar var, dersler ve karmaşa var, yani sandalyeleri kurmuşlar masanın etrafına ki biz karşı karşıya da gelebilirmişiz nerdeyse, ve çayları içerken ne tuhaf şarkılar çalınıyor, biz adamların yeni geldiklerini fark edene kadar eskiyorlar zaten, hayatta yeni miydi dersiniz?  Nerdeyse dünya başka türlü yaratılacakmış, mesela bir resim gibi, üstünde elbiseleri olan mavi kadınlar ve soğuk gibi.

14 Aralık 2010 Salı

gönül! sus

susun!
geç oldu artık göç bitti, çadırları kuruldu şehirlerimizin ve ateş yakacağız, nehirler kuruldu bitti bile, amanlarımız oflarımız söylendi, özdeyişlerimiz, çığlıklarımız söylendi ve duyuldu, yüzyıllarımız, binyıllarımız, asırlarımız, günlerimiz tükendi beyler, ellerimizden kayıp gitti eskilerimiz, şarkılar örtmedi kirimizi, bluzlarınız örtmedi ama elinizden geleni yaptınız nasılsa. Bulutlar, Merkürler, Polisler aldılar götürdüler bizi, yani masadan kalkalı çok oldu beyler, şarkılarımızı yarıda bırakıp sigaralarımıza kaldığı yerden devam ediyoruz, çünkü bununla inandırabiliyoruz herkesleri ve hiç kimseyi hasta olduğumuza, yaralandığımıza, yaralar edindiğimize. Ve durup düşünmelerine engel olabilecek bir uğraş edinmeleri için, ve bize güvenmemeleri için çirkinizdir doğuştan, böylece bizi tarıyorlar, kokular sürüp öpüyorlar ve el sallıyorlar, ve siliyorlar alnımızdaki teri. yol üstünde yıllar yılı kaptığımız vebalar bizi iyileştirdi gibi, ıslandık göklerimize kadar, ıslandık cebimizde metelik yoktu, kavgalarımızın tarihlerini ezberledik biz de ne yapalım, savaşlarımıza düşman aradık biz de ne yapalım, çengelli iğnelerle birbirine iliştirdik kaybettiklerimizi ki yıpratmasın zebaniler oralarda öyle, karakollarımızı basmasınlar diye ne dediyseler katıldık böylece, onayladık, gülüp geçtik, şeker ikram ettik vesaire. Ve suçlarımıza ortak ettik gelecek nesillerimizi, ve kuşlar döndüler köyden, ve geri yerleştirdiler hayatlarımızı uçarak, ve uçarak sustular sonra.
susun ki devam edebilelim ölmeye                                                                                                                                                          susun az kaldı
ceplerimizi doldurdu tanrı, harçlık verdi, buğday verdi, toprak bir de, ve aşklar yaptık buğdaydan samandan, topraktan sudan, günahtan sevaptan aşklar yaptık, kemiklerimizden, uzaklarımızdan yakınlarımızdan, evlerimizden arabalarımızdan aşklar yaptık, arkadaşlarımızdan, akrabalarımızdan aşklar, karaborsacılarımızdan tezgahtarlarımıza kadar her şeyden, herkesten aşklar yaptık, sonra dur dedi general, hizaya geçin, öbürlerinden ayrıldık böylece, sonra kavrulduk güneşin içinde sonra savrulduk, oysa koş demişti general, oysa rüzgarı getir, oysa bilmezdi kimse daha, biz rüzgar etsek kış olur diye, oysa ben konuştum kuşlarla, koştum ve içki içtim onlarla, rıhtıma indim, ağladım tüm yağmurları, üstelik daha beni yıkayacaklardı, beni kurban edeceklerdi tanrının huzurunda, ama kimse bilmezdi ki biz yansak güneş terlerdi alnından, oysa biz cehennemdik üstelik, oysa biz yansak bu bizim gitmemize bir işaretti,  ve biz yansak kör olurdu İstanbul-diyarbakır otobüsleri, cenneti boylardı firavunlar,
susun ki işitilsin susmalarımız                                                                                                                                                                 susun ki tanrının huzurunda

