"O zaman, kendisinin olmayan, yalnızca kendi yerinde oturmayı sürdüren birinin bedeni içinde olmanın büyüleyici duygusuyla ayağa kalktı, mantığını yitirmemek için büyük bir çaba harcamak zorunda kaldı."
"Arabanın aynasında bir an kendine baktı, imgesinin bile Fermina Daza'yı düşündüğünü gördü."
" Posta kayığı, pazaryerinin bin bir çeşit kokularının deniz dibinin pis kokusuyla karışarak tek bir iğrenç kokuya dönüştüğü rıhtımda demirlemiş yelkenliler arasından kendine yol açarken güneş ortalığı ısıtmaya başlıyordu."
"En arkada da, adı bile görevlerinin belirsizliği hakkında bir fikir veren, genel işler bölümü vardı; burada şirketin öteki bölümlerinde çözülememiş sorunlar ölmeye bırakılıyorlardı."
ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi...
12 Mayıs 2012 Cumartesi
11 Mayıs 2012 Cuma
Parmağıyla ilkokul çantama tık tık diye vurur
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Küçük bir askerdim ben de
Siyah önlüğümün içinde bembeyaz bir yürek
Dökülürdüm yollara hava soğuktu okulum uzak
Bir avucumda közde pişmiş sıcacık bir patates
Hem beslenmeliyim hem üşümesin diye elim
Değiştirirdim ara sıra çantamla patatesi
Dikkat ederek çantama
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Babamın bilmediği bir şey vardı
Her sabah çantamın içine bir gün doğar
Ortasından ekvator geçer
ve masmavi gökyüzünde çantamın
Güneyden kuzeye göçmen kuşlar uçardı
Gülün bakalım bıyık altından şimdi siz
Söylesem inanmayacaksınız
Siz uyurken çantamın içinde Atatürk Samsun'a çıkardı
ve bilirdi yedi kere sekizin kırk iki olduğunu
Bilmeseydi eğer bandırma vapuru sinop burnu'na çarpardı
Ben bir türlü bilemedim aram hiç iyi olmadı hesap kitapla
Nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı
Hesabını hâlâ verebilmiş değilim hayata
İyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım
Eyvah dediler bu çocuk adam olmaz
Yazık oldu çantaya
Cevizdendi inegöl işiydi...
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Küçük bir askerdim ben de
Siyah önlüğümün içinde bembeyaz bir yürek
Dökülürdüm yollara hava soğuktu okulum uzak
Bir avucumda közde pişmiş sıcacık bir patates
Hem beslenmeliyim hem üşümesin diye elim
Değiştirirdim ara sıra çantamla patatesi
Dikkat ederek çantama
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Babamın bilmediği bir şey vardı
Her sabah çantamın içine bir gün doğar
Ortasından ekvator geçer
ve masmavi gökyüzünde çantamın
Güneyden kuzeye göçmen kuşlar uçardı
Gülün bakalım bıyık altından şimdi siz
Söylesem inanmayacaksınız
Siz uyurken çantamın içinde Atatürk Samsun'a çıkardı
ve bilirdi yedi kere sekizin kırk iki olduğunu
Bilmeseydi eğer bandırma vapuru sinop burnu'na çarpardı
Ben bir türlü bilemedim aram hiç iyi olmadı hesap kitapla
Nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı
Hesabını hâlâ verebilmiş değilim hayata
İyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım
Eyvah dediler bu çocuk adam olmaz
Yazık oldu çantaya
Cevizdendi inegöl işiydi...
Ahmet ULUÇAY
insancıl mizah=gabriel garcia marquez
BURASI BİR TAÇLI TANRIÇAYA UYGUN BİR YER DEĞİL
kolera günlerinde aşk
o zaman Euclides soyunup dünyanın öteki gökyüzünü, mercanlarla kaplı deniz dibini görmek için bile olsa kendisiyle birlikte dalmasını söyledi ona (florentino ariza'ya). Ama Florentino Ariza Tanrı'nın denizi sadece pencereden bakmak için yarattığını söylerdi hep; bu yüzden yüzme öğrenmemişti.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
ben, benjy, benjamin
ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyadaki bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi.