7 Aralık 2010 Salı

kendini tanıtmaya

                  Müzik soğutuyordu kışları, sense güz oluyordun balıkçılar tuzlarını çıkardıklarında güneşten, güneş parıl parılken, ıpıslakken şehir,ve de kuşlar kırlangıçlarını unutmuşdularsa bir sonraki mevsime dek, işte o mevsime dek güz kalıyordun sen böyle , bu zamanlar kötüdür diye, bu kahpeler daha gelmedilerdir diye, yabancıları sevdiğimiz söylenemezdir diye.  Ve şimdilerde sana çok sık rastlayamadığıma göre, mahallede top oynayan bir geçmiş bitmiştir artık tenhamızda, Azrail kepenk kapatmıştır ve kervanlar geçtikleri yılları toplayıp bir kenara koyup biriktirmişse, geçip gitsinler, güz olsunlardır diye, kendimizi yeterince tanıtmış mıydık diyedir belki de? Lakin beni sana getirecek bir güz lokantası yoktu etrafta, bir pıçak, bir yara ya da bir şairden alıntı yapan yoktu, olur olmaz bir günde beni sana getirebilecek, beni kendimden götürebilecek bir hikaye anlatmıyordu kimse, kimse ağlamıyordu, kimse hesaplamıyordu, kimse çözmüyordu, halletmiyordu, kimsenin zamanı yoktu gibiydi ikimize ve seninse gözlerin güzdü hep, pıçaktı, yaralıyordu, kusacaktım nerdeyse.
                   Kendimizi anlatmaya yetecek miyiz ki biz, ki üstümüzü başımızı toparlamıştık bu yüzden, küllerimizi boşaltmıştık toprağa, sımsıkı sarılmıştık kavgalarımıza, yapraklarını takmışız üstelik tüm ağaçların, hayattan, umuttan, rüyalardan bozma dallara asmıştık aşklarımızı, sevdalarımıza gelinler iliştirmiştik, böylece evlerin çimentosunu kervanlar yetiştirmiştiler bizim için fakat, fakat yeterince bilmiş miydiniz bizi,  şarkılar söylendiğinde katılmıştık, savaşlar verildiğinde siperlerimizde silah tutuyorduk, gökkuşağı çıkınca aşık oluyorduk her renkte, ve toprağı eşiyor olurduk acıkıldığında, yollara serilen, kurutulan, sıkı sıkıya tutturulan meyveleri, yemişleri, şarapları topluyorduk içerimizdeki seslere kulak verip, şelaleler döküyorduk susuz geçmeyesiniz gittiğiniz yerlere diye, diye diye ama kuruyordu yine de bu kahpeliğin içinde her şey, ağlıyorduk ve unutuluyorduk, ve yaşlanıyorduk, yanlış cevaplar veriyorduk belki de kendimize dair, geriye hiçbir doğrumuz kalmıyordu ve, sınıyorduk yani, sınıyordular bizleri, deşiyorlardı karnımızı, kemiriyorlardı etimizi, soluk alamıyorduk bu kahpeliğin içinde, acaba kendi güneşimizi bulamıyor olabilir miydik, kendimizi daha doğru dürüst anlatamaz mıydık yani, bizi daha güzel gösterebilir miydi ki acaba kelimeler, bizi daha iyi anlatabilecek kelimeleri bulamaz mıydık çarşılarda pasajlarda, bizi daha güzel anlatamazlar mıydı romancılar, hikayeciler, hancılar, falcılar, ki biz ne de olsa saklardık hayatlarımızı bir müddet onlara, tuzlayıp tuzlayıp yaşardık ne vardıysa o gün. Gülmeyi beceremezdik poz verirken, sanki savaşta yaralanacak gibi gülüyorduk güldük mü, itirafçılar konuşacakmış gibi dinliyorduk göğü, sorgularken hayatımızı tanrılar, tanıklarımız teker teslim olurken adalete, hayatımızdaki sanıkları göstertmiyorduk bir türlü mahkemelere, bu yüzden mahkemelere çıkmıyorduk belki de, bu yüzden kendimizi yeterince savunamamıştık, doyasıya suçlanamadık ta aynı zamanda, ve üzerimizde hep bir şüpheli edasıyla durduk, yakıştıydı da asıl ama bilmiyorduk başımıza gelecekleri, ne zaman asılacağız, ne zaman ölümcül bir deneyde kobay olarak kullanılacağız, ne zaman elektrik akımına… Yoksa yakalanmış mıydık işlediğimiz günahlardan sonra, yoksa ölmüş müydük, zehirlenmiş miydik ya da, katilimizi hemen bulmuşlar mıydı yoksa, ama hayır, pıçaktı ve güzdü ve ayrılıktı her şeye sebep, elbet yıkılacaktı kuleler bu sebepten, elbet Hiroşima, elbet Kudüs, ve elbette Afrika dahil.
                     Böylece kendimizi atlatmıştık, ölmüş idik nihayet, ve ölmüş idik çünkü yeterince yakışıklıydık, iyi de giyiniyorduk Allah var, dahası aya çıkılmıştı ve televizyondan haber etmişlerdi bizi öldüğümüze, dahası da hep bildiğiniz gibiydi, her şey, her yer bildiğiniz gibi, mesela Antep hemen şurası, şu masanın hemen ardı, masa da bilindik bir masa yani ve masadaki kalemi kırdım, avrupa’da istikrar var hala ve geceleyin suç oranı çok yüksek çıkıyor istatistiklerde.

aşk tanrısının göbek adı

vay benim aşk tanrılarım; merhaba, ayağa kalkın!

Ölüyoruz çünkü çok yoruldum çok sıkıldım, güçlerimizi birleştiremediğimiz yüzünden korktuk bütün denizlerden, boğulmaktan ve uzaklardan korktuk, göçlerimiz bizi tekrar edip durdu böylece çünkü sayın kardeşim. ölüyoruz çünkü hemencecik müdahale gerektirmiyor isyanımız, polisler gelene dek susuyoruz çığlıklarla ve üstelik bu kapıyı açar açmaz sancılarımız çıkacak, ve bu kalp krizlerimizi yetiştiremeyecekler kimselere, sonra üstlenen de çıkmayacak ihanetlerimizi, çünkü ölünce başlıyor sayılıyoruz yarışa. Sözde gecikmiştik bu hayata ama partideki en şık yalanı biz söyleyince, ve hatırı sayılır bir deprem çıkarınca göğsümüzden, göğsümüzü gere gere çıkarıp attık halkımızın senetlerini bi çırpıda, ama yine de yıkılmıyor bizim dershane, dağılmıyor suratım, boynumu vurmuyor Lidyalı bir kral hazır balta düşmüşken ellerine, ama ellerine ne çok yakışıyor bir bumerang görsen sevgilim, görsen beni bir pıçakta yere serersin namussuzum, ve ben derim ki keşke hiç olmasak, birkaç yalan söyleyip, bi de ihanete uğrayıp sıyrılsak derim günahlarımızdan.  
Dar bir kefen giydirmişlerdi bana hatırladım ve sevdim, caddelerde körebe oynuyordu çocuklar buna da sevindim, akşamdan kalma yemeği ısıtıyordu çocuklarına bir Afrika, göbeğinden ve uzak akrabalarından bile daha kirliydi o sıralar Ortadoğu, ve Ortadoğu Filistin’den ibaretti hala kardeşim benim. Böylece bir ölüm kalım meselesi daha yılan hikâyesine dönmüştü ya, bu yüzden sokağa çıkamıyordu hala şairler, bu yüzden bakkallar veresiyeyi yüzümüze kapatabilmişlerdi, yardıma muhtaç aileler yüzünden kıyamet alametleri çıkıyordu bir de bir bir ortaya. Yağmurlar yağıyordu göğe ve suyumuz kesiliyordu diye çığlığı koparıyordum, denizler çekilene kadar güneşi kundaklıyordum, bombalar yağdırıyordum üstüme, süt dişlerimi çıkarıyordum gene ama uslanmıyordum, ama maça kızı sinek valesi, ama dolmuşla halkalı meydanına kadar kimselerin çıtı çıkmıyor yine,

Çürümüşken hayat halkın girebildiği meydanlarda, münasipse komşulara gidilen bir günün ilk arefesinde, yani son durağa yaklaşır yaklaşmaz dolmuş, ve ölü sokaklarla dolup taşan bu kent tam da göç edecekken eski yurtlarına, ve
annelerimiz duymamış olsun bir de yoksa, yoksa bir başkasına da söz
verilir ya bazen, bir zelzele kopar heyecanla beklenen bir tufanın ortasına, işte biz bu yüzden batıl inançlarımıza çok bağlı kaldık sayın hâkim bey, başka bir kent bakıyorlardı bizim için fakat siz iyi birine benziyorsunuz hâkim bey, siz bizi ikna edersiniz, bizi ihya edersiniz, bizi döversiniz de, sonra davamız düşer, bebek düşer, denklem düşer. Ve kurulur modern mimarisiyle tüm haykırışlarımız kentin üstüne, ve sonra delik deşik eder senin çığlıkların bu kentin her sokağını bebeğim, senin ağlamakların, altını üstüne getirir her tarafını bizim sevdalarımız, sonra final gelir çatar birden, notlarımız kırıktır yani, hesabı hep bize yazarlar yani.