CENNETİ TIKLIM TIKLIM DOLDURACAK DEĞİLİM YA!
ses ve öfke, william faulkner, sayfa 256, papaz incilden bişeyler okuyor, ve diyor ki,
CENNETİ TIKLIM TIKLIM DOLDURACAK DEĞİLİM YA!
ama daha öncesinde öyle daha kuvvetli şeyler söylüyor ki, buyrun işte:
"Uzun sürdüğü zaman, soğuklar... Ey, kardeşler, size söylüyorum, Uzun sürdüğü zaman, soğuklar... Işığı görürüm ve kelamı görürüm, zavallı günahkar! Onlar mısır'da yok oldular savaş arabalarında sallana sallana; nesiller yok oldu. Zengin adammış; şimdi ne olmuş, ey kardeşler? Fakirmiş, şimdi ne oldu, ey kardeşler? Size söylüyorum, uzun süren, soğuk yıllar geçip giderken o eski kurtuluş sütünü ve çiğini alamazsanız vay halinize!"
"Evet, İsa!"
"Size söylüyorum, erkek kardeşlerim, size söylüyorum kız kardeşlerim. O gün gelecek. zavallı günahkar, efendimizin koynunda yatayım, yükümü atayım diyecek. O zaman ne diyecek İsa, Ey erkek kardeşlerim? Ey kız kardeşlerim? İsa'nın anısını ve kanını andın mı? Cenneti tıklım tıklım dolduracak değilim ya!
CENNETİ TIKLIM TIKLIM DOLDURACAK DEĞİLİM YA!
ama daha öncesinde öyle daha kuvvetli şeyler söylüyor ki, buyrun işte:
"Uzun sürdüğü zaman, soğuklar... Ey, kardeşler, size söylüyorum, Uzun sürdüğü zaman, soğuklar... Işığı görürüm ve kelamı görürüm, zavallı günahkar! Onlar mısır'da yok oldular savaş arabalarında sallana sallana; nesiller yok oldu. Zengin adammış; şimdi ne olmuş, ey kardeşler? Fakirmiş, şimdi ne oldu, ey kardeşler? Size söylüyorum, uzun süren, soğuk yıllar geçip giderken o eski kurtuluş sütünü ve çiğini alamazsanız vay halinize!"
"Evet, İsa!"
"Size söylüyorum, erkek kardeşlerim, size söylüyorum kız kardeşlerim. O gün gelecek. zavallı günahkar, efendimizin koynunda yatayım, yükümü atayım diyecek. O zaman ne diyecek İsa, Ey erkek kardeşlerim? Ey kız kardeşlerim? İsa'nın anısını ve kanını andın mı? Cenneti tıklım tıklım dolduracak değilim ya!
ses ve öfke'den
rüzgarlı gün kilisenin üstünden geçerken soluk pencereler birbirini kovalayan hayaletlerle parlıyor ve sönüyordu.
.......................
.......................
Dilsey dimdik oturmuştu, eli Ben'in dizinde. sarkık yanaklarından iki damla gözyaşı milyonlarca fedakarlık ve feragat ve zaman pırıltıları arasından fırlayıp çıkmıştı.
"kardeşler," dedi kilisenin papazı sert bir fısıltı halinde, kıpırdamadan
"Evet, İsa!" dedi kadın sesi, yine ksık kısık.
.......................
.......................
Dilsey dimdik oturmuştu, eli Ben'in dizinde. sarkık yanaklarından iki damla gözyaşı milyonlarca fedakarlık ve feragat ve zaman pırıltıları arasından fırlayıp çıkmıştı.
"kardeşler," dedi kilisenin papazı sert bir fısıltı halinde, kıpırdamadan
"Evet, İsa!" dedi kadın sesi, yine ksık kısık.
william faulkner
Sonra bir ses,"ey aziz kardeşim," dedi.
vaiz kıpırdamadı. kolu yine kürsünün üstünde duruyordu ve sesi duvarların sesli yankıları arasında kaybolurken de yüzünü hiç değiştirmedi, bu sesin tonu eskisinden günle gece kadar ayrıydı, kederli, alto bir borunun sesine benzeyen bir tatlılığı vardı, gönüllerine çöküp kalıyor ve uzaklaşıp kaybolan ve toplanan yankılarla geri gelip kesilince orada konuşuyordu yine.