hesabın kabardığı bir akşamın finalinde, yine mavi gözleriyle bakmadı, yine seslenmedi, kekelemedi, unutmadı, yılmadı da, hayatı yerin üstünden yaşamaya devam edecekti o,

ve biz aşağıdayız zaten, düşmüyoruz, pilav aldırıyoruz dersaneye,

hakim bey peki bu yetkiyi kimden alıyorsunuz siz, bir dava insanı neden güzelleştirir peki?

Bankada bir işim var müsaade et bebeğim, peşimden gelme sırası değil, eve dön şimdi, geceye dön, ve erken kalk çünkü prova edeceksin hayatı en baştan.

şimdi bu nerden çıktı diyeceksiniz ve ödünüz kopacak karşılık verir miyim diye, ve işte o an hakim bey ne kadar hakim olduğunuzu anlamasın kimse yoksa benim mahallemde yaşayan insanlar size fevkalade inanırlar

yani meselelerimiz pek güncel değildir ama buna rağmen izinsiz çıkagelir pencerelerimize mevsimler, kapıdan bacadan, ruhumuzdan içeri alırız onları ve onlarla tüm sevdiklerimizi yine, ama siz bize inanmayın ve yine yemeklerinizi alman usulü yiyin, aynı yazıcıdan çıktı almayın başkalarıyla sakın, felan

27 Kasım 2010 Cumartesi

mahallemizin komşusundan dört halay ve eskidenle barışık bir ikna memuru

bakma öyle fakir göründüğüne şarkılarımızın, fakirlik zor iş, fakirlik zor iş ve mahallede top oynarken hele,  o zamanlar daha da zordu işte senelerden bilmem kaçıydı, daha zordu kitap okumak damlardan damlara, arabanın yağını değiştirmekti mesela fakirlik, çamaşır bulaşık yıkarken ne kadar düşünülebilinirseydi sevda üstüne oydu, oydu ütü yaparken, oydu işte yemek yerken fakirdi herkes, zordu sınav kağıdı okurdu öğretmen, hele çocuklarını hazırlık sınıfında okutmak istemek gibisi lise anadolusunda daha da tuhaftı ve süperdi adı, süperdi adı ve diyarbakır’dan batmana  kadar hep sıddık olurdu etrafında bizim, yani insanlar kanun namına fakirdiler, yasalar böyle emrediyordu hem, haberler öyle diyordu ve bizi ikna ediyorlardı nihayet, olurdu akşama doğru biz evde yorgun argınken maç çıkıyordu, ki şehirleyiz o zaman konjonktür gereği, ki hallolacaktı bizim işimiz yine taşınacaktı okul, daha uzak bir Van’a ya da Antep olsa çok iyiydi dedi babam, çok iyiydi ama nasıl tütün kokuyordu taşra mavisi bir görseydiniz, bir görseydiniz keşke kaldırım varsaydı tütün kokardı, ağaçlardan ağaçlara ipliklen bağlı, tahtadan tahtaya, gözden göze, topraktan toprağa hep varsaydı, varsaydı denizden bize gelene kadar tütün kokardı zaten heryer, ve bizden yorgun bahçelerimize dek atlarımız yoktu gidecek, koşmazdılar önümüzden, üstelik sıcak sayılmazdı hava, insan bayılmazdı, ve köpekleri zehirlediydik adı finoydu, taji ve duman. Dumandı çoğu kez hava maviş mavişken üstelik, üstelik toprak pahalı, otobüs bizim ama belediye seçimlerinden beri, asfalt altından yol geçiyor lojmana, köy delik ve biz çok deşiğiz sanırım bu halimizle, ve üçyollar, Dörtyollar, beşyollar vardır kapitalizmin üstünde bir dinlenme tesisinde, orda isyan osurulup cüzdanlar çaldırılıyorduğu için bıyıkları dudaklarından çok ağzında adamların, nitekim orda bizimkileri dövmüşler ibneler, orda toplanıp jilet atmışlar bizimkilere, orada dediysek yoksulluklarında ve eve dönüşlerinde ve köy yollarında ve okul bahçelerinde, yemek hazırdır çünkü annesi söylemiştir tanrıya çabuk et bu akşamı nolur diye, nolur ya rabbim bizi fakir et diye, çünkü böylece nerdeyse korsandı sanılır dualar, dağları vardı her zamanki gibi ve dere geçerdi önünden gibi mavi, gibi uslu. Tüm bunlara rağmen don kişot tanımaz mı insan? tüm bunlar olurken ne vakit Amerika öldü ki, ve sonra öldüğü için kim yetiştirdi alfred Nobel’i, kim  almışdı rüyalarımızı muhakkak çünkü biz ağrı dağı kadar ağladık, çileden çıkmış bir padişahtık aslında ama fizikçi yetiştiremiyorduk gibi ve kabahat ne vakit patladı yunanlıların başına bilmezdik de yani, sonra kesin soğuk hissetmişizdir içerimizi, ve sonra mahalledeki cami inşaatına yeterli katkıyı sağlamadığından oğlu kimyager olmuştu yan komşumuzun,