"Ey aziz kardeşlerim," dedi yine. vaiz kolunu kürsüden çekti ve ilri geri dolaşmaya başladı kürsünün önünde, ellerini arkasında birbirine geçirmişti, kuru bir insan şekli, amansız toprakla uzun zaman savaşanlarınki gibi kamburlaşmış. "isa'mızın anısı ve kanı adına!" Bükülmüş kağıtlar ve noel çanı altında, kambur kambur, ellerini arkasında kavuşturmuş, durmadan ileri geri gidip geliyordu.ardı ardına gelen kendi ses dalgalarıyla boğulan aşınmış küçük bir taş parçasına benziyordu. ses sanki kendisini besleyen vücudunu emiyordu bir dişi ifrit gibi, dişlerini geçirmiş ona. ve cemaat sesin vaizi yok edişini kendi gözleriyle gördü, sonunda vaiz kalmadı ve kendileri de de kalmadı ve artık ses bile yoktu, yalnızca sözcük ihtiyacının ötesinde müzik ölçüleriyle kalpleri birbirleriyle konuşuyordu, kürsüye dayanıp maymun yüzünün yukarı kalkışı ve duruşun bütünüyle aydınlık, işkence çeken bir çarmıh oluşu, kılıksızlığını ve önemsizliğini yüceltti ve zamanın dışına çıkarttı, cemaatten uzun iniltili bir soluk çıktı, ve tek soprano kadın sesi: "Evet İsa."
vaiz kıpırdamadı. kolu yine kürsünün üstünde duruyordu ve sesi duvarların sesli yankıları arasında kaybolurken de yüzünü hiç değiştirmedi, bu sesin tonu eskisinden günle gece kadar ayrıydı, kederli, alto bir borunun sesine benzeyen bir tatlılığı vardı, gönüllerine çöküp kalıyor ve uzaklaşıp kaybolan ve toplanan yankılarla geri gelip kesilince orada konuşuyordu yine.
"Ey aziz kardeşlerim," dedi yine. vaiz kolunu kürsüden çekti ve ilri geri dolaşmaya başladı kürsünün önünde, ellerini arkasında birbirine geçirmişti, kuru bir insan şekli, amansız toprakla uzun zaman savaşanlarınki gibi kamburlaşmış. "isa'mızın anısı ve kanı adına!" Bükülmüş kağıtlar ve noel çanı altında, kambur kambur, ellerini arkasında kavuşturmuş, durmadan ileri geri gidip geliyordu.ardı ardına gelen kendi ses dalgalarıyla boğulan aşınmış küçük bir taş parçasına benziyordu. ses sanki kendisini besleyen vücudunu emiyordu bir dişi ifrit gibi, dişlerini geçirmiş ona. ve cemaat sesin vaizi yok edişini kendi gözleriyle gördü, sonunda vaiz kalmadı ve kendileri de de kalmadı ve artık ses bile yoktu, yalnızca sözcük ihtiyacının ötesinde müzik ölçüleriyle kalpleri birbirleriyle konuşuyordu, kürsüye dayanıp maymun yüzünün yukarı kalkışı ve duruşun bütünüyle aydınlık, işkence çeken bir çarmıh oluşu, kılıksızlığını ve önemsizliğini yüceltti ve zamanın dışına çıkarttı, cemaatten uzun iniltili bir soluk çıktı, ve tek soprano kadın sesi: "Evet İsa."
SES VE ÖFKE
bir cadde köşe yaparak döndü, indi ve toprak bir yol oldu. toprak her iki yandan da dik olarak iniyordu; geniş bir düzlük orada burada küçük kulübeler, rüzgarların aşındırdığı damlar yolla aynı düzlemde. kırık şeyler, tuğlalar, tahta parçaları, çanak çömlek, ve bir zamanlar bir kullanma değeri taşımış nesnelerle kurulmuştu bu kulübeler otsuz küçük arsalarda. yetişen tek şey kenarda biten otlar, ve ağaçlardan: böğürtlen, akasya, incir... Evlerin çevresindeki pis kokulara katılan ağaçlar, tomurcukları bile eylül'den kalma kederli ve dayanıklı görünen ağaçlar; sanki ilkbahar bile onları unutarak geçip gitmiş, içinde büyüdükleri ağır ve belli zenci kokuları ile beslensin diye bırakmış. Onlar geçerlerken kapılarda konuşuyorlardı zenciler, çoğunlukla Dilsey'e sesleniyorlardı. ...........................
.......................
.......................erkekler ağırbaşlı elbiselerini giymişler, koyu kahverengi ya da siyah, altın saat zincirleri ve bir kaçında da baston; gençlerde ucuz mçiğ mavi renkte ya da ekoseli ve afili şapkalar; kadınlarda biraz sert hışır hışır eden jüponlar ve çocuklarda beyazların eskicilere sattıkları elbiseler. Benjy'ye bakıyorlar, karanlıkta gören hayvanların gizliliği var hepsinde. ...............................
..........................
...........................
...........................
ve yaşlılar Dilsey'le konuşuyorlar, çok yaşlı olmayanlara Frony'nin cevap vermesine izin veriyor Dilsey.
..........................
.........................
yol yeniden yükselmeye başladı, üstüne resim yapılmış bir fonun önündeki sahneye doğru. meşe ağaçlarıyla çevrili kırmızı bir tuğladan bir kesilişle bitiverdi yol, kesilen bir şerit gibi. yanındaki eski bir kilise, çılgın çan kulesini resimlerdeki kiliseler gibi yükseltiyordu havaya, ve bütün sahne, uzaydan gelen rüzgarlı güneş ışığının ve nisan ve çamlarla dolu sabah havasının karşısında yatan düz toprakların son ucuna serilmiş renkli bir karton kadar düz ve derinliksizdi.
.......................
.......................erkekler ağırbaşlı elbiselerini giymişler, koyu kahverengi ya da siyah, altın saat zincirleri ve bir kaçında da baston; gençlerde ucuz mçiğ mavi renkte ya da ekoseli ve afili şapkalar; kadınlarda biraz sert hışır hışır eden jüponlar ve çocuklarda beyazların eskicilere sattıkları elbiseler. Benjy'ye bakıyorlar, karanlıkta gören hayvanların gizliliği var hepsinde. ...............................
..........................
...........................
...........................
ve yaşlılar Dilsey'le konuşuyorlar, çok yaşlı olmayanlara Frony'nin cevap vermesine izin veriyor Dilsey.
..........................
.........................
yol yeniden yükselmeye başladı, üstüne resim yapılmış bir fonun önündeki sahneye doğru. meşe ağaçlarıyla çevrili kırmızı bir tuğladan bir kesilişle bitiverdi yol, kesilen bir şerit gibi. yanındaki eski bir kilise, çılgın çan kulesini resimlerdeki kiliseler gibi yükseltiyordu havaya, ve bütün sahne, uzaydan gelen rüzgarlı güneş ışığının ve nisan ve çamlarla dolu sabah havasının karşısında yatan düz toprakların son ucuna serilmiş renkli bir karton kadar düz ve derinliksizdi.
6 Mayıs 2012 Pazar
ses ve öfke
"yağmur durmuştu. şimdi güneydoğudan gelen hava mavi parçalara bölünmüştü. şehirdeki ağaçların ve damların ve kulelerin arkasında bir tepenin üstünde soluk bir kumaş parçası gibi yayılan güneş, parça parça bölünmüştü. bu havanın üstüne bir çan sesi geldi, ve sonra işaret verilmiş gibi, öteki çanlar bu sesi aldı ve tekrarladı."
william faulkner
"bazen çok korkuyorum
ama bu aslanlarımı açıklamama engel olmuyor"
ah muhsin
william faulkner
"bazen çok korkuyorum
ama bu aslanlarımı açıklamama engel olmuyor"
ah muhsin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)