24 Kasım 2010 Çarşamba

ay geldi nihayet bana şimdi ferleri çıksın iyice

sen bir daldan bir dala yürüyecektin, yasaksız hayatlar sürecektin ve ufuklar temiz olacaktı, ufuklar ahenk içinde olmalıydı meleklerin ritim tuttuğu, halifelerin bateri çaldığı şarkılardaki gibi, bakkallar o saate kadar borç veriyorlardı zaten ama hal böyleyken borç birikecekti, piriketler birikecekti, sen uğrayacaktın bize, el sallayacaktın, beni kurtarmağa yetecektin nerdeyse, o gün susuz kalacaktın gibi ve çok belli susuz kalacaktın, ırmaklar akacaktılar belli miktarlarda, izlerini belli etmeyecekleri bahçeler boyunca, böylece meyveler çıkarılacaktılar bulaşmış ağrılarımız dinerse, sen ki soldan ikinci bir durumdasın bu durumda,bugün de perşembedir nasılsa,ve  bugün bir de cumartesidir,  stadın ortasındasın çünkü boş kalan yerler kalmışsa konser başlayacak, ve herkes birbirinden alacaklı olduğu üzre masum, herkes birbiri için düzenlenmiş sokak olacaktı şimdi,
şimdi uzun sakallarıyla hapisteyiz herkesle mesela, ben de öyleyim bir nevi, çok yoğun bir insanın içinde bırakıyorum kendimi, mesela saklıyorum parmak izlerimi ve sırf bunun için uykusu geliyor kızın, ve zaten iki kişilerdi ve erzaklarını getirmişlerdi yanlarında, yanlarında kızıl miğferler vardı pasajlarda bulabildikleri kadar, telefon edecekleri kimseleri vardı yanlarına aldığı, pazartesileri vardı, dvdleri filan ve cumartesi olduğu için süt içebilirler gazete okuyup, çarşıya çıkabilirler yüzlerindeki gülücükleri abartarak konuştuklarında, çünkü geç saatlere kadar bakakalırım caddelere, kendimden geçerim abartılı gülücükler saçarım, kendini öldüren bir intihara sürüklenirim kıçımda don yok, sonbahar gerçek olamayacak denli yağmurlu olur, tanınmayacak hale gelene dek dökülür ağaçlardan, cumartesi bitmez böylece biz gitmeden caddelerinden bir şehrin, ayak uydurur kaderimiz kederlerimize, yalanlarımıza,
 sonra birden tanrı çıkagelir, tanrı aklımıza gelir ve karanlık bastırır ki böylece biz İngilizleri sevmeyiz, sevmeyiz çünkü İngilizler bizi sömürgeleştirir, boyumuz kısalır, faizler artar, annemiz bizi terk eder, doktorlar bize bakmaz, sevgilimiz hiç olmaz ve generaller kalır bir tek, generaller bizi mutsuzlaştırır, boyumuz kısalır, boyumuz kısalır bari bir aspirin tutsa biri, bari birkaç köprü daha yapsalar, intiharımı gizlemesem böylece, diyorum ama general izin vermiyor, doktor olacağım fikri de elle tutulur bir fikir olmaktan çıkıyor, öğretmenliği beğendiriyorlar bize ve halkça öğretmen olmaya kalkışıyoruz, bunu bize otobüs muavinleri söylüyor, edip cansever söylüyor, bunu bana Yakup söylüyor hemde üç kez,  bu bize yüksek çözünürlükte bir iman etmemizi sağlıyor, köpüklü bira içmemizi, bu bizim yedi düvelimiz gibi değil yani, ve de öyledir aynı zamanda, sonra seni tanımam gerekçek diyor uyuduğu odadan rahatsız olmuşçasına ve telefonda konuşuyormuşçasına, seni birazcık daha tanımam gerekçek diyor hem de bu ritmi sevmeyerek,

yağmurlu çıkıp dolaşmaya filizi, başlıyorum gün bitecek ve kül düşecek, kredi kartından üç mısra çalacaklar ve, bir istasyon çalacaklar ve söyleyecekler , ki düş uçacak, kibrit sönüp taşları düşürecek böbreğim rahatlarsa diye, yorulmaktan nefes alacak önümüzdeki pazartesi, perşembeyse şiir öğrenecek demeye, düzen getirecek,

açıp konuşmamız lazımdı sevgilim bizi, toparlamamız lazım o sahneyi, ışık sade ikimizi almalıydı yani, kostümlerimiz terziden çıksa ve mekan biraz dağınık olsun ama, yine de sana uğruyorum bugün yine bakmıyor gözlerin, çünkü konudan çok uzaklaşmayalım istiyorlar hem de, ama ben şarkımı söylemeye devam ediyorum dostlarım dinleyecek diye, çıkarıyorum bir, çıkarıp uzatıyorum bir gerçek çiçeği, çiçeği açar gibi yürüdün geçtin oysa sen sustuklarının içinden, bir elinde tabancan var sanki ve bir diğer elini koy vicdanına, yani mesele sana uğrayacağım mekanda yer kalmamasıdır daha, aramızda saat farkı var bir nevi, güç oluyor dudak payı ayırmak benim için o kalabalıkta, güç oluyor buna burun kıvırmak.

22 Kasım 2010 Pazartesi

yavuz çıkınca evden

Yeni bir sigarayı damağına dokundurursun biraz, biraz yağmur yağar, çıtı çıkmaz mavinin, kediler gözlerini satmışlardır perakendecilere, uyku saatleri yaklaştıkça büyürsün durmadan, metal renkli radyodan bir şarkı seçersin yeşile doğru, günah bunun neresinde ki zaten az ilerde ineceksin, mayınlara basmadan edemezsin sen, biliriz, kırmızıların efendisisin, cumartesi akşamlarının el ele tutuşan çiftlerinden beklediğimiz kıvılcımlarısın, biliriz.

Yanmasaydılar geriye kül bırakmazdılar tabii, sıcak, kavurucucu bir göğün bi türlü mavi tonlarını saçamadığı o geniş çöllerin hüznünden gelmişlerdi, buralardan sadece geçip gideceklerdi, sadece inanacaklardı çöle varınca, kederi, bin bir gece süren kıtlıkları ve depremleri yurt edineceklerine, dudaklarına yapışan kupkuru kelimelerinin yarınlarınkinden çok daha sadık kalacaklarını. Güzel şarkılar dinleyecek, el işi hırkası sırtında, dünyanın omzuna el atarak yakasından çekiştirecek yıldızları, aya su verecek büyür diye, bir buçuk porsiyonluk hayatını ağzından çıkaracak kadar bir balık yutuverecek denizi bulduğunda. Denizi bulduğunda üstü başı topraktır ve topraktan olmuştur, su dokunduğunda ellerine çamurlanacağını taşlanacağını bilmeden en büyük adımlarla uzanmaya kalkar okyanusların korsanlarına, ne var ki demir eldivenlerini giyinmiş hayat bir kere daha bizi umursamadan gemilerini yakmaya hazırlanmakta şimdi, oyun öldüğümüzde başlıyor şimdi ve karanlık olmadan bastırmıyor kimselerin karanlıktaki dengi. Üç başlı bir başkaldırışta her orduya bir cellat versen asilerle boğuşmaya, yani akşamdan kalma bir kabusun devamı niteliğindeki renkler gibi gökkuşağı artık başka taçlar alsa zırhına, kuşatsa bulutların siyahını, Ermenilerin gönlünü alsa, yine yenişemez hiçbir söz, asılı kalır bir kürt dervişi idam sehpalarında, kimse yetişemez sevabına günahına, çünkü ölmek herkese yakışır tadına bir kez varınca.

Çünkü su damlası imzasını bırakmıştı sızdırdığı göğün alt katındaki kutsal topraklara. Memur dediğin böylesine ruhlu olunca devirmek hanları, kâbusları ve onların birikmiş küfürlerini zaruri değil midir o çağın külleri, ceset yığınları, niçini nasılı olur mu kurumuş fırtınalardan doğan medeniyetlerin? Yeni sancakları yeni bir medeniyetin omzuna bırakıp, başka hayatları eski hayatlardan çıkarıp sökmek ve rüyalarından aksettirdikleri İremlere kurulmak, söylemek ağız tadıyla türküleri tam da kamerler henüz gençken, sigaralarının küllerinden yakabiliyorlarken şehirleri, bir de uykularını kaçırır gibi eli maşalı çıkabiliyorlarsa mangalarının başına, hiçbir yurt toprağını saklamaz eşkıyasından tutun yılmaz savaşçılarına kadar, siz deyin ateşleriyle gelmekteler ben diyeyim rahat bırakınız tayfunları, salsınlar yüreklerini haritalara, kan akıtsınlar kılıçlarıyla başlarına koymak için, alınlarını paklamak üzere.

Kirpiklerime kavuşunca ben, işin içine duygularımı karıştırıyorum, trajik bir filmde buda heykeline dönüşeceğim gelir ama teselli etmiyor gözyaşlarım mendilimin kızgınlığını, hür ve zeki olmaya hacet yok, yani kıyıda köşede ağlaşabiliyoruz beşi bir yerde. Efektler sürpriz oldu herkes için, süper egom yerli yerinde, bir defaya mahsus her şeyi bilmekten söz ediliyor şimdi, maça papazı farz edelim kendimizi, ellerimiz mecburi hizmete doğuya gelir mi bizle beraber. düşünmek kötü bir şiirdir belki, suçlarının üzerini toprakla kapatmaya çalışırsın biraz, kelimeler ne yaptığını anlayınca rüzgar işe koşup dağıtır kumunu çakılını üstümüzdeki, en iyi reklam filmlerinden üç beş kırıntı, hal hatır sorulduktan evvel şeylerde var misal, önce keseceksin göz ucuyla şairane, sonra akılda kalıcı bi kaç yorum yaparsın, orda tüyü bitmemiş yetim hakkı belirecek ve kaçacaksın durmadan eli kulağında intihar komandolarından,

saltanat

Bir parça fason saltanat kalmıştı sana eski beylerinden, savaş sonrasında kullanılacak panjursuz, eski bir saltanat. Enkaz altından kurtarılmaya kararlı mal mülk sahipleri için bir afet tasarlamaktaydı oysa tanrı, daha hiçbir yerde oynanmamış, hiçbir yerde söylenmemiş, lafı edilmemiş bir afet ki şair bundan bahsetmiş dahi olsa paragrafın başında, sınav kâğıtlarının arasına karışmıştır muhakkak çay saatlerimizdeki ayrılık ya da o sıra öğretmeni dinlemiyoruzdur kesin ama sonuçta bir saltanatın var şimdi senin. Kalk da bize refah getirmeye git şimdi saray cümbüşlerinden, şenlikler getir lavanta kokulu kadınların memelerinden, ışıklar canımızı acıtır yârin yanında, terk etme, tut cebinde kalsın bu şehir, tut ne olur değiştirme rengini, açma ışıklarını bize doğru, tut ki ben kırmızı bir rengim ve kimselere dememişim, sense bir nehirsin ellerimden ayaklarımdan akan, geçmektesin türkülerinle, son kullanma tarihine yaklaşan ağıtlarınla, gözyaşlarınla. Tut ki ben ıslanıyorum sense kanıyorsun cennet bahçelerinden, tut ki beraber düşeceğiz az kalsın cennetten, inecek, vurulacağız bir savaşçının yaralarında ki bu yüzden hala ölmedik beraberiz. Bu saatten sonra zaten kimse gözleri kızarmış şehirlerde rahat uyuyamaz çünkü sen incinirsin, kırılır çatlar tenin, boğulur sesin çığlıklarımızın arasında ve sen tahtına kan bulaştırırsın gizlice, asandan yangın çıkarır, değneğinle yırtarsın göğümüzü en mavi vakitlerinde, bu gök ki biraz daha kalsa buralarda, yaralanacak göğsünden muhakkak, dişlerini sökecek tanrını biri. Ve tanrım; Veronica’yı dekolteli yarattın yaratalı sen, biz Paris’te ekonomi okuyacaktık güya, teknik okuyacaktık, göbekli bir muhabbet kuşuna dönüşmeden biz, tanrım kalk gidek buralardan ki dilleri sürçmesin diye kadın olanlar vardır, o telaşla emniyet kemeri takan bir sürü erkek vardır,


Kuşan bu vatanın gecekondudan düşlerini ki yanması gerek bu Roma’nın bu ortadirek alevlerin içinde, kendine yakışan bu acıların, bu kahpeliklerin içinde, ki Sezar’ın peşinden gidersen kopacak kıyametin seninde, fakat dışarısı buz tutmuş sevgilim, fakat yağmur yağarsa tam da bunların üstüne, kırılır o camdan sene idam sehpasının üstüne, üstüne üstlük bir kadın aşiret çocuklarını sevmiyor ise medeniyet gereği hala, belki de benim sana burada hüzünlenmem gerekecek, belki de ısrar etmeyeceksin biraz daha kalmam için, benim verdiğimle sen, senden kalanlarla ben yetineceğim.  Sonra çıkacağım cesur orduların başına nefes nefese ve çıkıp bununla yetinmeyeceğim, döneceğim elimde seyyahların getirdiği milletlerle, onların yedikleri içtikleriyle, konuştukları dilleri, taştan tunçtan kalpleri ve yine taştan ve topraktan yurtlarıyla, yurtlarda bırakılmış geçmişleri, vaat ettikleri hazineleriyle döneceğim isyanların birikip, aşiretlerin toplandığı o malum seneye, 1982 Eylülünde bir seneye döneceğim, eylül ayının en soğuk gününden de soğuk bir eylül gününde toplanacağız o sene, bizden yüksekleri yıkacağız, bizden uzaklara gidecek, bizden çok yananlara yanacağız birlikte, bizden çok ölenler için öleceğiz son bir kez. Gök gürlemeleriyle gürleyecek, alıntılar yapacağız şairlerden, şayet karşımıza çıkarlarsa karşımıza çıkmayı göze alanlar, şayet o kadar karşımızdaysalar yani, son küfrümüzü edip gurbetimize döneceğiz yeniden, yepyeniden.Tıpkı kalem tutar gibi küfürler ettik sonunda, tıpkı kimse duymamış gibi, üstelik herkes yanına almıştı da bağıracaklarını, tıpkı çığlık çığlığa, tıpkı gecenin köründe herkes sarhoş gibiydi, bir intihar mektubu kadar gıdıklayıcı ve dayak yemezken bile ağlayan, hemen hemen her fırsatta ağlayan, sınıfımızın en cüsseli çocukları gibiydik tıpkı, yine öfkeli, sırılsıklam ve hayalperesttik biraz, akşamı kapıda uzun süre bekletmiş, kimseyi almamıştık içeri, polisleri, yangınları, ışıkları ve göz yaşartıcı hatıraları, göz yaşartıcı gazları ve gözümüzü boyamaya gelmiş ukala hayatları almamıştık işte içeriye, içerlerimize, içerleriz diye işte, günahtır diye belki, gözümüzü korkutan yargıçlara hesap verirken düşen kelimelerimizi topluyoruz ayak altından diye. zamanla yarışıyor, zamandan biliyoruz bu düşüşleri, itiş kakışları, bize hangi zaman iyi muamele çekerse orda yaşıyoruz, hangi zaman iyi oturuyorsa üstümüze,iyi duruyorsa üstümüzde, hangi zaman daha çok yakışıyorsa bize orda kalıyoruz bir kaç gece, bir süre konaklıyoruz bahçelerinde, sarılıyoruz birbirimize, düşünüyoruz, düşüyoruz birlikte, korkuyoruz düşerken bir de, korkuyoruz bu şehri yarılayabilmişken henüz, dövüle dövüle sıralanıyoruz düştüğümüz anlarda ki o anlara ceset deniyor artık, düştüğümüz yerlere ceset deniyor, çok mecaz oluyoruz sonra, ceset oluyoruz birden, hafifliyoruz birden ama mecaz oluyoruz gerçekliğimizden kurtularak, anlamlarımız varmış gibi düşünmeyi bırakarak yokluğumuzun tadını çıkarıyoruz o anlarda.